"-Şizofreni hastalığı, genellikle gençlik çağında, özellikle 20-25 yaş arasında ortaya çıkar. Şizofreninin bir gençlik hastalığı olduğu, bilimsel olarak genel kabul gören bir bilgidir. Çoğunlukla da bu yaşlar arasındaki “Psikolojik stres” ile başlar. PEYGAMBERİMiz sav ise, 40 yaşında ilk vahyini almıştır. 40 yaşına kadar bu hastalık ortaya çıkmadıysa, 40 yaşından sonra çıkması çok çok düşük bir ihtimaldir."
"-Şizofrenin akut döneminde, yani ilk belirtilerinin göründüğü dönemde, hastaya önemli tedavilere başlamak, hatta hastaneye yatırmak gerekir. Aksi takdirde, hastalığın boyutu çok fazla ilerleyecektir. 600’lü yıllarda bırakın tedaviyi, böyle bir hastalık bilinmiyordu bile. Tedavisiz bu hastalık, çok kötü aşamalara ulaşacakken, binlerce insanın, böyle bir hastanın etrafında kenetlenmesi düşünülemez."
"-Şizofreni hastaları, her zaman arkadaşlıktan uzak ve arkadaşı az kişilerdir. PEYGAMBERİMiz ise, başarılı bir tüccardır. Mutlu bir evlilik yapmıştır. Binlerce insanın arkadaşlığını kazanmıştır."
"-Şizofreni hastaları, kendine güvenmeyen kişilerdir. Küçük bir sorumlulukta bile, strese giren, başarısız olma korkusu yaşayan insanlardır. PEYGAMBERİMiz sav ise, dönemin tanrılarını, siyasi ve ekonomik diktatörlerini yıkmış bir insandır."
"-Şizofreni hastaları, negatif anlamda, diğer insanlardan farklı olduklarını hissettirirler. Bir şeyler uydururlar ve bu uydurdukları şeylere kendileri inanırlar. Ancak bu söyledikleri, karşısındaki insanın kolaylıkla uydurma olduğunu anlayabileceği düzeydedir. Örneğin, gençliğinde yapmadıkları şeyleri, yapmış gibi söylerler ve kendileri de buna inanırlar."
"-Şizofreni hastalarında konuşma bozuklukları görünür. Cümleleri karışık, anlaşılmaz, kopuk kopuktur. Bu insanları, kimse sonuna kadar dinlemeye sabredemez. PEYGAMBERİMiz sav ise, konuşmalarını insanlara dinlettirebilen ve sonunda kendisine hayran bırakan bir hatiptir."
"-Şizofreniler, uğraştığı işten kayıtsızdırlar. Sıkılır, bunalır ve uzaklaşırlar. Bu gibi belirtiler ise, en zor mücadeleyi en başarılı şekilde sonlandıran PEYGAMBERİMiz sav için mümkün değildir."
25 Ağustos 2016 Perşembe
BEL İLE KABURGA ARASINDAN ÇIKAN VE ATILAN SIVI
Tarık Suresi (5-7)
5. İnsan neden yaratılmış olduğuna bir baksın.
6. Atılan bir sıvıdan yaratıldı.
7. (Bu sıvı) Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.
“Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkan su” tanımlaması bugüne kadar gereği gibi anlaşılamamış ve inançsızlar tarafından Kuran’a saldırı için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.
Ayetlerden alınan izlenime göre, bahsedilen suyun spermleri içeren meni olduğu ve bunların vücutta üretilip çıktığı yerin testisler ve cinsel organlar olduğu düşünülmüştür. Bunun sonucundaysa 7. ayette bahsi geçen bel ile kaburga kemikleri arasında kalan bölgenin sperm ve meni üretimiyle ve bunların çıktığı yerlerle ilgisinin olamayacağı ve bunun da Kuran’daki bir bilimsel hatayı ortaya koyduğu iddia edilmektedir. Ancak bilimin ulaştığı en son veriler incelendiğinde, ayetlerdeki anlatımın son derece hayrete düşüren bir şekilde bilimin ortaya koyduğu gerçeklere birebir uyduğuna tanık olmaktayız.
Ayrıca, 7. ayetteki “min” edatı Kuran’da genellikle objeleri belirtmek için kullanılır. Eğer “sulb” kelimesi “nesil” olsaydı, o zaman “an” edatı kullanılacak, “beyni” kelimesi de kullanılmayacaktı. Çünkü bu edat Kuran’da genellikle “nesil” kelimesi gibi soyut kavramlar için kullanılmıştır. “YAHRUCU min beyni’s sulbi we’t teraib” ayetindeki “yehrucu” fiili mudari fiildir. Yani “her zaman çıkıyor” demektir. (sulb ve teraib arasında her zaman çıkıyor) Her zaman çıkan şeyin ne olduğu ise bir önceki ayette (6. ayet) bildirilmiş olan atılan sıvıdır. Yine ayetin başında “Liyenzur” mudaraa fiili “L” emir kipiyle geçmektedir. Asıl anlamı “için” olan bu harfin ayete verdiği anlam; insanın neden yaratıldığını ve araştırıp inceleyerek herkes tarafından da bilinen bu suyun nereden ve hangi aşamalardan geçtiğini öğrenerek bunun kendiliğinden değil, Allah’ın bir hikmeti ve mucizesi olarak algılanması istenmektedir. Yoksa herkes tarafından bilinen sıvının basit bir anlatımı değildir.”…
Meninin içeriğinin ne olduğu konusunu açıklamak yararlı olacaktır. İçeriğinde yaklaşık 200 ile 500 milyon adet spermatozanın yanı sıra amino asit, sitrat, enzimler, flavin, fruktoz, proteinler ve C vitamini de bulunur.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Meni
Meninin içeriğinde bulunan maddelerin vücutta üretimi: Amino asitlerin çoğu karaciğerde metabolize olur. ...
http://w3.gazi.edu.tr/web/erkoc/BIYOKIMYA/aakatabolizma.pdf
Temel olmayan amino asitler ise vücutta karaciğer tarafından üretilebilir.
http://www.sporcugidalari.com/protein-amino-asit-baglantisi.htm
Temel olmayan Amino Asitler: Alanin, Arginin, Asparajin, vs...
