Yaratılışın Altı Devresi Ve Ateist Turan Dursunun Yalanları başlıklı yazı
Kuran'da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı ifade edilir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kuran'ın terimlerini yine Kuran'ın bütünlüğünü gözönüne alarak anlayabiliriz. Kuran'ın ayetleri birbirini açıklar ve birbirine bakar. Dolayısıyla Kuran'ı anlamak için bütününü dikkate almak gerekir. Bunun aksine çabalar bizi yanlışlara götürür.
İşte bu perspektifle Kuran'a baktığımızda gün kelimesinin çeşitli uzunluktaki "zaman devresi" anlamında olduğunu görürüz. Kuran'da genel, statik, tek ve sınırlı bir yevm {gün} birimi yoktur; bilindiği gibi dünyanın kendi çevresindeki hareketi için "24 saat" bir günken güneşin çevresindeki hareketi için "yıl" bir gündür. Her yıldız ve gezegenin günü farklıdır. Günün ve dolayısıyla zamanın izafi {göreceli} olduğunun örnekleri şu ayetlerde açıkça anlatılmaktadır;
"Sizin saydığınızdan bin yıl tutan bir günde, yani zaman devresinde" {32:5}
"Miktarı ellibin yıl süren bir günde" {70:4}
Bu ayetler gösteriyor ki yevm {gün} 24 saatlik bir zaman dilimini ifade etmemekte, herhangi "bir zaman devresi" anlamına gelmektedir.
İşte kainatın yaratılmasıyla ilgili olarak ifade edilen 6 gün de, bildiğimiz 24 saatlik günlerden değildir. Burada geçen ifade, yaradılışın 6 zaman devresine işaret etmektedir. Bu zaman devresinin bizim zaman birimlerimizle ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki evren 6 evrede yaratılmıştır.
Durum böyle iken Turan. Dursunun (öldü gitti) evrenin yaradılışını anlatan ayetlerde geçen 6 gün terimini "24 saatlik 6 gün" şeklinde anlaması {anlamaya zorlaması} hatadır. Hele hele kendisini Kuran'ın bütününü bilen ve değerlendiren bir insan olarak tanıtan T. Dursun için büyük bir eksiklik ve çarpıklıktır.
Bu konuda Müslim'den kanıt olarak gösterilen hadis de bu altı devrenin kısmen dejenere olmuş sembolik bir ifadesidir. Bu hadis israiliyyattan kaynaklandığı için sahih kabul edilmemiştir. Yani Peygamberimizin böyle bir sözü yoktur. Bu sözü bir yahudi alimi iken sonradan Müslüman olmuş birisinden Ebu Hüreyre nakletmiştir. Bu hadisi Ali ibn el Medeni, Buhari ve diğer bazı hadis alimleri eleştirmiş ve Peygamberin sözü olamıyacağını ifade etmişlerdir. {İbn Kesir, 3:178, 166; El-Bidaye, 1:17-18}
T. Dursun birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da Kuran ayetlerinin Tevrattan aktarılma olduğunu iddia ediyor. Halbuki apaçık görülmektedir ki Kuran Tevrattaki doğruları tasdik etmiş, buna karşın Tevratın metnine geçmiş yorum ve eklemeleri düzeltmiştir. Örneğin; 6 zaman devresi, 6 dönem anlamındaki 6 gün terimini açıklığa kavuşturmuş, tasdik etmiş; buna karşın Allah'ın dinlendiği şeklindeki yanlış anlayışı reddetmiştir, "Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı" {Kaf, 38} demiştir...
*
"Eğer Kuran Tevrat'tan nakledilmiş ise, Tevrat'ta görülen ve modern ilimlerle bağdaşmayan noktalara neden Kuran'da rastlanmıyor?
"Kuran-ı Kerim modern ilimleri çoktan geride bırakmış ve ilmin yeni keşfettiği gerçekleri, asırlar öncesinden ilan etmiştir" Maurice Bucaille
*
Biz bu ayetten anlıyoruz ki, gökler ve yer 6 dönemde {safhada} yaratılmıştır. Bir başka ayette yerin 4 safhada, göklerin ise iki safhada yaratıldığı ifade edilmektedir. T. Dursun bunu Hz. Muhammed'in gökleri yerden daha küçük gördüğünden dolayı böyle söylediğini yazıyor. Halbuki bu ayette şuna işaret ediliyor;
Dünya ilk önce ateş topu idi. Soğudu. Denizler, göller ve toprak oluştu. Daha sonra tekhücreli canlılar, bitkiler, hayvanlar ve en sonunda insanlar oluştu. Yani dünya yıldızlara {gökyüzüne} göre daha farklı ve birçok değişim devresi geçirmiştir. Bunu şöyle açıklayalım;
Örneğin elimizde bir ton pamuk var. Bu pamuğu iplik haline getirip boyadık. Boyanmış hale gelen bu bir tonluk ipten 100 gram alıp önce bunu kumaş olarak dokuduk, sonra kestik, diktik ve bir elbise haline getirdik. İşte baştan sona bu işlemi tanımlarsak;
1- İplik haline getirme, 2- Boyama, 3- Dokuma, 4- Kesme, 5- Dikme, 6- Elbise olarak düzenleme safhalarını ifade etme anlamında 100 gr'lık elbise 4 günde {safhada}, kalan kilolarca iplik iki günde yaratılmıştır deriz. Bu elbisenin kilolarca iplikten büyük olduğunu göstermez.
