22 Temmuz 2019 Pazartesi

4444 Tefrîciyye veya 41 Yâsîn gibi belli saylarda okunan dualar, zikirler, salavât, âyetler ve sureler hakkında (namazlardan sonra 33 adet olarak söylenen tesbîh, tahmîd ve tekbîr gibi pek az müstesna tutulursa) emreden, tavsiye eden bir nas yoktur. Müslüman istediği kadar Tefrîciyye diye anılan salavât veya Yâsîn suresi okuyabilir. 

"Bunu şu kadar okumak sünnettir, farzdır, dinin emridir..." derse veya böyle inanırsa bid'at gerçekleşir. 

Böyle bir inanç olmaksızın, şahsî veya başkasının tecrübesine dayanarak "Bu kadar okumanın şuna faydası oluyor, oldu" der, okur ve tavsiye ederse bu bid'at olmaz ve sakıncası da bulunmaz.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet Editör




Okunan Kur'an ve Kur'an hatmi nurani olduğu için bir lamba gibidir. Bir lamba için birisi gazyağı, diğeri fitil, bir başkası cam, kibrit v.s getirse, lamba yandığında herkes tam bir lambaya sahib olur ve lambadan istifade eder. Herbirinin elinde bir ayna olsa "Lamba benim yanımdadır." diyebilir. Birinin istifadesi diğerinin istifadesine engel olmaz.
Değişik cüzleri okuyup Kur'an'ı hatmeden kimseler de böyle manevi bir lamba yakmışlardır. Bunun ışıkları da sevaplarıdır. Okunan hatime katılanlar, bu manevi nurdan aynı şekilde sevap alırlar ve birinin sevap kazanması diğerine engel olmaz, sevabını azaltmaz.
Kısaca, cüzler dağıtılarak Kur'an'ın okunmasıyla hatim yapılmış olur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Gök mü Yer mi Önce Yaratıldı?

Kuranda çelişki yoktur

Naziat ve Fussilet surelerinde geçen ifadelerden yola çıkarak iki farklı yerde yerin ve göğün yaratılışıyla ilgili farklı bir sıralamanın olduğu iddia edilmektedir. Bu farklılığın bir çelişki olduğu söylense de, gerçek iddia edildiği gibi değildir. Aslında yerler ve göklerin yaratılmasında bir sıralama yoktur. İkisi de aynı anda yaratılmıştır. Enbiya suresindeki bir ayette şöyle bildirilmektedir:
O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık …. (21 Enbiya, 30) Bu ayette göklerle yer iki kelime olarak yanyana geçtiğinde Evren-Herşey anlamındadır. Sonsuz yoğunluk ve sıfır hacim sahibi TEK bir noktanın patlamasıyla (BIGBANG) yaratılmayı anlatan bir Kuran mucizesidir.
Dünyanın ve diğer gezegenlerin yaratılma işinin sonraki aşamada yapılması söz konusudur. Diğer ayetler de dikkatli okunduğunda böyle bir sıralama yapılmadığı görülecektir. İlk önce Fussilet suresindeki ayetlere bakarsak bunu daha iyi görebiliriz.
Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek (İtaat ederek) geldik” dediler. (41 Fussilet Suresi – 10-11)
10. ayete bakarsak yerin yaratılmasından söz edilir. 11. ayette ise “sonra duman halinde göğe yöneldi” ifadesi vardır. Yani burada göğün daha sonradan yaratılması söz konusu değildir. Gök zaten vardır. Olan duman halindeki göğe yönelmedir. Ve 12. ayette şöyle devam edilir:
Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)’ın takdiridir. (41 Fussilet Suresi, 12)
Burada söz konusu olan duman halinde var olan göğün, yerin yaratılmasından sonra 7 kat gök olarak tabakalandırılmasıdır. Yeni bir yaratılış söz konusu değildir. Sadece düzenleme söz konusudur.
Atmosferin oluşumuyla ilgili bilimsel teorilere bakarsak bu ifadenin onunla örtüştüğü, atmosferin ilk başta duman halinde olması daha sonradan tüm atmosferin 7 değişik katman şeklinde şekillendiği bilimsel teorilerde zaten ifade edilmektedir. Şu anda atmosferimiz de ayette bildirildiği gibi 7 ayrı katmandan oluşmaktadır. Naziat suresindeki ayetlere baktığımızda, yine benzer bir durum olduğunu görürüz. Burada göğün yaratılmasından bahsedilir. Bunlar anlatıldıktan sonra ise yer ile ilgili şöyle bildirilir: ‘Bundan sonra da yeryüzünü düzenledi.’ (79 Naziat Suresi, 30)
Burada da yerin yaratılmasından söz edilmez. Zaten yer vardır. Burada söz edilen yerin düzenlenmesidir. Yani bir yaratılış yoktur. Naziat ve Fussilet surelerindeki ayetlerde anlatılan yer ile gökler birlikte yaratılmıştır. Daha sonra da yer ve gök düzenlenmişlerdir. Fussilet suresinin 11. ayetinde yerlerin ve göklerin birlikte hareket etmesi “Böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek (İtaat ederek) geldik” dediler.” şeklinde ifade edilir.
Yine yerin ilk oluşumuyla ilgili bilimsel çalışmalara bakılırsa, tüm kıtaları birlikte tek bir kara parçası olduğu daha sonra karaları oluşturan tabakaların hareket ettiği, bu hareketler sırasında kıtaların birbirinden uzaklaşarak yeryüzünde yayıldığı, dağların zaman içinde şekillendiği anlatılır:
Yeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz). (51 Zariyat Suresi – 48)