L-Arginin’in sperm üretiminde (spermatogenez) gerekli olduğu literatürde belirtilmektedir. Ayrıca, sperm hareketliliğine de yardımcıdır.
http://www.genrise.com.tr/urunler/genrise_sports/aminoasitler/l-arginin_(nitrox).html
Bu flavin enzimleri karaciğerde bulunur ve böbreklerin zehirlenmesinin önlenmesi için gereklidir
http://yunus.hacettepe.edu.tr/~dogan/20.html
Klomifen sitrat karaciğerde metabolize olur...
http://www.merck.com.tr/country.tr/tr/images/Serophene%2050%20TR_tcm699_35094.pdf
Klomifen sitrat adı verilen yumurtlama ilacıyla kadınların %80'inde yumurtlama sağlanabilir.
http://www.gebelik.net/tedavi.html
Karaciğerin fonksiyonları arasında proteinler, safra, kan pıhtı faktörleri, ve binden fazla enzimin üretimi yer alır.
http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/karaciger.html
...Karaciger; keza protein, hormon ve enzimleri üreterek vücudun normal olarak yaşamı sürdürmemizi sağlar. ...
Dr. Salih Derya Akın
http://www.megabilim.com/index.php/Tip/Karaciger-ve-fonksiyonlari.html
Şimdi de meninin içeriğinde bulunan ve üremede temel hücrelerden biri olan spermlerin içeriğiyle ve bu maddelerin vücutta üretildiği organlar ile ilgili aşağıdaki bilgileri inceleyelim.
Sperm oluşması için gerekli besin maddeleri şunlardır:Arjinin, Temel yağ asitleri, Çinko, Krom, Selen, E vitamini, A vitamini, B vitaminleri, C vitamini.
http://www.jinekologlar.net/kadindogum-yazi/sperm-uretimiyle-ilgili-maddeler.html
Yukarıda “arjinin” (arginin) ile ilgili açıklamalar bu konu için de geçerlidir. Diğer temel olmayan amino asitler gibi arjinin de vücutta karaciğer tarafından üretilir
Çinko: Sperm oluşumunda çinko eksikliğinin rolü olduğu saptanmıştır. Sperm sayısı az erkeklerde çinko eksikliği olduğu görülmüştür. Çinko karaciğerde yüksek konsantrasyonda pankreas, böbrekler ve balgam salgılayan salgı bezlerinde az miktarda bulunur
http://www.food-info.net/tr/min/zinc.htm
Selenyum hayvan ve insan vücudunda yaygın şekilde bulunur. Karaciğer ve böbrekler en yoğun olduğu organlardır.
http://www.iyitarim.net/resources/SELENYUM.doc
Absorbe olan krom vücutta birçok dokuya dağılır, özellikle böbrek, dalak, karaciğer ve kemikte yüksek seviyelerde bulunur.
http://www.solgar.com.tr/yazici_lit.asp?ano=900
Vitaminlerin bir kısmı vücutta depo edilebilirken bir kısmı depolanamıyor. Depo edilebilen vitaminler genellikle karaciğer hücrelerinde ve az miktarda da diğer hücrelerde depolanıyor. Karaciğerde depolanan A vitamini, hiç vitamin almayan bir insana 5-10 ay kadar yetebilir. Yine vücudumuzdaki D vitamini deposu da hiç vitamin almayan bir insana 2-4 ay kadar yeterli olabilir.
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=2&soru_id=785
C Vitamini, insan vücudunda depolanmamaktadır. ( Karaciğerde minimal depolandığı iddia edilmektedir.)
http://ansiklopedi.in/c-vitamini-nelerde-bulunur.html
İnsan vücudunda A, B, D, K vitaminleri sentezlenir. A vitamini karaciğerde, B ve K vitaminleri bağırsakta bakteriler tarafından, D vitamini deride üretilir. A, D, K ise karaciğerde depolanır. Diğerlerinin fazlası atılır.
http://www.egitimders.com/vitaminler-ve-vitaminlerin-ozellikleri.html
Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere meninin içeriğinde bulunan ve spermleri oluşturan maddeler asıl olarak vücutta karaciğer tarafından üretilmektedir. Bazı maddelerde de böbrek ve bağırsak, dalak ve kemik gibi diğer organlarında rolü bulunabilmektedir.
Ayrıca erkekte cinsel özelliklerin oluşmasında ve gerektiği gibi çalışmasında etkili olan testosteron hormonu ve bunun kadın cinsiyeti tarafında karşılığı olan östrojen hormonunun üretiminde de karaciğer ve böbrek üstü bezleri rol oynar.
“Östrojen ve testosteron steroid grubu hormonlardır. Vücutta ön maddeleri kolesteroldür. Yumurtalıklar ve "böbrek üstü bezleri" kolesterolü enzimlerle dönüştürerek testosteron ve östrojeni üretirler
Sex hormonlarının %80’i yumurtalıklardan, %20’si ise böbrek üstü bezlerinden salgılanır.”
http://www.endokrinoloji.com/ostrojentestosteron.html
http://www.endokrinoloji.com/ostrojentestosteron.html
Şimdi de bahsi geçen organlardan en önemlisi olan karaciğerin ve bunun yanında böbreklerin insan vücudundaki konumlarını inceleyelim ve ayette belirtilen “bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar” sözünün ne kadar isabetli olduğunu gözlemleyelim.