Aynen bunun gibi yer gökyüzüne göre daha çeşitli {ve sayıca çok} evrim safhalarından geçmiş olduğu için Kuran'da yerin 4 günde, göklerin ise 2 günde {yani iki dönemde} yaratıldığı ifade edilmiştir. Bu konuda T. Dursunun öne sürdüğü 2 hadis de uydurmadır. İlkinde gün terimi 24 saatlik günler şeklinde ifade edilmekte, ikincisinde ise Allah'ın yaratma işini bitirince sırtüstü uzandığı ifade edilmektedir ki bunlar Kuran'ın apaçık ayetleriyle çelişkilidir. Hadis usulünde Kuran'a zıt rivayetler reddedilir. Bunlar da böyledirler. Dolayısıyla Peygamberimizin sözü değildirler. İbn Kesir ve Buhari bunları eleştirmişlerdir...
15 Aralık 2016 Perşembe
27 Kasım 2016 Pazar
18 Kasım 2016 Cuma
"ALLAH “Her şeyi” bildiği için, bütün kullarının ileride düşünüp yapacaklarını da ezelden bilir. O kulu sorumlu kılan ALLAH’ın o kulun işleyeceği günahı bilmesi değil, kulun kendi cüz-i iradesiyle o günahı işlemeyi seçmesi ve bu günaha meyletmesidir."
Konuyu anlamak için bilmemiz gereken sadece şudur:
“Bir şeyin olacağını bilmek, o şeyin olmasını zorlayan bir sebep değildir. O şey zaten olacağı için ilim onu bilmiştir.”
Bildiğimiz ya da olacağını tahmin ettiğimiz pek çok şey vardır ki, o mesele hakkındaki bilgimiz o varlık ve olayların oluşmasının sebebi asla değildir.
ALLAH’ın bizi yargılarken kullanacağı bilgi bizim iradeli olarak yaptıklarımızın bilgisidir. Kur’ân bizi bu gerçeğe yönlendirmektedir. Biz iradeli işlerimizden sorgulanacağımız inancıyla amel ederiz. ALLAH’ın, bizim amellerimizden kaynaklanan bilgisinin mahkumu olmadığına ve isteklerimiz doğrultusunda her an dilediklerini yaratabilecek bir RABB olduğuna inanarak da O’na yalvarırız.
ALLAH’ın ezeliyeti geçmiş ve gelecek sınırlarına bağlı değildir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin tamamı açıkça göstermektedir ki, ALLAH geçmiş, gelecek ve hali aynı anda bilmekte ve bildirmektedir."
12 Kasım 2016 Cumartesi
Ayet, İslama göre kadının hak ve vazifelerinin birbirleriyle uyumlu olduğuyla ilgili önemli bir kurala işaret etmektedir (nitekim erkeklerinde hak ve vazifeleri birbirleriyle uyumludur); yani kadınların hakkıyla vazifeleri arasında eşitlik vardır. Bunun terside aynıdır, yani, birine bir hak verilirse karşılığında o hak ölçüsünde vazife de verilmektedir. İşte bu temel kural kadınla erkek arasında ki adaletin kaynağıdır.
İslam kadınla erkeğin eşit olduğu iddiasında değildir, İslam kadın erkek arasında adaletin olduğu iddiasındadır. Zira kadınla erkek arasındaki ruhi, cismi vs. farklılıkların olduğunu kimse inkar edemez. Bu farklılıklar onların vazifelerinin de farklı olmasına neden olmaktadır. Bu adaletin ta kendisindir. Farklılıklarla birlikte eşit vazifelere sahip olsaydılar bu adalete aykırı olurdu. [2]
Yukarıda söylenenler ve başarılı ve mutlu bir ailenin iyi bir idareciye ihtiyacı olduğu göz önüne alındığında ve konuya bağnazlıktan uzak bir şekilde baktığımızda cismi, ruhi, vs. durumlarından dolayı erkeğin aile reisi olması gerekir. [3]
Demek ki İslama göre erkekler bir yönden kadınlardan üstün olsalar da, bu üstünlük ve derece onlara çeşitli görevleri de yüklemiştir. Bu görevler kadınlardan istenmemiştir.