Bu ayette de bu bilimsel gerçek ifade edilmektedir. Görüldüğü gibi iki grup ayette göklerin ve yerin yaratılmasının birbirinden önce ya da sonra yaratıldığı söylenmez. Burada bahsedilenler yaratılmış olan göğün ve yaratılmış olan yerin düzenlenmesidir. Bu düzenlenmenin de tıpkı bilimsel araştırmalar sonucunda ortaya çıkan gerçeklerde de söylendiği gibi oluşmuş olmasıdır. Bu ayetler de bırakın çelişki olmasını, ancak son yüzyılda ortaya çıkan bilimsel gerçekler ifade edilmektedir
SORU; DEHRİYYUN ( ATEİSTLER)'İN DEDİĞİ GİBİ HAZRETİ AİŞE ( RADİYALLAHU ANHUMA ), PEYGAMBER EFENDİMİZ ( SALLALLAHU TEALA ALEYHİ VE SELLEM ) İLE 9 YAŞINDA MI EVLENMİŞTİR?*
EL-CEVAP;
1. Bu Hususta Bazı Hadis-i Şerif-i’lerde 9 Yaş Geçmektedir Fakat 
Lisanü’l-Arab Dilinin Bir Özelliği ‘ Birler ‘ Hanesi Sayılar Olan; ‘ 1-2-3-4-5-6-7-8-9! Gibi Sayılar Bu Dilde ‘ Onlar ‘ Hanesinden Sayılmaktadır. Dolasıyla 11-12-13-14-15-16-17-18-19 Olmaktadır. Hadis-i Şerif-i’de 9 Derken 19 Denmek İstenmiştir. Lisanül-Arap Dilinin Bir Özelliği Böyledir. Bunu İbn-i Mazur Nakletmiştir. [ 1 ]


Ayrıca Cahiliyye Devrinde Kız Çocuklarının Yaşları Bulüğ Çağından Sonra Sayılırdı.
2. Bu Hadis-i Şerif-i Nakleden Hadis-i Şerif-i Alimlerimizden Olan İmam-ı Buhari ( Kuddise Sirruhu ) Hazretleri Başka Hadis-i Şerif-i’den Şu Hadisi De Nakletmiştir;
“Annem Ve Babam İslâm’a Girdiklerinde, Benim, Onların Davranışlarına Kesinlikle Aklım Eriyordu.” [ 2 ]
Dolasıyla Hicretten Evvel Hazreti Ebubekir ( Radiyallahu Anh ) Müslüman Olmuştur. Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anh ) Hicretten Sonra Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem ) İle Evlenmiştir.
3. Ayrıca Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma ) Validemiz Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem ) İle Evlenmeden Önce Cahiliyye Devrinde Cubeyr Bin Mutim İle Nişanlıydı Eğer 9 Yaşında Evlenmişse Kaç Yaşında Nişanlı Olacaktı Dünyaya Gelmeden Evvel Mi?
4. Buna Kuran-ı Kerimden De Delil Verebiliriz. Zira, Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma ) Validemiz Buyuruyor Ki;
” Peygamberliğin 4’üncü yılında nazil olan Kamer Süresi’nin, “Hayır, onlara va’d edilen (asıl azap vakti) kıyamettir. Çünkü kıyamet, daha dehşetli ve daha acıdır.” (Kamer, 46) ayetiyle ilgili olarak, Hz. Aişe aynen şöyle demektedir: “Bu ayet, Mekke’de iken Muhammed’e(sav) indi. Ben o sıralarda gençlik çağına girmekte olan bir kız idim; oyun çağındaydım.” [ 3 ]
Bu Sure-i Celilenin Nüzül Tarihi Miladi 614 Yılındadır.
Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma )’Nın Doğum Yılı İse Miladi 605 Yılıdir.
Evlilik İse Miladi İse Hicret Yılında Miladi 622 Yılında Olmuştur
622-605 = Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anh ) 17 Yaşında Olduğunun Kanıtıdır.
5. Bir Diğer Rivayet İse Ablası Hazreti Esma ( Radiyallahu Anhuma ) Miladi 595 Yılında Dünyaya Gelmiştir. Ve Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma ) Validemizle 10 Yaş Farkı Vardır. Hazreti Esma ( Radiyallahu Anhuma ) Validemiz Hicret Esnasında 27 Yaşındadır. [ 4 ]
Buna Göre;
Hz.Esma Hicrette; 27 Yaşında
10 Çıkarsak, 27-10= Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma ) Validemiz 17 Yaşında Evlenmiştir.
6. Yine İlk İslam Tarihçilerinden Olan İbn-i İshak ( Kuddise Sirruhu ) Hazretleri Nakleder Ki,
Hazreti Esma ( Radiyallahu Anhuma ) Validemiz Müslüman Olduğunda 18 Yaşında Olduğunu Nakleder. [ 5 ]
Hazreti Esma Miladi 595 De Doğmuştur. Buna Göre Yıl Tarihine Göre 595+18 Koyarsak= Miladi 613 Yılında Olur. 10 Yaş Çıkarsak Hazreti Aişe Bu Tarihde 8 Yaşında Olur.
Hz.Aişe İse Miladi 622’de Evlenmiştir. 613 Yılında İse 8 Yaşındadır. 622 İla 613 Arasında 9 Yıl Vardır. 8+9 Eklediğimiz Vakit Evlilik Yılı Miladi 622 Yılında; 17 Yaşında Olduğu Ortaya Çıkmaktadır.
7. Yine Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma ) Validemizin Erkek Kardeşi Hazreti Abdurrahman ( Radiyallahu Anh ) Hudeybiye Günü Müslüman Olmuş 27 Yaşındadır. [ 6 ]
Buna Göre Hudeybiye Antlaşması Miladi 628 Yılındadır.
Hz.Abdurrahman’ın 27 Yaşını Çıkarsak Miladi 601 Yılında Doğmuştur.
Ve Hazreti Aişe 1 Yıl Sonra Doğduğuna Göre Miladi 602 Yılıdır.
Miladi 622 Yılında Evlenmiştir.
622-602 Çıkarsak Evlilik Yaşı; 20’Dir
8. Tarihen Sabit Ki, Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem ) Vefat Edince Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma )’nın Evlilik Yaşı 27 İdi. Ve 9 Yıl Evli Kalmışlardır.
Buna Göre;
27-9= 18 Yaşında Olduğu Apaçıktır. [ 7 ]
9.Son Olarak Bu Konuda Deriz Ki, Bazı Alimler Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma ) Validemiz'in Gerçekten 9 Yaşında Evlendiğini Kabul Etmişlerdir Fakat Şöyleki Bazı İnsanlar Fıtrat Olarak Fiziken Yaş İtibariyle Küçük Yaşta Oldukları Halde Aklen İleri Yaşta Olabilmektedirler. Buna Misalen De Hint Asıllı 10 Yaşındaki Çocuk Mehul Garg Son Yapılan Araştırmaya Göre IQ Seviyesi Olarak İleri Yaşta Olan Albert Eınsteın Ve Hawkıng'i Geçtiği Sabitlendi Bu Durum Bize Gösteriyor Ki Bazı Kişilerde Yaş Fiziken Küçük Olsa Da IQ Olarak İleri Derece De Olabiliyor Ve Siyer Kitaplarımızda Aişe ( Radiyallahu Anh )'ın Uzun Fiziki Ve Ashab-ı Kiram Arasında En Çok Hadis-i Şerif-i Nakledenler Arasında Olması Ve Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'in; " Dininizin Üçte İkisini Aişeden Öğrenin " Demesi Ve Sahabe-i Kiramdan Hazreti Musa Bin Talha ( Radiyallahu Anh )'ın; " Hazreti Aişe ( Radiyallahu Anhuma ) Daha Fasih / AçıkVe Düzgün Konuşan Hiç Kimseyi Görmedim ." Demesi Ve Ashab-ı Kiramdan Olanlar Ona Fıkhi Sorular Sorması Ve Cevaplar Alması Bu Durumu Kanıtlar Niteliktedir.
KAYNAKLAR;
1. İBN-İ MANZUR, LİSANU’L-ARAB
2.BUHARİ, KEFALET, 4 /AHMED BİN HANBEL- EL-MÜSNED, CİLD;6, SAYFA; 198
3. BUHARİ, KURANIN FAZİLETLERİ, 6 / FETHU’L-BARİ, CİLD;11, SAYFA;2919 / AYNİ, TARİH, CİLD; 20, SAYFA; 21
4. NEVEVİ, TENZÜBU’L-ESMA, CİLD; 2, SAYFA; 597 / HAKİM, EL-MÜSTEDREK, CİLD; 3, SAYFA; 635
5. İBN-İ İSHAK SİRE, 124 / İBN-İ HİŞAM, SİRE, CİLD; 1, SAYFA; 83 VE 271
6. İBNÜ’L-ESİR, ÜSDÜ’L-GABE, CİLD; 3, SAYFA; 467