Hem erkekte hem de kadında, üreme sistemi ve asıl üreme organları, insan vücudunun bel kısmında bulunmaktadır. Göğüsteki kaburga kemikleri arasında bulunan ve en önemlisi karaciğer olan bazı organların üretiminde önemli rol oynadığı bazı molekül ve maddelerin, bel bölgesinde bulunan üreme sistemi organlarınca üreme amacına yönelik olarak kullanılmaktadır. Bu durum Tarık suresindeki anlatımların bilimsel gerçeklere uygunluğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Söz konusu ayetlerde omurga kemikleri göğüs kemiklerinin “arasından” bahsedilmesi aşağıdaki bilimsel bulgularda sözü edilen “kemik iliğini” çağrıştırabilmektedir. Bu da, gelecekte mümkün olabilecek farklı bir üreme yolunun çok önceden Kuran-ı Kerim’ de, ikincil bir anlam içerecek şekilde bildirildiğini ortaya koymaktadır.
“Kemik İliğinden Sperm Üretildi”
Almanya'nın 3 farklı üniversitesinden bir araya gelen araştırmacılardan oluşan bir ekip, insan kemik iliğinden elde ettikleri kök hücrelerden, erginleşmemiş sperm hücreleri üretmeyi başardılar. Elde edilen bu sperm öncülleri başarıyla olgunlaştırılabilirse, erkeklere yönelik kısırlık tedavilerinde de kullanılabilecek.
http://www.tubitak.gov.tr/home.do?sid=342&cid=3372
Kemik iliği kısırlığa da çare oldu. ABD ve Almanya’da yapılan araştırmalar, kemik iliğinden elde edilen kök hücrelerle yumurta ve sperm üretilebileceğini ortaya koydu. Cornell Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kutluk Oktay’a göre bu araştırmalar hem kısır çiftler için hem de menopoz dönemindeki kadınlar için önemli bir gelişme anlamına geliyor.
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/372732.asp
Maalesef Tarık suresinin 8. ayetine de yanlış meal ve tefsir yapılmaktadır. Rec’i kelimesine yapışık olan zamir, alınan gıdaların Karaciğer böbrek vs. (omurga ve göğüs kemikleri arasındaki bölgede) Allah’ın takdir ettiği bir ölçü ile yani alınan gıdaların sentezlenerek enzim oluşturabilen kimyasal “optimum” ölçünün bu omurga ve göğüs kafesi arasındaki karaciğer, böbrek gibi organlardan üretilerek dönüşüm sağlayan sıvıya işaret eder.
Böylece bu kimyasal enzimleri meniye dönüştürme (REC’İHİ) işini bir çeşit biyo-kimya fabrikası olan insan vücudunda ancak ve ancak Allah gerçekleştirir.
(86:8) “İnnehu ala rec’ihi le Qaadir.”
(86:8) Şüphesiz O, onu (alınan gıdaları bel ve kaburga kemikleri arasındaki organlarda kimyevi enzimlerle sentezleyerek atılan bir sıvıya) dönüştürmekte ölçü koyucudur /kadirdir.
21 Ağustos 2016 Pazar
KURAN’I PEYGAMBERİMİZİN UYDURDUĞU İFTİRASI
İstediğiniz dine, görüşe inanabilirsiniz. Ancak başkalarının inançlarına saygılı olmak zorundasınız. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist hatta Ateist olabilirsiniz. Bu sizin bileceğiniz iştir. Ancak, milyonlarca insanın kabul ettiği inançlara saygılı olmak zorundasınız. Ateist olabilirsiniz, ALLAH’a inanmayabilirsiniz. Ancak başkalarının size hakaret etme hakkı olmadığı gibi, sizinde başkalarına hakaret etme hakkınız yoktur. Hele de, milyonlarca insanın kalbinde büyük yer kaplayan Peygambere ve Kuran’a asla hakaret edemezsiniz.
Son yıllarda, Muhammed Peygamberin şizofren, Kuran’ın da onun uydurduğu bir kitap olduğunu söylemektedirler. Bu deli saçması iftiraya haklı olarak kimse adam akıllı cevap vermemiştir. Bunu söyleyen zaten Ateisttir ve Ateist’i biz mi imana getireceğiz, demişlerdir. Haklıdırlar. Ama ne yazık ki, bu çirkin iddialar, iftiralar, insanlarımızın kafasını karıştırmaktadır. Onların kafası karışırken, Ateistlere “Katli vaciptir” şeklinde yaklaşımdansa, kafası karışanlara, aklına şüphe girenlere, adam akıllı cevap vermek zorundayız. Bu cevap, bizim boynumuzun borcudur.
Bu bölümde, öncelikle Muhammed Peygamberin şizofren olamayacağını, sonra da kötü niyetlice Kuran’ı kendisinin uydurmuş olamayacağını anlatacağız.
Öncelikle madde madde şizofreni iddiasını çürütelim:
- Şizofreni hastalığı, genellikle gençlik çağında, özellikle 20-25 yaş arasında ortaya çıkar. Şizofreninin bir gençlik hastalığı olduğu, bilimsel olarak genel kabul gören bir bilgidir. Çoğunlukla da bu yaşlar arasındaki “Psikolojik stres” ile başlar. Peygamberimiz ise, 40 yaşında ilk vahyini almıştır. 40 yaşına kadar bu hastalık ortaya çıkmadıysa, 40 yaşından sonra çıkması çok çok düşük bir ihtimaldir.