Ne ilginçtir ki, ayetin sonunda “ Allah yüce ve üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir ” diye buyrulmaktadır. Bu nurlu sözler ilahi kanun ve tedbirin herkesin toplumda, yaratılış kanununun belirlediği ve bedensel yapısına uygun olan vazifesini yerine getirmesi gerektiğine işarettir. [4]
Sonuç olarak diyoruz ki, bu ayet ve Kur ' an ' ın diğer ayetlerinin üslubuna baktığımızda, kadın ve erkeğin salih amellerinin sevaplarında farklılık olmadığını, [5] ölçünün takva olduğunu, [6] bu yönlerden kadınla erkeğin arasında bir fark olmadığını görüyoruz. Ayetin erkeklerin üstün olduğundan kastı yalnızca ailenin yönetim ve himayesinin erkeğe ait olduğudur, yoksa onun her yönden üstün olduğunu kastetmiyor.
Daha fazla bilgi için bkz: Kur'an ve Erkeklerin Kadınlara İçin Kavvam/Dayanak Olmaları, 2554. soru (site: 2713)
Cevap 1:
Hadis-i şerifte kadınların aklı ve dini noksan olduğuna işaret edilmiştir. Akıllarının noksanlığına delil olarak, malî konularda iki kadının şahitliğini bir erkek yerine sayan ayet (Bakara, 2/282) gösterilmiştir. Dinlerinin noksanlığına ise, aybaşı gören ve loğusa olan kadının bu halinde namaz, oruç gibi ibadetlerden uzak kalması, delil getirilmiştir. (bk. Buharî, Hayız, 6).
Bu hadisi doğru anlamaya ihtiyacımız vardır. Çünkü, pratikte bazı kadınların bazı erkeklerden daha akıllı olduğu ortadadır. Bu nedenle konunun anlaşılması için birkaç noktaya işaret etmekte fayda vardır:
a. Hadisin içinde geçen bazı noktalar, burada söz konusu edilen aklın noksanlığı, geri zekâlı olma anlamında olmayıp, duygusal taraflarının daha fazla olduğuna işarettir. Hadiste bu konu açıklanırken, kadınlara hitaben: “Siz çok lanet okuyorsunuz, kocanızın/yakınlarınızın iyiliklerini inkâr ediyorsunuz.” şeklindeki ifade bunu göstermektedir. Çünkü, kızgınlık anında başkasına lanet okumak veya gördüğü iyiliğini inkâr etmek, duygusal hareket edildiğinin en bariz göstergesidir.
b. Kadınların duygusal olarak yaratılmasının hikmeti ise, onların annelik özelliklerinde saklıdır. Çünkü, çocukların kahrını çekmek, onları büyütmek, ancak, ciddi bir fedakârlık, denizler gibi çağlayan bir şefkat, bir sevgiyle mümkündür. Bunlar da birer duygudur. Annelerin birer şefkat kahramanı olmaları için verilen bu duyguların, elbette yan etkileri de olacaktır. İşte onların, o ince ruhları, o fedakâr vicdanları, o sevecen gönüllerinin tamamen aksi istikametinde cereyan eden, aşırı duygusallılarının sonucu ortaya çıkan durumlar ise bu yan etkinin bir negatif yansımasıdır.
c. Hadiste kadınların akıllarının noksanlığına delil olarak gösterilen ayette geçen “Tedılle” kelimesi, ”unutma”yı ifade etmektedir.(bk. Kurtubî, III/397). “Unutkanlık” gerekçesi ise, işin başka boyutunu da ortaya koymaktadır. Yani burada gerçekten akılları noksan kadınlar değil, büyük çoğunlukla karşılaşacakları, gebeliğin, loğusalığın, özellikle de her ay söz konusu olan ay hâlinin, kadının psikolojisi üzerindeki tesiri inkâr edilemez. Bununla birlikte, psikoloji ve özellikle de jinekoloji bilim dalı uzmanlarınca yapılacak ciddi bir araştırma, bu konuda önemli gerçekleri ortaya çıkaracaktır.
d. Hükümler çoğunluğa göredir. Bu gün yüzde doksan aile bireyleri, erkek ve kadın olarak, kadınların daha alıngan, daha sabırsız, daha duygusal, işine gelmediği zaman, bazı iyilikleri, güzellikleri -bile bile- inkâr etmeye daha meyyal, ufak meseleleri bile büyütüp problem hâline getirmeye daha yatkındır. İşte, duyguların öne çıktığı bir durumda, akıl devreden tamamen veya kısmen çıkar. Bu da aklın noksanlığı olarak ifade edilir.
e. Bu duygusal tarafın pozitif bir ayrımcılığı da vardır. İşin ehli olan âlimler, bir erkeğin, kırk yılda ancak varacağı bir velayet mertebesine, bir kadının kırk günde yetişebildiğini söylemektedir.
“Cennet annelerin ayakları altındadır.” hadisinde de bu pozitif ayrımcılığı görüyoruz.
Demek ki, Allah’ın adaletinden şüphe etmemek gerekir. Mükâfat ve ceza ile, yapılan fiiller arasında adil bir ölçüden ziyade, merhamet dolu bir ölçü vardır.