7. MEVLANA ŞİBLİ, ASR-I SAADET, CİLD; 2, SAYFA; 1010
Yahudi ve doğuasyalılar yüksek ıq 
Geçmişte ABD Nobel ödülü kazananların% 27'si Yahudi'dir. En iyi 10 ABD üniversitesinin profesörlerinin % 15'i Yahudi'dir. En iyi 10 ABD üniversitesinde öğrencilerin % 10'u Yahudi'dir. ABD'deki hekimlerin ve avukatların % 15'i Yahudi'dir.
Ayrıca, çalışmalar Avrupa kökenli Yahudilerin (Aşkenaz) IQ puanının, genel ABD nüfusunun ortalamasından 7 IQ puanı daha yüksek olduğunu göstermektedir.


Profesör Gordon Lynch Birkbeck Üniversitesi’nde Çağdaş Toplum ve Din Merkezi Müdürü, Lynn’nin tezinin ekonomik,tarihsel ve sosyal faktörleri dışladığını belirtiyor.
London Metropolitan Üniversitesi’nde görevli Dr. David Hardman’da, IQ ve dini inanç arasında direkt bir ilişki olduğunu söylemenin çok zor olduğunu belirtirken, zeka seviyesi yüksek insanların sorunlar karşısında daha akılcı davrandıklarını ve kurumlara karşı daha güçlü inanca sahip olduklarını da sözlerine ekliyor.

Daily Telegraph’ın haberine göre, Profesör Richard Lynn’in Intelligence adlı bilim dergisinde yayımlanan bir makalede dile getirdiği tezlerini fazla basit ve bilimsellikten uzak bulanlar da var.

Profesörün karmaşık bir dizi sosyal, ekonomik ve tarihi faktörü dikkate almadığını söylüyorlar ve zekâ düzeyi ile dini inanış arasında bağ olduğunu kanıtlayacak deney yapmanın çok zor olduğuna dikkat çekiyorlar.

“Aslında hala teori… Yani ismi üstünde,“evrim teorisi” Asla kesinlik içermiyor. O zaman neden inanmalıyız?””
🙈🙉🙊
“250 milyon yıl önce, 25 milyon, 112 milyon önce… Bu milyon yılları ben söylemiyorum, farklı farklı bilim adamları söylüyor. Bu kadar değişik ve uzun yıllar önce başladığı iddia edilen Evrim Teorisi'nde bir defa çok büyük bir çelişki vardır. Başlangıcında bir defa hemfikirlik yok... Bu noktada bu kadar milyon veya bilmem kaç yüz bin yıl önce başlamış olan evrim süreciyle ilgili beş duyu organımıza hitap eden bir şey var mı? Yok! Bu açıdan doğruluk ve kesinlik içermez. Başka? Şu kadar milyon yıl önce yapılmış bir deney var mı? O da yok. Peki neden inanmalıyız?
Evrim de beş duyu organımıza hitap etmiyor ve ortada bir deney yok. Bu teoriye biz neden inanmalıyız?””







Maide 33

PEYGAMBER (asm) ile aralarında sözleşme yapmışlardı, sözleşmelerini bozdular ve yol kesip yeryüzünde bozgunculuk yapmaya kalkıştılar.