- Şizofrenin akut döneminde, yani ilk belirtilerinin göründüğü dönemde, hastaya önemli tedavilere başlamak, hatta hastaneye yatırmak gerekir. Aksi takdirde, hastalığın boyutu çok fazla ilerleyecektir. 600’lü yıllarda bırakın tedaviyi, böyle bir hastalık bilinmiyordu bile. Tedavisiz bu hastalık, çok kötü aşamalara ulaşacakken, binlerce insanın, böyle bir hastanın etrafında kenetlenmesi düşünülemez.
- Şizofreni hastaları, her zaman arkadaşlıktan uzak ve arkadaşı az kişilerdir. Peygamberimiz ise, başarılı bir tüccardır. Mutlu bir evlilik yapmıştır. Binlerce insanın arkadaşlığını kazanmıştır.
- Şizofreni hastaları, kendine güvenmeyen kişilerdir. Küçük bir sorumlulukta bile, strese giren, başarısız olma korkusu yaşayan insanlardır. Peygamberimiz ise, dönemin tanrılarını, siyasi ve ekonomik diktatörlerini yıkmış bir insandır.
- Şizofreni hastaları, negatif anlamda, diğer insanlardan farklı olduklarını hissettirirler. Bir şeyler uydururlar ve bu uydurdukları şeylere kendileri inanırlar. Ancak bu söyledikleri, karşısındaki insanın kolaylıkla uydurma olduğunu anlayabileceği düzeydedir. Örneğin, gençliğinde yapmadıkları şeyleri, yapmış gibi söylerler ve kendileri de buna inanırlar.
İşte bu konuda Peygamberimize iftira atılmaktadır ve kendi uydurduğu şeylere kendisinin inandığı iddia edilmektedir. Eğer Peygamberimiz mantıksız, aklın kabul etmeyeceği şeyler ortaya atmış olsaydı, öncelikle çevresindeki Hatice, Ali gibi insanların buna inanmaması ve onların reddetmesi gerekirdi. Çünkü Muhammed şizofreni olsaydı, ticaretle uğraşan geçmişini unutup, ben siyaset ile uğraştım gibi şeyler söylemesi gerekirdi. Veya benim şu kadar çocuğum vardı ya da sen bana şu zaman şunu demiştin gibi şeyler uydurması gerekirdi. Yani sonuç olarak bu hastalıkta, herkesin kolaylıkla çürütebileceği düşünceler, iddialar ortaya atılır. Dolayısıyla, böyle bir insanın, en yakınlarını bile ikna etmesi mümkün değildir.
- Şizofrenide hastanın ilgisi kolayca dağılır. Bir konudan bahsederken, onu sağlıklı bir insanmış izlenimiyle dinleyip hayret ederken, ilgisi bir anda dağılır ve öyle saçma şeyler söyler ki, o an hasta olduğuna kanaat getirirsiniz. Bundan sonra, ona inanmak için, sizin de hasta olmanız gerekir. Dolayısıyla, Ali, Hatice, Ebu Bekir, Ömer ve daha nicelerinin de hasta olduğunu düşünmek gerekir.
- Şizofreni hastalarında konuşma bozuklukları görünür. Cümleleri karışık, anlaşılmaz, kopuk kopuktur. Bu insanları, kimse sonuna kadar dinlemeye sabredemez. Peygamberimiz ise, konuşmalarını insanlara dinlettirebilen ve sonunda kendisine hayran bırakan bir hatiptir.
- Şizofreniler, halüsinasyon veya illüzyon görürler. Peygamberimiz her halde böyle olaylar yaşasa, günümüze mucize olarak gelmesi gerekirdi. Örneğin insanlar, “ALLAH’ın resulü dağların üstünde kartal orduları gördü ama biz göremedik, ne büyük insan” gibi şeyler anlatmalıydı. Peygamberimizin ise, Kuran’dan başka her hangi bir mucizesi yoktur. Vahiy olayının halüsinasyon olduğunu iddia edenler var. Ne şizofreni de, ne başka bir hastalıkta, tek bir konuda belirti gözüküp, başka bir konuda gözükmeme olasılığı yoktur. Hem başka şekillerde de halüsinasyon veya illüzyon görmeli hem de hastalığın diğer belirti ve bulgularına da sahip olmalıdır. Örneğin bu halüsinasyonlardan en sık görüleni, karşınızdaki insanın sizin hakkınızda, davranışlarınız hakkında konuştuğunu zannetmenizdir. Böyle durumlar Peygamberimizde var olmuş mudur?
- Kuran, necm necm, yani kısım kısım inmiştir. Necm, bir kerede inen ayet grubu demektir. Ayetler anlamına ve teknik özelliklerine göre ayrılıp necm necm gruplandığında tahminimizce en fazla 700 kere vahiy gelmiştir diyebiliriz. Yanılalım 800 diyelim. Peygamberimiz, 23 yıl görev yapmıştır. Hesaplarsak, 8395 gün görev yapmış olur. Bu sayıyı 800’e bölersek, yaklaşık olarak ortalama 10 günde bir vahiy geldiğini görürüz. Peki söyledikleri gibi, Peygamberimizin vahiy olayı, bir şizofrenin halüsinasyonu olsa, bu hasta 10 gün halüsinasyon görmez mi? Şizofrenide böyle bir şey mümkün değildir. Hasta tedavi görse bile, tek bir halüsinasyon konusunda, bu kadar uzun süre rahatsızlık yaşamaması imkansızdır. Gerçekte ise Peygamberimiz, bazen ardı ardına vahiy almış, bazen aylarca vahiy almamıştır. Dolayısıyla bu hastalık, hiçbir tedavi olmadan, nasıl aylarca ortaya çıkmaz? Bu durum şizofreniyle uyuşmaz. Hatta bu aylarca vahiy almadığı zamanlarda da, gün gelmiş savaşlar olmuş, gün gelmiş büyük zulümler görmüş ve yine gün gelmiş önemli kararlar alması gerekmiştir. Bir şizofreninin, böyle stresli durumlarda halüsinasyon görmemesi olası değildir.