Buna göre her insan maddi ve manevi konumuna, içinde bulunduğu şartlara göre hesaba çekilecektir. Öyleyse kadın kadınlığına ve kendine verilen diğer özelliklere göre; erkek de yine erkekliğine ve kendine verilen diğer özelliklere göre hesaba çekilecektir. Hiç kimse yapmadığından hesaba çekilmeyeceği gibi, yapamayacağı şeyden de sorumlu tutulmayacaktır. Her insanın kendine özel bir hesabı, bu hesaba göre de bir karşılığı vardır.
7 Ekim 2016 Cuma
Kuran’da dağların önemli bir jeolojik işlevine dikkat çekilmektedir:
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık… (Enbiya Suresi, 31)
Dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu haber verilmektedir. Kuran’ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.
Eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğu düşünülmekteydi. Ancak bilim adamları dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarını fark ettiler. Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahiptir. Örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest Dağı’nın 125 km’den fazla kökü vardır. (1)
Ayrıca dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana gelir. İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yer altında ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir. Dolayısıyla daha evvel de belirttiğimiz gibi dağların yeryüzünde gördüğümüz kütleleri kadar, yer altına doğru ilerleyen derin bir uzantıları daha vardır.
Dünyaca ünlü deniz altı jeologlarından biri olan Prof. Siaveda ise, dağların yeryüzüne kökler şeklinde saplı olduklarından bahsederken, şöyle bir yorumda bulunmuştur:
Kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir… Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır… Köklerin fonksiyonu, Arşimed kanununa göre dağları desteklemek içindir. (2)
Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press’in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir. (3)
Başka Kuran ayetlerinde ise, dağların bu işlevine, “kazık” benzetmesi yapılarak şöyle işaret edilir:
Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi, 6-7)
Yine bir başka ayette Allah, “Dağlarını dikip-oturttu” (Naziat Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir. Bu ayette geçen “ersayha” kelimesi “köklü kıldı, sabit yaptı, demirledi, yere çaktı” anlamlarına gelmektedir. Bu özellikleri sayesinde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler. Bu şekilde, yerkabuğunu sabitleyerek magma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller. Kısacası dağları, tahtaları birarada tutan çivilere benzetebiliriz.
Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim’de Allah’ın yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak verilmiştir. Bir ayette şöyle buyrulur:
… Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı… (Lokman Suresi, 10)
Dağların Sürüklenmesi
Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler… (Neml Suresi, 88)
Dağların bu hareketi, üzerinde bulundukları yer kabuğunun hareketinden kaynaklanır. Yer kabuğu kendisinden daha yoğun olan manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. İlk olarak 20. yüzyılın başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların Dünya’nın ilk dönemlerinde birarada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürmüştü.
Ancak jeologlar, Wegener’in haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra yani 1980’li yıllarda anlayabildiler. Wegener’in, 1915 yılında yayınlanan bir makalesinde belirtmiş olduğu gibi; yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon yıl önce birbirlerine bağlılardı ve Pangaea ismi verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu’nda bulunuyordu. Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere sürüklenen bu iki dev kıtadan birincisi Afrika, Avustralya, Antarktika ve Hindistan’ı kapsayan Gondwana idi. İkincisi ise, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistansız Asya’dan oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeyi izleyen yaklaşık 150 milyon yıl içindeki çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia daha küçük parçalara ayrıldılar.
İşte Pangaea’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar sürekli olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler.
20. yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucunda keşfedilen yer kabuğunun bu hareketi bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır:
Yer kabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km kalınlığındaki Dünya yüzeyi “tabaka” adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız küçük tabaka vardır. “Tabaka tektoniği” adı verilen teoriye göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak Dünya üzerinde hareket ederler… Kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm civarında olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin, Atlantik Okyanusu her sene biraz daha genişlemektedir. (4)
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Allah dağların hareketini ayette “sürüklenme” olarak bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de “continental drift” yani “kıtasal sürüklenme”dir. (5)
Kıtaların kayması Kuran’ın indirildiği dönemde gözlemlenemeyecek bir bilgidir ve Allah ayette geçen “dağları görürsün de, donmuş sanırsın” ifadesiyle insanların bu konuyu ne şekilde değerlendireceklerini önceden bildirmiştir. Ancak bunun ardından bir gerçeği açıklamış ve dağların bulutların sürüklendikleri gibi sürüklendiklerini haber vermiştir. Görüldüğü gibi ayette dağların bulunduğu tabakanın hareketliliğine açıkça dikkat çekilmiştir.
Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, evren ve doğa hakkındaki görüşlerin, hurafe, batıl inanç ve efsanelere dayandığı 7. yüzyılda, Kuran’da haber veriliyor olması şüphesiz büyük bir mucizedir. Ve Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunun çok önemli bir delilidir.