 (çobanları öldürüp develeri sürmüşler ve yolları kesip ırza da tecavüz ederek kaçmışlar)



Yüce ALLAH'ın: "ALLAH'a ve RASULüne sav karşı savaşanların... cezası ancak..." buyruğunda bir istiare ve bir mecaz vardır. Zira, yüce ALLAH'a karşı savaşılamaz ve kimse O'nu mağlub etmeye kalkışamaz. Çünkü O, kemal sıfatlarına sahibdir. Ve O, zıtlardan ve ortaklardan munezzehtir. But ALLAH'ın dostlarına karşı savaşanlar... anlamındadır. Yüce ALLAH burada kendi Aziz zatını, gerçek dostlarını anlatmak üzere ifade buyurmuştur. Böylelikle onlara yapılacak eziyetin ne kadar büyük olduğuna dikkat çekmek istemiştir. Nitekim şu buyruğunda kendi zatını zikrederek, fakir ve zayıf kimseleri kastettiği gibi: "ALLAH'a güzel bir şekilde ödünç verecek olan kimdir." (Bakara, 245) Bununla yüce ALLAH fakir ve zayıflara karşı duyguları harekete geçirmek ve teşvik etmek istemiştir. Sahih hadiste varid olan: "Ey Ademoğlu, ben senden bana yemek yedirmeni istemiştim. Sen bana yedirmedin..." (Muslim, Birr, 43) diye Muslim'in rivayet ettiği hadis de bunun gibidir. 
“Din, insanla beraber var olan ve yaşayan bir
gerçektir. O hem ferdî hem de sosyal bir realitedir.
İnsanın yaratılışına bağlı, tarihin her devrinde,
dünyanın her köşesinde fertlere ve toplumlara
hâkim olan, insanın mutluluğunu amaçlayan
ilahî kurallardır. O her türlü felsefi ve ilmî düşüncelerden
önce var olmuş, insanların yaşamlarına
yön vermiştir.”

“Mitolojiler ise kulaktan kulağa, sözlü olarak aktarılan hikayeler bütünüdür.

Kısacası din ve mitoloji arasında Tanrı inancı, kutsal kitap ve sorumluluk açısından önemli farklar mevcuttur.“
Namaz haricinde her milletin kendi diliyle dua etmesi caizdir. Vaaz ve nasihati kendi lisanıyla yapması gerekir. Din için yapılacak diğer bütün hizmetler de böyledir.



Namazda sureler ve dualar Arapça okununca sadece iftitah tekbiri (ALLAHü ekber) yerine (Tanrı uludur) dense veya başka bir şey söylense namazın yine sahih ve kabul olmayacağı bütün fıkıh kitaplarında yazılıdır. Mesela Redd-ül muhtarda açıkça yazılıdır. Hatta selamdan önce okunan duaları bile Arabi okumak şarttır. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şerifte olmayan duaları okumak bile namazı bozar. Arabiden başka herhangi bir dil ile namaz kılmanın sahih olmadığını bütün âlimler ittifakla bildirmişlerdir. (Hindiyye)

Biz, başka milletlerin milli marşlarını tercüme ederek söylesek, onlar da bizim istiklal marşımızın tercümesini söyleseler uygun görülmez. Her devletin kanununda bildirilen esaslara uymak gerektiği gibi, ALLAHü teâlâ da bize namazı nasıl kılmamızı emrediyorsa öyle kılmamız gerekir. Dinimizde kolaylık vardır. Fakat kolayına geldiği gibi dini değiştirmek yoktur.

Mesela sizin isminiz İsmet, günahsızlık, temizlik demektir. Bir kimse sizi, Arapça olan İsmet kelimesiyle değil de tercümesi olan temizlik kelimesi ile çağırsa, İsmet Bey yerine, Temizlik Bey dese ne dersiniz? Bir ismin bile tercümesini söylemek çok tuhaf olurken namazdaki sureleri Türkçe olarak okumak nasıl caiz olur? 


Dinde, sizin veya bizim fikrimize itibar edilmez. Muteber din kitapları ne yazıyorsa ona bakılır. ALLAHü teâlânın emri olduğu için ibadet lisanı Arabidir. Dinin sahibi nasıl istemişse öyle yapılır. Başka türlü istemek dine aykırı olur. Kur'an-ı kerimin tercümesini Kur'an hükmünde tutmak ve namazda okumak asla caiz değildir. ALLAHü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, (Benim kitabım Arabidir, Kur'anı Arabi lisan ile indirdim) buyuruyor. O halde ALLAHü teâlânın melek ile indirdiği kelimelerin, harflerin ve manaların toplamı Kur'andır. Kur'an-ı kerim Arabiye bile çevrilse, yine Kur'an olmaz. Kur'anın açıklaması olur. Manası bozulmadan da, bir harfi bile değişince, Kur'an olmaz. 

Zayıf ve güçsüz bir adam, bu zayıflığını ve güçsüzlüğünü gurur ve kibir perdesi ile örtmeye çalışır. Kuvvetli ve güçlü bir adam ise; gurur perdesine muhtaç değildir. Yani kim gurur ve kibre tenezzül ediyor ise, o kimse gayet zavallı ve çelimsiz biri demektir ki; bu noksanlıklarını gurur ve kibir ile örtmeye çalışıyor demektir.

Mezarlıktan geçen birisi nasıl korku yüzünden ıslık çalıyor ise, gayet zayıf ve zavallı bir adam da korkusu ve zaafı yüzünden gurur ve kibir türküsüne asılıyor demektir.

Ayrıca her insan için toplum hayatı bir vitrin ve pencere gibidir. Bazen bu vitrin ve pencere uzun veya kısa olabiliyor. Şayet kişi, topluma bakan o pencereye göre küçük kalıyor ise kibir ile boşluğu doldurmaya çalışır. Yani hak etmediği o makam ve mevkiye layık durabilmek için suni bir şekilde uzamaya çalışıyor ki bunun adı tekebbür ve kibirdir.

Bir de kişi uzun ve büyük olup topluma bakan pencere küçük kalabiliyor. O zaman kişi o pencereye göre eğilip tevazu gösteriyor. Yani manevi kameti çok büyük zatlar, toplum penceresinde sair insanlarla irtibata geçip diyalog kurabilmek için onların seviyesine eğiliyorlar.


Demek insanlarda büyüklüğün ölçüsü küçüklük ve tevazu göstermek iken, küçüklüğün ölçüsü büyüklük taslayıp kibirlenmektir.

Sorularla Risale
"Öyle de gayr-ı meşru dairedeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes’uliyetinden ve kabir azabından ve zevalinden gelen teessüflerden ve günahlardan ve dünyevî mücazatlarından başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyade elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübe ile tasdik eder." cümlesini izah eder misiniz?