- Şizofrenilerde, affektif bozukluk, bir diğer ifadeyle manik depresif hal görülür. Yani, kişinin duyguları fazlasıyla değişkendir. Kişi bir anda kah kah gülerken, bir anda hüngür hüngür ağlayabilir. Az önce sakinken, az sonra kafasına takılan bir konu ile ilgili aniden strese girebilir. Bu yüzden, kişiyle aynı ortamda kalmak, bir süre sonra eziyet haline dönüşebilir, ne yapacağınızı şaşırabilirsiniz. Kuran’daki Ahzap 53’te gördüğümüz kadarıyla, tam tersi insanlar, Peygamberimizin evinden çıkmak istemez, onla sohbet etmek isterlermiş. Artık kendisi rahatsız olmaya başlamış, utancından gidin diyememiş ve bu ayet inmiştir.
- Hastalığın ilerleyen dönemlerinde, kişide erken bunama görülür. Yani kişide unutkanlık başlar. Muhammed şizofren olsaydı, bir dediğini bir daha hatırlamaması ve Kuran’da sayısız çelişki olması gerekirdi. Ancak okuyanlar ve araştıranlar görecektir ki, Kuran’da asla çelişki söz konusu değildir.
- Şizofreniler, uğraştığı işten kayıtsızdırlar. Sıkılır, bunalır ve uzaklaşırlar. Bu gibi belirtiler ise, en zor mücadeleyi en başarılı şekilde sonlandıran Peygamberimiz için mümkün değildir.
- Şizofreni, en başta psikolojik bir rahatsızlıktır. Bir olaya karşı, sağlıklı bir insanın tepkisi ile psikolojisi bozuk bir insanın tepkisi bir olmaz. Acı bir olayın sağlıklı bir insana etkisi ile psikolojisi bozuk bir insana etkisi de bir olmaz. Ancak konumuza baktığımızda ise, Peygamberimiz uğruna insanların öldüğünü görmekteyiz. İlk akla gelen örnek, amcası söyledikleri uğruna ölmüş ve bir tane kadın görünümlü yaratık, amcasının ciğerini çiğ çiğ yemiştir. Peygamberimiz savaşlar görmüş, eziyetler, zulümler çekmiştir. Doğduğu, büyüdüğü topraklardan gitmek zorunda kalmıştır. Bunların dışında özel yaşamında da, yedi tane evladının altısı kendisinden önce ölmüş, kendi elleriyle evlatlarını gömmüştür. ALLAH aşkına, zaten psikolojik rahatsızlığı olsa, üzerine bunları yaşamaya ne gücü, ne sağlığı olur. Bütün bunlar karşısında tabiri caizse, “Delirir”, sokakta yaşayan bir garip olur. Dolayısıyla, bir insana iftira atarken, söylediğiniz şeyin, en azından o insanın yaşamıyla uyuyor mu diye bakmanız gerekir. Peygamberimizin yaşamı, başarıları, bir psikolojisi bozuk insanın yaşayabileceği, başarabileceği cinsten mi?
Şizofreni ile ilgili çok daha geniş araştırma yapabilirsiniz. Göreceksiniz ki, Peygamberimize şizofren diyip, Kuran’ı da onun uydurduğuna dair, aklınıza yatan hiçbir şey bulamayacaksınız. Çünkü tekrar tekrar söylersem, bir şizofreni ne onun yaptıklarını yapabilir, ne yaşadıklarını kaldırabilir, ne binlerce insanı kendisine inandırabilir, ne çevresindeki bir insan söyledikleri uğruna canını verebilir… Şizofreni ile ilgili son söyleyeceğim şey de, bana göre en etkili cevaptır. O da; Muhammed’in söyledikleriyle, yani Kuran ile diğer kutsal kitapların benzerlikleridir.
- Bütün kutsal kitaplarda aynı hikayeleri, aynı kıssaları, aynı emirleri görürüz. Örneğin, Adem ve Havva kıssası, şeytan kıssası, Nuh ve diğer peygamberlerle ilgili bilgiler, Musa ile ilgili hikayeler… Daha nice ve niceleri dört kutsal kitapta da vardır, aynıdır. Dolayısıyla, bir şizofrenin kendi uydurduğu bir kitap, kendisinden yüzyıllar önce yazılmış kitaplar ile nasıl aynı olabilir? Uydurdukları şeyler, isimler, hikayeler tesadüf sonucu mu aynı?
Bu soruya hemen, “O kitapları okumuştur?” diye cevap verirler. O zaman konu değişir. Şizofren olduğu iddiasını yıkmış ama bu sefer de karşımıza onun kötü niyetlice bunları yazdığı iddiası çıkmış olur. Bunu da çürütmelim.
O kimselerden biraz düşünen, bizim bu yukarıda saydıklarımızı görecek ve kendince daha mantıklı bir iftira atacaktır. O da, “Muhammed çok zeki bir insandı ve Kuran’ı kendi uydurdu, kendi çıkarına şeyler yazdı” iftirasıdır.