SONUÇ: Dağlar kökleri sayesinde çivi gibi yere çakılı sabit dururlar. Baktığımızda gerçekten onları donmuş/sabit görürüz. Ancak bizim gözle algılayamayacağımız şekilde bulutların sürüklenmesi gibi yılda 1 ile 5 cm civarında sürüklenirler. Bu iki bilgi birbiri ile çelişmediği gibi, Kuran’da yer alan iki bilimsel mucizenin de delilleridir.
5 Eylül 2016 Pazartesi
Ebu leheb
"Kur’an “Kâfir olarak ölecek” diyor ve 7 sene sonra kâfir olarak ölüyor. Bütün düşmanlığına rağmen, ayet-i kerimeyi yalan çıkarmak için münafıklık yaparak “İman ettim” bile diyemiyor. İman kelimesini yalandan da olsa telaffuz edemiyor.
Bunu bilmek, ancak ve ancak zamandan münezzeh olup, bütün zaman ve mekânları aynı anda bilmek ile mümkündür ki, bu sıfat da ALLAH-u Teâlâ’dan başkasında bulunmaz.
İşte, Kur’an’ın Ebu Leheb ve eşinin küfür üzere öleceğini haber vermesi ve tam haber verdiği gibi vukua gelmesini delil göstererek deriz ki, Kur’an, gaybları en iyi bilen ALLAH’ın kelamıdır ve O’nun sözüdür. Kur’an’ın gaybî haberleri bu hükümden başka hiçbir şeyle izah edilemez"
Aslında bu kelime bir lanetleme değil, onun akıbetini önceden haber vermektir. Yani gelecekte olacak olay, mazî sigasıyla şimdi beyan edilmiştir. Bu olayın vuku bulması o kadar kesindir ki vukubulmuş gibi anlatılmaktadır. Gerçekten de birkaç sene sonra surenin bildirdiği gibi olay gerçekleşmiştir. "Elin kırılması"ndan kasıt, elin cismanî olarak kırılması değildir. Bunun anlamı, bir şahsın, başarmak için herşeyini ortaya döktüğü maksadını gerçekleştirmede başarısız kalmasıdır.
Gerçekten de Ebu Leheb RASULULLAH 'ı sav yenebilmek için varını yoğunu ortaya dökmüştü. Bu surenin nüzulundan sonra 7,8 sene geçmeden vuku bulan Bedir savaşında, İslam düşmanlığında Ebu Leheb'in arkadaşları olan Kureyş'in pek çok ileri gelen reisinin öldürüldüğü haberi Mekke'ye ulaştığında Ebu Leheb o kadar üzüldü ki ancak 7 gün yaşayabildi. Ayrıca, ölümü de çok ibret vericidir. Ebu Leheb, çiçek hastalığına benzer bir hastalığa yakalandı. Evdeki yakınları bile, bulaşmasından korkarak ona dokunmuyorlardı. Ölümünden sonra üç gün boyunca kimse ona yanaşmadı. Cesedi çürüyerek kokmaya yüz tuttu.
"Ebu Leheb'in sonunun nasıl olduğu ile ilgilidir Çünkü hastalığa yakalandığında ne malı ve ne de evlâdı O'na bir yarar sağlayamamış ve O'nu ölüme terketmişlerdir. Oğulları, cenazesini bile şerefle defnetmeye fırsat bulamamışlardır. Böylece Kur'an'ın Ebu Leheb'le ilgili olarak verdiği haberin birkaç sene içinde nasıl gerçekleştiğini herkes görmüştür."
"Kur’an “Kâfir olarak ölecek” diyor ve 7 sene sonra kâfir olarak ölüyor. Bütün düşmanlığına rağmen, ayet-i kerimeyi yalan çıkarmak için münafıklık yaparak “İman ettim” bile diyemiyor. İman kelimesini yalandan da olsa telaffuz edemiyor.
Bunu bilmek, ancak ve ancak zamandan münezzeh olup, bütün zaman ve mekânları aynı anda bilmek ile mümkündür ki, bu sıfat da ALLAH-u Teâlâ’dan başkasında bulunmaz.
İşte, Kur’an’ın Ebu Leheb ve eşinin küfür üzere öleceğini haber vermesi ve tam haber verdiği gibi vukua gelmesini delil göstererek deriz ki, Kur’an, gaybları en iyi bilen ALLAH’ın kelamıdır ve O’nun sözüdür. Kur’an’ın gaybî haberleri bu hükümden başka hiçbir şeyle izah edilemez"
Aslında bu kelime bir lanetleme değil, onun akıbetini önceden haber vermektir. Yani gelecekte olacak olay, mazî sigasıyla şimdi beyan edilmiştir. Bu olayın vuku bulması o kadar kesindir ki vukubulmuş gibi anlatılmaktadır. Gerçekten de birkaç sene sonra surenin bildirdiği gibi olay gerçekleşmiştir. "Elin kırılması"ndan kasıt, elin cismanî olarak kırılması değildir. Bunun anlamı, bir şahsın, başarmak için herşeyini ortaya döktüğü maksadını gerçekleştirmede başarısız kalmasıdır.