“Öyle de gayr-ı meşru dairedeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes’uliyetinden ve kabir azabından ve zevalinden gelen teessüflerden ve günahlardan ve dünyevî mücazatlarından başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyade elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübe ile tasdik eder.”(1)
Amel dairesi iki kısımdır:
1. Helal ve meşru daire,
2. Haram ve gayrimeşru dairedir.
Cenab-ı Hak helal daireyi geniş kılmış ve insanın istifadesine açmıştır. Haram dairede bulunan şeylere ise hikmetiyle bazı zararlar takmıştır. Bu zararlardan en önemlisi, ahirette Allah’ın bu yasağını çiğnemekten gelen mesuliyet ve dolayısıyla cehennem azabıdır. Cehennemin bir kademe öncesinde, bu gayrimeşru lezzet ve keyiflerin karşılığı kabir azabı olarak insanın karşısına çıkar. Hatta daha dünyadayken de haram yolun yolcusu elim azaplar içindedir. Burada Üstad gayrimeşru dairedeki gençlik keyif ve lezzetlerinin hayattaki neticelerinden bazılarına işaret etmektedir. Sırayla ele alalım:
Zevalden gelen teessüf: İnsan bir nimete nail olduktan sonra her zaman onu muhafaza etme ve devam ettirme arzusundadır. Hâlbuki ne gençlik duruyor yerinde ne dünya sabit kalıyor. Her şey fani ve geçici. Hiçbir şeyin kararında kalmaması müthiş bir esef verir. Bu gerek meşru gerekse gayrimeşru her lezzette kendini hissettirir.  Ancak ve ancak imandan gelen sürur o teessüfü dindirir. Üstad buna şöyle işaret etmektedir:
“Ey insan! Nimetin zevalinden elem çekme. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevalini düşünüp o elemden feryat etme. Çünkü o nimet meyvesi, bir rahmet-i bînihayenin semeresidir. Ağacı bâki ise meyve gitse de yerine gelen var.”(2)
Günahlar: Günahların, hem bu dünyada hem de ahirette ıstırabı var. Vicdan varsa bu dünyada işlenilen her günah sahibini azap içinde bırakır. Ta ki istiğfar yoluna yönelsin.
Aynı lezzet içinde o lezzetten ziyade elemler: Üstad lezzetin içinde elem olduğundan bahsediyor ve sonrasında misallerle konuyu pekiştiriyor. Risale-i Nur’da nazara verildiği gibi gayrimeşru lezzetler zehirli bal gibidir. Zehirli bal, yenildiğinde başta lezzet verir; sonrasında karın ağrısı, sancı verir ve ölüme kadar insanı götürebilir. İnsanın cüzi lezzeti içinde ne kadar elemler olduğunu Üstad'ın şu cümlesi ile de rahat anlayabiliyoruz:
“İnsan ise, eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor.”(3)



“Hayatınızı imân ile hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz(farzları işlemekle onu süslemek) ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz.” 

“gayrimeşru lezzetler zehirli bal gibidir
Zehirli bal, yenildiğinde başta lezzet verir; sonrasında karın ağrısı, sancı verir ve ölüme kadar insanı götürebilir”

“Nasıl cansız bir cisim, hiçbir iş göremezse, iman ile gerçek manada canlılık kazanmayan  bir hayat da manen ölü gibidir;  ondan ne farzların işlenmesi beklenebilir, ne de  günahlardan sakınılması.” 



İslam'da doğum günü ve diğer özel günleri kutlamanın, mum yakma, pasta yapmanın hükmü nedir?
Gerek evliliğin yıl dönümü gerekse doğum yıl dönümü münesebetiyle tertiplenen merasim ve toplatıların kendisi günah olmaz. Günah, bu toplantılardaki tutumlardan meydana gelebilir.
İnsanlar bir araya gelince helal olan şeyleri yiyor, helal olan şekliyle sohbet ediyor, hayattan bir yaprağın daha koptuğunu, ömürden bir yılın daha gittiğini düşünüyor, faydalı sohbetler yapıyor. Günah olmayan şekilde eğleniyorlarsa, elbette böyle evlilik yıl dönümü veya doğum günü kutlamalarında haram olmaz. Hiçbir sakınca söz konusu hâle gelmez.
Şayet bu vesile ile haramlar işleniyor, günahlara maruz kalınıyor, çok israflı eğlence ve yeme içmelerle kötü örnek olunuyorsa; günahlık, günden değil, günde işlenen hatalardan meydana gelmektedir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

mum yakma ritüeli hristiyanlığa ait adettir 

(Araştırdığınızda, mum ışığının Hristiyanlığın, kiliselerdeki bütün kutlamalarda kullandıkları çok önemli bir sembolü olduğunu ve ilâh edindikleri İsa as’ın ışığını temsil ettiğini görürsünüz.)