Şimdi, madde madde Muhammed’in kötü niyetli bir insan olup, olamayacağını tartışalım ve bu iddiayı çürütelim:
- Öncelikle, yukarıda da bahsettiğimiz kutsal kitaplarda aynı konu, kişi ve hikayelerin geçmesinden başlayalım. Aynı mantıkla, kötü niyetli Musa bir tane kitap uydurdu. Uydurduğu Tevrat’ı kendi çıkarına kullandı ve dönemin tanrısını, en güçlü ismini yani firavunu yendi. Ne kadar büyük bir kötü niyet(!). Sonra Davud diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat’ı öğrendi ve ona benzer Zebur’u uydurdu. Uydurduğu Zebur’u da kendi çıkarına kullandı. Peki, Davut’un Zebur’a ihtiyacı mı vardı? Davut zaten kraldı! Koca kralın ne çıkarı olabilir, zaten ne istese önünde. Sonra İsa diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat ve Zebur’u öğrendi ve ona benzer İncil’i uydurdu. Uydurduğu İncil’i kendi çıkarına kullandı ve ne çıkarmış ki, bu uğurda çarmıha gerildi ve can verdi. Çıkar bunun neresinde, kötü niyet neresinde? Sonra Muhammed diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat’ı, Zebur’u ve İncil’i öğrendi ve ona çok benzer Kuran’ı uydurdu. Uydurduğu Kuran’ı kendi çıkarına kullandı ve sayısız zulüm gördü. Gün geldi çocuklar taşladı, gün geldi hayvan pisliği atıldı, gün geldi doğduğu topraklardan gitmek zorunda kaldı, gün geldi sevdikleri uğrunda öldü ve daha neler neler… Ne kadar zeki bir insanmış da, kötü niyetiyle bu kadar güzel(!) şeyler yaşamış.
- Şunu gözden kaçırmayalım, Peygamberimiz zaten zengin bir insandı. Ticarette çok başarı elde etti. 25 yaşında çağın en zengin kadınlarından Hatice ile evlendi. İlk vahyin geldiği 40 yaşına kadar, zaten o bölgenin en zenginlerinden ve en sayılan insanlarındandı. Tam tersi Muhammed, peygamber olduktan sonra fakirleşmiştir. Ama mantıken, kötü niyetli bir uydurmacı olsaydı, peygamberlikten önce fakir, peygamberlikten sonra zengin olması gerekirdi. Dedikleri gibi çok zekiymiş ki, Kuran’ı uydurmadan önce ne kadar zenginken, Kuran’ı uydurduktan sonra o kadar fakir olmuş. Gerçekten çok ilginç!
- Ebu Leheb’i tanıyor musunuz? Mekke’nin en varlıklı, en saygın, en sözü geçen birkaç insanından birisidir. Bu kadar güçlü olan bir ismin yeğeni kimdir biliyor musunuz? Şaşırmayın, Muhammed Peygamber’dir. Evet, Ebu Leheb, Peygamberimizin öz amcasıdır. Peki bu adamın önemi nedir? Bu adam, Peygamberimizin dediklerini kabul etmeyen, söylediklerinden dolayı onu düşman bilen bir adamdır. Peygamberimize en büyük zulümleri yapan, hatta Bedir Savaşı’nı tertipleyen birkaç kişiden biridir. Peygamberimize, defalarca söylediklerinden vazgeçmesini ve hakimiyetine girmesini istemiş, karşılığında da mal, mülk, para ve kadınlar teklif etmiştir. Peygamberimiz ise bu teklife, yanındaki birkaç gariban ile ona yani dönemin en varlıklı ama en sömürücü insanlarından öz amcasına baş kaldırarak cevap vermiştir. Sonunda da Ebu Leheb, Bedir Savaşı’ndan sonra bulaşıcı hastalığa yakalanmış ve cesedi kokar vaziyette, hastalığı bulaşmasın diye, oğulları tarafından bir kuyuya atılmıştır. Şimdi gelelim konuyla bağlantımıza. Kötü niyetli bir insan, şehrin en güçlü birkaç isminden biri olan öz amcasının yanında (ki zaten ilk başlarda kendiside zengindi) keyfine bakıp, zenginlik içinde sefa sürmez miydi? Kendi zenginliğini de bir kenara bırakıp, yanındaki birkaç gariban ile bütün bu diktatörlere baş kaldırır mıydı? Burada çıkar unsuru nerede?
- Haşim oğulları kimdir? Haşim oğulları, Kureyş’in en güçlü üç dört aşiretinden biridir. Peygamberimiz de Haşim oğludur. İslamiyet’ten önce Peygamberimiz de, bu sülale ve bu kabilenin önde gelen bir ismiydi. Resullullah’ın amcası, İmam Ali’nin babası Ebu Talip, bırakın sülalenin liderliğini, Kureyş’in lideriydi. Peygamberimiz İslam’ı tebliğ etmeye başladıktan sonra, bu büyük aşiret tüm gücünü kaybetti. Ebu Leheb ve ailesi dışındaki diğer aşiret mensupları, ticaretten dışlanmaları sebebiyle fakirleşti. 622 yılında hicret ile Peygamberimiz ve yanındaki bazı sülale mensupları, bırakın fakirleşmeyi, her şeylerini Mekke’de bırakıp, Medine’ye göç ettiler. Bir zamanların güçlü isimleri, tüm mallarını mülklerini kaybettiler. Hatta bu sülalenin genç yiğitlerinden Ali, Peygamberimizden bir iki gün sonra, bir devesi bile kalmadan, Medine’ye yürüyerek gitti ve Medine’ye vardığında ayakları kan içindeydi. Bir yıl sonra 623’te de Haşim oğulları, Ebu Talip’in ölümüyle Kureyş’in liderliğini kaybetti ve liderlik Ebu Cehil ve aşiretine geçti. Yani Haşim oğulları, ekonomik gücünden sonra siyasi gücünü de kaybetti. Tüm bunları yaşayan ve sülalesine yaşatan Muhammed, ne kadar çıkarcı(!) bir insanmış değil mi? Kuran’ı uydurması(!) sayesinde ne de güzel faydalar sağlamış değil mi?