Gerçekten de Ebu Leheb RASULULLAH 'ı sav yenebilmek için varını yoğunu ortaya dökmüştü. Bu surenin nüzulundan sonra 7,8 sene geçmeden vuku bulan Bedir savaşında, İslam düşmanlığında Ebu Leheb'in arkadaşları olan Kureyş'in pek çok ileri gelen reisinin öldürüldüğü haberi Mekke'ye ulaştığında Ebu Leheb o kadar üzüldü ki ancak 7 gün yaşayabildi. Ayrıca, ölümü de çok ibret vericidir. Ebu Leheb, çiçek hastalığına benzer bir hastalığa yakalandı. Evdeki yakınları bile, bulaşmasından korkarak ona dokunmuyorlardı. Ölümünden sonra üç gün boyunca kimse ona yanaşmadı. Cesedi çürüyerek kokmaya yüz tuttu.
"Ebu Leheb'in sonunun nasıl olduğu ile ilgilidir Çünkü hastalığa yakalandığında ne malı ve ne de evlâdı O'na bir yarar sağlayamamış ve O'nu ölüme terketmişlerdir. Oğulları, cenazesini bile şerefle defnetmeye fırsat bulamamışlardır. Böylece Kur'an'ın Ebu Leheb'le ilgili olarak verdiği haberin birkaç sene içinde nasıl gerçekleştiğini herkes görmüştür."
"ALLAH “Her şeyi” bildiği için, bütün kullarının ileride düşünüp yapacaklarını da ezelden bilir. O kulu sorumlu kılan ALLAH’ın o kulun işleyeceği günahı bilmesi değil, kulun kendi cüz-i iradesiyle o günahı işlemeyi seçmesi ve bu günaha meyletmesidir.
Konuyu anlamak için bilmemiz gereken sadece şudur:
“Bir şeyin olacağını bilmek, o şeyin olmasını zorlayan bir sebep değildir. O şey zaten olacağı için ilim onu bilmiştir.”
Bildiğimiz ya da olacağını tahmin ettiğimiz pek çok şey vardır ki, o mesele hakkındaki bilgimiz o varlık ve olayların oluşmasının sebebi asla değildir.
ALLAH’ın bizi yargılarken kullanacağı bilgi bizim iradeli olarak yaptıklarımızın bilgisidir. Kur’ân bizi bu gerçeğe yönlendirmektedir. Biz iradeli işlerimizden sorgulanacağımız inancıyla amel ederiz. ALLAH’ın, bizim amellerimizden kaynaklanan bilgisinin mahkumu olmadığına ve isteklerimiz doğrultusunda her an dilediklerini yaratabilecek bir RABB olduğuna inanarak da O’na yalvarırız.
ALLAH’ın ezeliyeti geçmiş ve gelecek sınırlarına bağlı değildir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin tamamı açıkça göstermektedir ki, ALLAH geçmiş, gelecek ve hali aynı anda bilmekte ve bildirmektedir."
Konuyu anlamak için bilmemiz gereken sadece şudur:
“Bir şeyin olacağını bilmek, o şeyin olmasını zorlayan bir sebep değildir. O şey zaten olacağı için ilim onu bilmiştir.”
Bildiğimiz ya da olacağını tahmin ettiğimiz pek çok şey vardır ki, o mesele hakkındaki bilgimiz o varlık ve olayların oluşmasının sebebi asla değildir.
ALLAH’ın bizi yargılarken kullanacağı bilgi bizim iradeli olarak yaptıklarımızın bilgisidir. Kur’ân bizi bu gerçeğe yönlendirmektedir. Biz iradeli işlerimizden sorgulanacağımız inancıyla amel ederiz. ALLAH’ın, bizim amellerimizden kaynaklanan bilgisinin mahkumu olmadığına ve isteklerimiz doğrultusunda her an dilediklerini yaratabilecek bir RABB olduğuna inanarak da O’na yalvarırız.
ALLAH’ın ezeliyeti geçmiş ve gelecek sınırlarına bağlı değildir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin tamamı açıkça göstermektedir ki, ALLAH geçmiş, gelecek ve hali aynı anda bilmekte ve bildirmektedir."