Türkçe’de yanlış olarak yılbaşı kutlamasıyla özdeşleştirilen “noel”, Latince’de “Tanrı’nın doğum günü” anlamına gelen ve Hz. İsa’nın (a.s.) doğum günü kutlamasını ifade eden “dies natalis” teriminin Fransızca karşılığıdır.
Bu terim diğer batı dillerinde II natale (İtalyanca), cristes-maese (eski İng), kerst-misse (Danca) gibi kalıplarla karşılanmış, günümüz İngilizcesine de christmas şeklinde geçmiştir. (İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı, cilt: 33, s: 201)
CHRİSTMAS NE DEMEK?
Batı Hıristiyanlığı tarafından 25 Aralık’ta kutlanan Christmas’ın tarih ve kutlama olarak kökeni de eski Roma tarafından benimsenen “Güneş tanrısı” Mithra’nın doğum günü kutlamasına (Natalis solis invicti) dayandırılır. Hıristiyan ilâhiyatçılarına göre başta noel olmak üzere erken Hıristiyanlık’ta yer almayan ve içerdiği pagan eğlence unsurlarından dolayı sonraki din adamlarınca eleştirilen putperest festivallerinin Hıristiyan kutlamalarına dönüştürülmesinin sebebi o dönemde Roma’daki Hint-İran kökenli Mitra inancına karşı Hıristiyanlığı korumaktır. Fakat bir çok Doğu kilisesi İsa’nın doğum günü olarak 6 Ocak tarihini benimserken Batı kiliselerinde bugün İsa’nın vaftiz günü (Epiphani) olarak devam ettirilmiştir. Dolayısıyla günümüzde Christmas, Batı Hıristiyanları tarafından 25 Aralık tarihinde kutlanmakta ve Julian takvimine dayanan 1 Ocak’taki yılbaşı eğlenceleriyle birleştirilmektedir. (a. g. e. s: 202)
NOEL BABA KİMDİR?
Türkçe’ye Noel Baba ismiyle ve yılbaşı eğlencesiyle bağlantılı biçimde giren kutlamalar; bugünkü Antalya’nın Derme ilçesinde piskopos olarak görev yaptığı ve 6 Aralık 352 veya 354’te öldüğü düşünülen Santa (Aziz) Nikolas adlı bir Hıristiyan azizinin etrafında şekillenmiştir. Denizcilerin, tüccarların, gezginlerin ve çocukların koruyucu azizi olduğuna inanılan bu kişi, daha sonra Santa Claus ismiyle Noel akşamı çocuklara hediye dağıtan efsanevi şahsiyete dönüşmüştür. Kırmızı kıyafeti, uzun beyaz sakalı ve baca deliğinden girip şömineden çıkması gibi hayali ve komik özellikleri ilk defa 1870’te Thomas Nast adlı bir ressam tarafından çizilmiştir. Santa Claus’un evinin kuzey kutbundaki buzlar ülkesinde olduğu ve Ren geyiğiyle çekilen bir kızak kullandığı efsanesi yayılmıştır. Noel kutlamasının bir başka temel unsuru olan çam ağacının Yunan ve Roma pagan kültürlerindeki Attis tanrısına yönelik âyinden kaynaklandığı kabul edilmektedir. Aslında putperest inanç ve felsefelerine dayanmakta olup Hıristiyanlığa sonradan giren Noel, günümüzde bir Hıristiyan bayramı şeklinde kutlanmakla birlikte bu bayrama has unsurlar Batı kültürünün yayılması ile birlikte Hıristiyan olmayan ülkelerde de birer tüketim ve eğlence fırsatı olarak görülen yılbaşı kutlamaları bünyesinde benimsenmiştir. Ayrıca Katolik Hıristiyan geleneğinde şekillenen takvim anlayışının bir parçası olan yılbaşı uygulaması da esasen pagan Roma kökenli yeni yıl anlayışının devamı olup, aşırı tüketime yönelten bir eğlenceye dönüştüğü için bugün pek çok Hıristiyan tarafından eleştirilmektedir. (a.g.e. s: 202)
MÜSLÜMANLAR İÇİN YILBAŞI MUHARREM’DİR
Bu sebeple, İslâmi sene başının Muharrem ayıyla başladığını ve Müslümanların yeni senelerine Muharrem ayıyla girdiklerini, milâdi yılbaşılarının Müslümanlarla ilgisi olmadığını hat
ALLAH’ın birilerini güzel, birilerini çirkin yaratması bir haksızlık değildir. Çünkü haksızlık, birilerinin hakkını yemektir. Hangi insan daha önce güzel idi de ALLAH onu yaratırken çirkinleştirdi?  

Bütün insanlar ALLAHın birer sanatıdır. Sanatların farklı olması, sanatkârın maharetini gösterir. Her bir insan -güzel olsun, çirkin olsun- farklı bir sanat estetiğine sahiptir. Yani bizim çirkin gördüğümüz şeyler gerçekte çok güzel birer sanat harikasıdır.


-ALLAH Teâlâ'nın Hz. Mûsa (as)'ya bu tokadı vurması için izin ver­miş olması imkânsız değildir. ALLAH dilediğini yapar ve dilediği şekilde imtihan eder
-ALLAH Teâlâ ölüm meleğini Musa'ya ruhunu kabzetmek için göndermemiş; ancak ve ancak imtihan ve ibtilâ için göndermiştir.
-Eğer Musa (Aleyhisselâm) tokat vurduğu vakit onun ruhunu kabzetmek isteseydi, murad ettiği olurdu. 
-melek insan suretinde görünebilir. 
-Musa (Aleyhisselâm) gelenin ALLAH tarafından gönderilen melek olduğunu bilememiş, kendisine hücum edecek bir insan zannetmiş ve nef­sini müdafaya kalkışmıştır. Bu da kasdı olmaksızın meleğin gözünün çık­masına müncer olmuştur. 

-Melekler İbrâhim (Aleyhisselâm)'a da gelmiş, o dahi ilk görüşde onları tanıyamamış­tı. Tanımış olsa kendilerine dana eti takdim etmesi muhal olurdu. Çünkü melekler yemek yemezler.


👉🏻kadının yanında köpek ve eşeğin zikredilmesi
kadını onlarla aynı seviyeyede olduğu anlamı çıkmıyor /çıkmazda 👈🏻sanki öyleymiş gibi hadisi inkar etmek ya bilinçli çarpıtmadır yada cahilliktir (cahilliğin sebebi ise sorgulamamaktan kaynaklanır)


kadının şıklar içerisinde olmasının sebebi 👉🏻
“Kadının bozmadığına dair hadisler vardır sadece kadın geçtiğinde kalbinde o kadına karşı bir temayül oluşabilir, dikkati
dağılabilir veya namazdan kopabilir mantığı içinde geçerlidir”

“Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifle buna benzer bazı hadislerde ka­dının namaz kılanın önünden geçmesiyle o kimsenin namazını bozacağın­dan bahdesilmesi, kadının kadr-ü kıymetini düşüren bir şey olarak anlaşılmamalıdır. Zira Hüccetü'Hahi'I-Baliğa'da bunun hikmetinden bahse­dilirken "namaz ALLAH'a yalvarış ve yakarıştır. Bu yakarışın huzur ve huşu içerisinde olması gerekir.Kadınlarla bir arada olmak ve onlara yaklaşmak, onlarla sohbet etmek ve hatta onlara bakmak sağlanması gereken bu huzur ve huşua mânidir" demektedir. “


“nama­zın bozulmasına sebeb, bu üç şeyin şeytan manasında olmasını sebeb göste­rirler ve "köpeğin şeytan olduğu hadisle sabittir; kadının şeytanlığı da kurduğu tuzaklardadır.Eşeğin şeytan olması ise, Nuh aleyhisselama gemide iken şey­tanının eşek suretinde gelmesindendir.”