- Sonuç olarak, yaşantısında kendi çıkarına olan bir durum yok. Her şey zararına olmuş. Dolayısıyla, Kuran’ı nasıl uydurmuşta tüm bunları yaşamış? Kuran’da Peygamberimizin çıkarına olan bir şey var mı? Kuran’da, Muhammed’e para verin mi diyor yoksa fakir fukaraya mı verin diyor? Resulullah’ın çıkarına olan ne var Kuran’da? Ama savaşta ganimetlerin beşte birini Muhammed alıyordu diyeceksiniz. Hayır kardeşim. Ganimetlerin beşte birini cebine indirmiyordu. Ganimetlerin beşte birinin harcama yetkisi, devlet adına kendisindeydi. Esirleri azad ediyor, ganimetleri de ya devlet adına ya da ihtiyaç sahipleri adına kullanıyordu. Geri kalan beşte dördü zaten savaşa katılanlara dağıtılıyordu. O zaman tekrar soruyorum, çıkarına olan ne var Kuran’da? Çok eşlilik mi diyeceksiniz. Bu kitapta cevabını alacaksınız. Evlatlığı Zeyd’in boşandığı karısıyla evlenmesini (sahip çıkmasını) mi söyleyeceksiniz? Bu kitapta cevabını alacaksınız. Kuran’da, Peygamberimizin kendi çıkarı için bir şey bulursanız (ki yok) söyleyin, onun da cevabını veririz. Ama bu akılsız iddiaları savunanlar, sizce çıkarı için Kuran’ı uyduran bu insan, bu kitaba aşağıdaki ayetleri mi koyar?
TUR 40. “Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?”
YUSUF 104. “Halbuki sen bunun için (peygamberlik görevini îfa için) onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur’an, âlemler için ancak bir öğüttür.”
ALİ İMRAN 79, 80. “Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah’ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz. Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi?”
Peygamberimiz, tüm bu zorlu görevinin karşılığında, kişisel olarak arkadaşlarından hiçbir şey istememiştir. O sadece, insanların ALLAH’a giden yolu istemelerini, ALLAH’a yakınlık için sevgi oluşturmalarını istemiştir.
ŞURA 23. “İşte Allah’ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. Deki: “Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.” Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.”
Özetle, Peygamberimizin kötü niyetli bir insan olup, Kuran’ı kendisinin uydurduğuna dair bir tane somut gösterge olmayıp, aksini kanıtlayacak onlarca durum mevcuttur.
Umarım bu iftiralara karşı yeterli cevabı verebilmişimdir. Bu iftiraları atanların düşüncelerinde hiçbir değişiklik olmayacağını adım gibi biliyorum. Ben de zaten bunun için yazmadım. Bu iftiralar, her kesimden insanın kafasını karıştırmakta ve şüphe, insanların beyinlerinden çıkmamaktadır. Dini tekeline indirenler ise, adam akıllı cevap vermekten aciz, bu iftiralara küfürler yağdırmaktan başka bir şey söylememektedir. Dolayısıyla, insanlar kafa karışıklığı ve şüphelerinin etkisinde kalmaya devam etmektedir. Ben, yaşı 30 bile olmayan bir genç olarak, umarım yeterli olmuşumdur. Umarım şüpheleri temizlemişimdir. Ve yine umarım, dini tekeline indirenler, televizyonlarda ıvır zıvırdan bahsedeceğine, halkın ihtiyacı olan şeyleri, benden daha detaylı ve daha bilimsel olarak anlatırlar.
Not: ALLAH’ın varlığının ve Kuran’ın gerçekliğinin bilim ile ispatı ayrı bir bölümde anlatılacaktır.
12 Ağustos 2016 Cuma
Helak etmemesinin sebebi
“Sen onların içinde bulundukça ,ALLAH, onlara azab edecek değildir. Ve onlar istiğfar ederlerken (içlerinde istiğfar edenler var iken) de ALLAH,onlara azab edecek değildir.”(Enfal,33)
Ayetten anlaşılıyor ki,Ümmet-i MUHAMMED sav in iki mühim paratoner ve iki mühim seddi var. Belalar,bu paratonerlerle tesirsiz hale gelecek ve azaplar,bu sedleri aşamayacaktır. Birincisi: Maddi ve manevi şahsiyetli maneviye-i AHMEDiye nin (s.a.v) içimizde bulunması-İla yevm’il kıyamete ALLAH devam ettirsin!-ikincisi:Ümmet-i MUHAMMED sav içinde hakka ,hakikata sahip çıkan ve daima ALLAH a yönelen ehl-i hizmet ve ehl-i istiğfar bir zümrenin bulunması... Bundan dolayı rahmetinden bekleriz ki,ALLAH bize,bilhassa toplu olarak azab etmeyecektir...
Hadis-i Şerif e gelince,Salih hadis kitaplarında gördüğümüz şekliyle,EFENDİMiz (s.a.v) ümmetinin helak olmaması için ALLAH a (c.c) çok yalvardı. Bu yalvarmaların en mühimi de Veda Haccı nda ,Arafat ve Müzdelife de oldu. Bu iki mübarek yerde O ,ALLAH ın ilham ettiği ölçüde pek çok şey diledi. Hatta, kul haklarının affı için dahi yalvardı,yakardı. Ancak, bu husus kabul edildi mi,edilmedi mi bir şey diyemeyeceğiz!
Evet O sultanlar sultanının,ümmeti muhammedin helak olmaması mevzunda pek çok yalvarış ve yakarışları olmuştu. Bunu Sahabe-i Kiram a şöyle anlatıyor: “Ben,RABBimden ,benim ümmetimi helak etmemesini istedim. Tabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki:’ onların helakı kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım’. Ben bunun da kalkmasını istedim.;ama RABBim ,bunu kaldırmadı.” Evet,iradeleri ile halledecekleri bu mesele kaldırılmamıştı... Başka kavimler günah işledikçe semavi ve arzi afetler onları kırıp geçirecek;ama Ümmet-i MUHAMMED cürüm işledikçe birbirine düşecek ,ittihad ve ittifakları bozulacak,ihtilaflarla hırpalanacaklar. İşte , RESULİ EKREM (s.a.v) bunun kalkmasını Rabbinden çok diledi;ancak,Cenab-ı HAKK –hikmetini kendi bilir-bunu kaldırmadı.