T dursun
"ailesi Ankara’da olduğu halde, İstanbul’a yerleşecek, ajans da onun tüm masrafını karşılayacak, eser yayınlandığında kâr paylaşılacaktır. Onun bu çalışmasını 1987 yılında tamamladığı anlaşılıyor. Ancak eserin yayınlanması için birçok yayınevi ve gazete ile görüşmesine rağmen hiçbirinden olumlu cevap alamaması, söz konusu ajansın Dursun ile ilgili bazı kaygıları sebebiyle ekonomik sıkıntıları gerekçe göstererek ona olan maddi desteğini çekmesi kendisini maddi açıdan zora sokar. Bundan böyle İstanbul’da çalışmalarını sürdürebilmek için maddi kaynağa ihtiyaç duyar. Tam bu sırada “Şeriat Böyle” isimli bir senaryo-film çalışması ve İlhan Arsel’in başta Şeriat ve Kadın kitabı olmak üzere, bütün eserlerini yaygınlaştırmak amacıyla düşünülen, başkanlığını Turan Dursun’un üstleneceği, “İlhan Arsel Vakfı” projesi gündemdedir. Tüm bu çalışmalar için, Arsel aracılığıyla tanıştığı Amerika’da yaşayan Erkan Boynuince Dursun’a ayda beşyüz dolar maddi katkıda bulunmaya başlar."
Gelde ateist olma ha 😁para para para
"Yüzyıl Dergisi, sayı 6'da kendi ağzından şöyle anlatır: "ALLAH'a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi kendime. Su dolu kovanın içine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Şekiller bir rastlantı.. Dünya'nın oluşumu da öyle olmasın.. Bu arada o da tümden silindi."
Evet T. Dursun duvardaki şekillere bakarak, dünyanın da böyle bir rastlantı sonucu olabileceğini savunuyor. Yani duvardaki şekiller=dünyadaki düzen. Aklı ve mantığı olan hiçbir insan bunu kabul etmez. Bir düşünün güneş sistemi, gezegenler, dünyanın etrafını saran atmosfer ve tüm bunları kıyasladığı duvardaki şekiller!
T. Dursun'un zekasının durduğu ve ilme nasıl yaklaştığı böylece tescil edilmiş oluyor. Lakin, bilim bu arada boş durmuyor, işin gerçeğini şöyle açıklıyor: "Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer. Üstelik evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır." (Bilim ve Teknik, Sayı 201, s.16)
T. Dursun'un ateizm deneyi gibi, ilgi çekme deneyi de çok çarpıcı; "Şişman bir kıza aşık olmuş, kızın ilgisini nasıl çeksin, kendini nasıl beğendirsin. İç çamaşırını görürse belki. Çok çaba harcamış ama olmamış" (Yüzyıl, s6)."
"turan dursun aslında sadece dinle kavgalı değildir. Çevresiyle de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerektir. TRT’den emekli olmasına sebebiyet veren son sürgüne gerekçe olarak “bunalım içine düşmek”, “iş çevresiyle uyumsuzluk” ve “psikolojik dengesizlik” gibi nedenlerin gösterildiğini yine kendisi anlatır."
R. Garaudy için: Onun müslüman oluşunu aldatmaca ve sahtelik olarak tanımlar ve çıkar hesaplarına bağlar, “karanlıkçı aydınların sapıklıkları” olarak değerlendirir.[10]
(Roger Garaudy, (d. 17 Temmuz 1913, Marsilya - ö. 13 Haziran 2012, Paris [1]) Fransız düşünür ve yazar.
1952 yılında Sorbonne Üniversitesi'nden edebiyat dalında eğitim aldıktan sonra 1954 yılında SSCBBilimler Akademisi'nde doktor unvanı elde etmiştir.
Fransız Komünist Partisi'nde etkin bir konumda yer aldıktan sonra bu partiden ayrıldı. Fransa Parlementosu'nda milletvekili, meclis başkan yardımcılığı, milli eğitim komisyonu üyesi ve senatör olarak görev yaptı. Daha sonra profesörlüğe devam etti.
Emekliliği sırasında pek çok akademik eser yayımlayan Garaudy, 1982 yılında (69 yaşında) Müslüman olmuştur.[2])
Uydurma rivayetlerle dursun👇🏻
"-T.Dursun'un kullandığı tarih ve tefsirlerdeki rivayetlerin ve israiliyatın çoğu Emevilerin döneminde uyduruldu ve yazıldı.
-Şeytan ayetleri masalını anlatırken; "Olayın kalan bölümü, sayılamayacak kadar çok hadis ve tefsir kitaplarında var" (Din Bu I: s101) diyor. Halbuki sayılamayacak kadar çok dediği 3-4 kitabı geçmiyor. T.Dursun ayrıca bu rivayetleri reddeden (Kadı Iyaz, Fahreddin Razi, Alusi, Kadı Beyzavi, Muhyiddin Arabi, İzmirli İsmail Hakkı, Muhammed Abduh, Muhammed b. İshak b. Huzeyme, Beyhaki, Şevkani, Kurtubi, Ayni vs.) birçok alimi yok saymıştır.
-Arap dilindeki mecazi (benzetme, sembolik) kavramları, sanki anlamlarını bilmiyormuş gibi kasıtlı çevirmektedir. Mesela ALLAH'ın gözetlemesi demek olan "ALLAH'ın gözü" deyimini "insanın gözü gibi göz" diye tercüme etmiştir.
-Eş kelimesini karı diye çevirerek okuyucunun zihninde olumsuz anlamlar uyandırıyor. Mekr kelimesini düzen yerine kasten tuzak olarak çevirerek yine aynı anlam saptırmasına başvuruyor.