“kimsenin önün­den köpek, kadın, eşek ve daha başka bir şeyin geçmesi ile namaz bozulmaz. Bu görüşün delili ise 720 Nolu, "kişinin namazını hiç bir şey bozmaz" hadis-i şerifidir. 
âlimler mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisindeki "namazı bozar" cümlesini "namazdaki huşu ve huzuru bozar ve sevabını azaltır" diye tefsir etmişlerdir.”


Ey iman edenler! ALLAH’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” Tevbe 119

(Hz. Bilal (r.a) ümmeye bin halefin kölesi idi. Hz. Ebubekir (r.a) hz. Bilal (r.a) kölelıkten azat olması için ümmeye bin halef’e gelerek ne istediğini sordu ümmeye bin halef 100 dirhem istedi. Hz. Ebubekir r.a kabul edince caydı fiyatı 200 dirhem çıkardı. Tamam der Hz. Ebubekır r.a hz. Bilal’ı özgürlüğüne kavuşturmuştur. İki dost beraber giderlerken; umeye bin halef arkalarından kahkaha atar; – Ey Ebubekir 2 dirhem etmiyen bir adamı 200 dirheme satım. Ebubekir r.a – Sen 1000 dirhem isteseydin yine verecektim; der)


En güzel insan kişinin dini ve dünyası için fayda verendir.
ALLAH, kainatta her icraat ve işini sebepler vasıtası ile görüyor. Bu sebeple kainatta herbir netice ve sonucun bir sebep vasıtası ile olması ADETULLAHtandır.

Yani; ALLAH’ın değişmez bir prensibidir. Lakin sebepler adi ve basit iken, zahiren sebeplerden hasıl olan netice ve sonuçlar, gayet derecede mükemmel ve sanatlı oluyor. Böyle olmasının hikmeti ise yani; sebeplerin basit, sebepten hasıl olan neticenin mükemmel olması ise;

insanın sebeplere takılıp neticeleri sebepten bilerek şirke ve şükürsüzlüğe gitmemesidir. Buna rağmen insanların ekserisi sebeplerin arkasında ALLAH’ın kudret elini ve isimlerini göremiyor, ya şirke düşüyor ya da gafletle sebeplere perestiş ediyor.
 Bir binanın temelinden çatısına kadar her merhalesi nasıl ustanın maharet ve sıfatlarını gösteriyor ise; kainatta da bütün sanatlar ve eserler de ALLAH’ın isim ve sıfatlarını gösterir bir bina hükmündedir. Bu sanat ve eserlerin herbir sebep perdesinde bir isim sahneleniyor. Yani; sebeplerin kainatta işlemesinin en büyük sebep ve hikmeti; ALLAH’ın isim ve sıfatlarını izhar ve ilan edilmesidir.

Şayet her şey sebepsiz ve ani olarak vücut bulsa idi, biz ALLAH’ın birçok isim ve sıfatını idrak edemeyecektik. Tıpkı bir ustanın binayı aniden yapması ile maharetlerinin anlaşılamaması gibi. Sebepler sadece ALLAH’ın ismini sahneleyen bir dekordur, yoksa sanat ve netice üstünde bir tesir ve yaratması yoktur.


sorularlarisale
bir işin kötü olması Allah'ın yasaklamasından dolayı, iyi olması da emretmesinden ya da serbest bırakmasından dolayıdır.  Yani Allah emreder güzel olur, Allah yasak eder kötü olur. Esas olan da budur.


Maide 33

PEYGAMBER (asm) ile aralarında sözleşme yapmışlardı, sözleşmelerini bozdular ve yol kesip yeryüzünde bozgunculuk yapmaya kalkıştılar.

 (çobanları öldürüp develeri sürmüşler ve yolları kesip ırza da tecavüz ederek kaçmışlar)





Talak 4

Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.”
Burada ki yanlış anlaşılmaya sebep, bazı meallerde ayetin anlamının “henüz adet görmeyenler” olarak çevrilmesi… Oysa;
“Arapçada “lem = لم” edatı dili ve mişli geçmiş zamanın olumsuzu (cahd-i mutlak), “lemmâ = لما” edatı ise şimdiki bitmiş zamanın olumsuzunu (cahd-i müstağrak) ifade etmek için kullanılır. Dolayısıyla “henüz” anlamını “lem” değil “lemmâ” edatı verir.
“lemmâ = لما” edatı başına geldiği muzari fiilin zamanını geçmişe, anlamını olumsuza çevirir. Fiilin henüz olmadığı ama olmasının beklendiği anlamını kazandırır.
Bize göre “lem yahıdne = لم يحضن ” ile kastedilen “mümteddetü’t-tuhr” (temizlik hali uzayıp giden) denilen ve hayzı bir kaç yıl uzayabilen kadınlardır. Ayet bu kadınların durumunu düzenlemektedir. Aksi halde bu durumda olan bir kadının boşandıktan sonra iddetinin bitmesi ve kocasının evinde geçireceği zaman seneler sürebilir.
Ayette “lemma” ifadesi geçmiyor… Yani “henüz” gibi bir ifade yok… Birçok İslam alimi de çevirilerinde bu sebeple “henüz” kelimesini ya kullan-ma-mış ya da ayette olmadığını belirtmek için bu kelimeyi parantez içinde kullanmış…
Talak suresi 4. ayette koyu renkle işaretlediğim “adet görmemiş kadınlar” ifadesini ateistler şu şekilde dillendiriyorlar : “ömrü boyunca adet görmeyen kadın mı olur, varsa da milyonda birdir, burada adet bile görmemiş küçük kız çocuklarından bahsedilmektedir, demek ki islam küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesine izin veriyor”…
Her konuda olduğu gibi, kadınlarla ilgili bir konuda da en doğrusu, konuyu uzmanından dinlemek… Bakalım “adetten kesilmediği” halde, uzun süreli “adet görmeyen” hanımlar var mı?
“Adet kanaması, genellikle kadın doğum yaptıktan sonra 8-16. haftalar arasında yeniden başlar ama biraz önce de belirttiğim gibi kanama emzirmeye devam ediliyorsa büyük oranda gecikir. Bebek yalnız anne sütü ile besleniyorsa, genellikle ilk 6 ayda adetlerin başlaması veya başlar ise de düzenli olması beklenmez. Bu durumda telaşlanmamalısınız, zamanla kanamalarınız düzene girecektir. Bazen 18 aya kadar başlamayabilir. Hiç emzirmeyen annelerde ise adet kanaması, doğumdan sonraki 4-8. haftalarda başlar.” 