Ayetten anlaşılıyor ki,Ümmet-i MUHAMMED sav in iki mühim paratoner ve iki mühim seddi var. Belalar,bu paratonerlerle tesirsiz hale gelecek ve azaplar,bu sedleri aşamayacaktır. Birincisi: Maddi ve manevi şahsiyetli maneviye-i AHMEDiye nin (s.a.v) içimizde bulunması-İla yevm’il kıyamete ALLAH devam ettirsin!-ikincisi:Ümmet-i MUHAMMED sav içinde hakka ,hakikata sahip çıkan ve daima ALLAH a yönelen ehl-i hizmet ve ehl-i istiğfar bir zümrenin bulunması... Bundan dolayı rahmetinden bekleriz ki,ALLAH bize,bilhassa toplu olarak azab etmeyecektir...
Hadis-i Şerif e gelince,Salih hadis kitaplarında gördüğümüz şekliyle,EFENDİMiz (s.a.v) ümmetinin helak olmaması için ALLAH a (c.c) çok yalvardı. Bu yalvarmaların en mühimi de Veda Haccı nda ,Arafat ve Müzdelife de oldu. Bu iki mübarek yerde O ,ALLAH ın ilham ettiği ölçüde pek çok şey diledi. Hatta, kul haklarının affı için dahi yalvardı,yakardı. Ancak, bu husus kabul edildi mi,edilmedi mi bir şey diyemeyeceğiz!
Evet O sultanlar sultanının,ümmeti muhammedin helak olmaması mevzunda pek çok yalvarış ve yakarışları olmuştu. Bunu Sahabe-i Kiram a şöyle anlatıyor: “Ben,RABBimden ,benim ümmetimi helak etmemesini istedim. Tabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki:’ onların helakı kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım’. Ben bunun da kalkmasını istedim.;ama RABBim ,bunu kaldırmadı.” Evet,iradeleri ile halledecekleri bu mesele kaldırılmamıştı... Başka kavimler günah işledikçe semavi ve arzi afetler onları kırıp geçirecek;ama Ümmet-i MUHAMMED cürüm işledikçe birbirine düşecek ,ittihad ve ittifakları bozulacak,ihtilaflarla hırpalanacaklar. İşte , RESULİ EKREM (s.a.v) bunun kalkmasını Rabbinden çok diledi;ancak,Cenab-ı HAKK –hikmetini kendi bilir-bunu kaldırmadı.
2 Ağustos 2016 Salı
İslam dini Arabistan Yarımadasına yayıldığı sırada bir kısım cahiliye adetleri de bütün tesirleriyle hükmünü icra ediyordu. İslamiyet bunlardan bazılarını tamamen kaldırıyor, bazılarını mutedil hale getiriyordu. Bunlardan birisi de Cahiliye dönemindeki sınırsız kadınla evlenme meselesi idi. İslamiyet gelmeden önce Arap Yarımadasında erkekler, sayı tahdidi olmaksızın, istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi.
İşte Kur'an-ı Kerim bu cahiliye adetine bir sınırlama getirdi. Azami olarak dörde kadar evlenebileceğini açıkladı. Cenab-ı Hak “Eğer hanımlarınız arasında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, sadece bir tane ile yetinin.” buyurdu.(1)
Buna göre, birden fazla evliliği Kur'an tesis etmedi.Ancak daha önce sınırsız olan adedi sınırlandırdı. Mesela Giylan ismindeki sahabi Müslüman olduğu zaman on hanımla evli idi. İslamiyeti kabul ettiğinde dörtten fazlasını boşadı.
İslamiyet her ne kadar birçok kadınla evlenmeye müsaade etmişse de, bir tek kadınla evlenmeyi esas olarak kabul etmiştir. Birden fazlasına müsaade “ahlaki ve sosyal zaruretler” haline tahsis edilmiştir. Bu durumda kadınlar arasında adaletin şart olduğu açıklanırken ruhi temayüllerde eşit davranmanın pek mümkün olmadığına dikkati çekilmiştir: “Ne kadar isteseniz kadınlar arasında adaletli davramaya güç yetiremezsiniz.” (2)
Cenab-ı Hak bir ayette adaleti emrederken, diğer ayette de insanların hanımları arasında adaleti gerçek manada gerçekleştiremeyeceklerini açıklaması, birden fazla kadınla zaruret olmaksızın evlenmemeye işaret içindir.
Tarihin her devrinde milletler arasında ortaya çıkan kanlı savaşların acımasız tesiriyle erkek nüfusu azalıp, kadın nüfusu bir kaç misli artar. Böyle bir durumda bir erkeğin bir kaç kadını koruması bir vazife olur. Türkiye, Birinci Dünya, Almanya da İkinci Dünya Savaşından sonra bunu yaşamıştır. Almanya'da İkinci Dünya Savaşından sonra kadınların sayısı erkeklerin üç katı kadardı. Alman milleti şiddetli bir sosyal dengesizlik tehlikesiyle yüz yüzeydi. Çünkü kadınların hemen hemen üçte ikisi çaresizlik ve kimsesizlik içinde bulunuyordu. Böylece Almanya hükümeti bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine imkan tanımak zorunda kalıyordu. Bir Alman Profesör, Alman kadının kurtulması için İslamın bu ruhsatını kabul etmekten başka çare olmadığını ısrarla belirtiyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)