Konuyu internette, “doğum sonrası âdetin gecikmesi” diye aratırsanız, bu konunun forumlarda paylaşıldığını, hatta bazı hanımların adet olamama süresi bir yılı geçtiği için ciddi ciddi endişelendikleri de okuyabilirsiniz…
Şimdi bu durumda olan yani  doğumdan sonra âdeti gecikmiş bir kadın, boşanıyor olsa iddet süresi ne olacak?
Talak suresinin 4. ayetinde göre değerlendirdiğimizde,
*Adetten kesilmiş yani menopoza girmiş değil…
*Hamile de değil.
* İşte ayetin “Adet görmeyenler” kısmı, bu hanımları tarif ediyor…




Bakara 106

ALLAH’ın sözlerinin değiştirilemeyeceğini belirten ayetlerde -vahyin sözleri değil-, “sünnetullah” denilen ALLAH’ın kadimden beri yürürlükte olan hükümleri, kanunları kastedilmiştir. 

“ALLAH'ın sözlerinde asla bir değişme yoktur.” (Yunus, 10/64) mealindeki ayette de  “değişmeyen sözler”den maksat vahiy sözleri değil, ALLAH hükmü, kanunu, prensibi demektir. 
Musa denizi 
Araştırmalar gösteriyor ki, bölgede İsrailoğulları ve Mısır ordusuna ait pek çok ayak izi ve kalıntı mevcut. Kızıldeniz’in çatallanan nehirlerine ilerledikçe bulgular artıyor üstelik.



1978’de yapılan araştırmalar neticesinde, bu bölgedeki su yataklarının dibinden altından yapılma savaş arabalarına rastlanması gibi.






“Mısır, kayıt tutmaya büyük önem vermiş bir medeniyettir, “ama
“Batyah'ın tam olarak ölüm yılı verilmiyor,”yersen 
Gıybete dair 👇🏻

(Oruç, ateşe kalkandır. Gıybetle parçalanmadıkça korur.) hadis

Gıybet yapmayan ALLAHü teâlânın güvencesindedir.) [İbni Huzeyme]

Sual: Bir kimseye, yaptığımız gıybetimiz ulaşmazsa, tevbe etmek yeter mi? Yine de helâlleşmek gerekir mi?
CEVAP
Gıybet edilen kişi, yaptığımız gıybeti duymamışsa, tevbe ve istigfarda bulunmakla ve ona hayır dua etmekle bu günahımız affolur. (İslam Ahlakı)

(Ya RABBî beni de, gıybetini ettiğim kişiyi de affet!) diye dua etmelidir! İki hadis-i şerif:
(Gıybetin kefareti, gıybet edilenin mağfireti için dua etmektir.) [İbni Lâl]

(Gıybet eden, gıybet edilen için mağfiret dilerse gıybet günahına kefaret olur.) [Hatib]

Gıybetimizi duymuşsa, bunun kefareti, üzülüp tevbe etmenin yanında gidip onunla helâlleşmektir. Tevbe edip gıybetini yaptığımız kimseyle helâlleşmekle, gıybet günahından kurtuluruz.



ALLAHım, bizi ve gıybetini ettiğimiz zâtı mağfiret et. Âmin!
Mektubat / Yirmi Ikinci Mektub / 268



Gıybet, insanın sevaplarının azalmasına, başkasının günahlarının kendine verilmesine sebep olur. Bunları her zaman düşünmek, gıybet etmeye mani olur. (İslam Ahlakı)




Gıybet, bir Müslümanın veya gayr-i müslimin gizli bir kusurunu, arkasından söylemektir. Gıybet etmek haramdır, büyük günahlardandır. Bir kimseyi kötülemek gıybet olur. Gıybet ve iftira söylemek, büyük günah olduğu gibi, bunları dinlemek de haramdır.
Gıybet, insanın sevaplarının azalmasına, başkasının günahlarının kendisine verilmesine sebep olur. Bunları, her zaman düşünmek, insanın gıybet etmesine mani olur. Gıybet, üç türlüdür:
Birincisinde, ben gıybet etmedim, onda bulunan şeyi söyledim, der. Böyle söylemek, küfür olur. Çünkü, harama, helal demiş olur.
İkincisinde, gıybet olunana duyurmaktır. Büyük haram olur. Tövbe etmekle affedilmez. Onunla helalleşmek de lazım olur.
Üçüncüsünde, gıybet olunanın bundan haberi olmaz. Tövbe ve istiğfar etmekle ve ona hayır dua etmekle affolur.
Yanında gıybet yapıldığını işiten kimse, buna hemen mani olmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Din kardeşine, onun haberi olmadan yardım eden kimseye, Allahü teâlâ dünyada ve ahirette yardım eder.)
(Yanında, din kardeşine gıybet edilince, gücü yettiği hâlde ona yardım etmeyen kimsenin günahı, dünyada ve ahirette kendisine yetişir.)
(Bir kimse, dünyada din kardeşinin ırzını korursa, Allahü teâlâ, bir melek göndererek, onu Cehennem azabından korur.)
Gıybet yapılırken, orada bulunan kimse, korkmazsa, söz ile, korkunca, kalbi ile reddetmezse, gıybet günahına ortak olur. Sözünü kesmesi veyahut kalkıp gitmesi mümkün ise, bunları yapmalı. Eliyle, başıyla, gözüyle menetmesi kâfi gelmez. Açıkça, sus, demesi lazımdır.
Gıybet etmenin kefareti, üzülmek, tövbe etmek ve onunla helalleşmektir. 

Ölmüş olanı ve gayr-i müslimi gıybet etmenin de, haram olduğu İbni Âbidînde yazılıdır.