-Tefsirlerdeki bilgilerden işine geleni alarak farklı yorumları gözardı etmekte, hatalı bir tefsirde gördüğü hatayı, İslam’ın görüşüymüş gibi vermektedir.
-Aslında kendisinin de güvenilirliğinden şüphe ettiği bazı hadisleri delil olarak öne sürüyor. Halbuki kendisi bunların uydurma olduğunu kabul ediyor. İşte itirafı: "Gerçekten de hadis kitaplarının en güçlü sayılanları bile uydurma hadislerle doldurulmuştur" (2.Kitap, s158)
Bazı yerlerde sorduğu sorular ise saçmalığın doruğunu zorlar nitelikte"
"ailesi Ankara’da olduğu halde, İstanbul’a yerleşecek, ajans da onun tüm masrafını karşılayacak, eser yayınlandığında kâr paylaşılacaktır. Onun bu çalışmasını 1987 yılında tamamladığı anlaşılıyor. Ancak eserin yayınlanması için birçok yayınevi ve gazete ile görüşmesine rağmen hiçbirinden olumlu cevap alamaması, söz konusu ajansın Dursun ile ilgili bazı kaygıları sebebiyle ekonomik sıkıntıları gerekçe göstererek ona olan maddi desteğini çekmesi kendisini maddi açıdan zora sokar. Bundan böyle İstanbul’da çalışmalarını sürdürebilmek için maddi kaynağa ihtiyaç duyar. Tam bu sırada “Şeriat Böyle” isimli bir senaryo-film çalışması ve İlhan Arsel’in başta Şeriat ve Kadın kitabı olmak üzere, bütün eserlerini yaygınlaştırmak amacıyla düşünülen, başkanlığını Turan Dursun’un üstleneceği, “İlhan Arsel Vakfı” projesi gündemdedir. Tüm bu çalışmalar için, Arsel aracılığıyla tanıştığı Amerika’da yaşayan Erkan Boynuince Dursun’a ayda beşyüz dolar maddi katkıda bulunmaya başlar."
Gelde ateist olma ha 😁para para para
"Yüzyıl Dergisi, sayı 6'da kendi ağzından şöyle anlatır: "ALLAH'a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi kendime. Su dolu kovanın içine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Şekiller bir rastlantı.. Dünya'nın oluşumu da öyle olmasın.. Bu arada o da tümden silindi."
Evet T. Dursun duvardaki şekillere bakarak, dünyanın da böyle bir rastlantı sonucu olabileceğini savunuyor. Yani duvardaki şekiller=dünyadaki düzen. Aklı ve mantığı olan hiçbir insan bunu kabul etmez. Bir düşünün güneş sistemi, gezegenler, dünyanın etrafını saran atmosfer ve tüm bunları kıyasladığı duvardaki şekiller!
T. Dursun'un zekasının durduğu ve ilme nasıl yaklaştığı böylece tescil edilmiş oluyor. Lakin, bilim bu arada boş durmuyor, işin gerçeğini şöyle açıklıyor: "Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer. Üstelik evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır." (Bilim ve Teknik, Sayı 201, s.16)
T. Dursun'un ateizm deneyi gibi, ilgi çekme deneyi de çok çarpıcı; "Şişman bir kıza aşık olmuş, kızın ilgisini nasıl çeksin, kendini nasıl beğendirsin. İç çamaşırını görürse belki. Çok çaba harcamış ama olmamış" (Yüzyıl, s6)."
"turan dursun aslında sadece dinle kavgalı değildir. Çevresiyle de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerektir. TRT’den emekli olmasına sebebiyet veren son sürgüne gerekçe olarak “bunalım içine düşmek”, “iş çevresiyle uyumsuzluk” ve “psikolojik dengesizlik” gibi nedenlerin gösterildiğini yine kendisi anlatır."
R. Garaudy için: Onun müslüman oluşunu aldatmaca ve sahtelik olarak tanımlar ve çıkar hesaplarına bağlar, “karanlıkçı aydınların sapıklıkları” olarak değerlendirir.[10]
(Roger Garaudy, (d. 17 Temmuz 1913, Marsilya - ö. 13 Haziran 2012, Paris [1]) Fransız düşünür ve yazar.
1952 yılında Sorbonne Üniversitesi'nden edebiyat dalında eğitim aldıktan sonra 1954 yılında SSCBBilimler Akademisi'nde doktor unvanı elde etmiştir.
Fransız Komünist Partisi'nde etkin bir konumda yer aldıktan sonra bu partiden ayrıldı. Fransa Parlementosu'nda milletvekili, meclis başkan yardımcılığı, milli eğitim komisyonu üyesi ve senatör olarak görev yaptı. Daha sonra profesörlüğe devam etti.
Emekliliği sırasında pek çok akademik eser yayımlayan Garaudy, 1982 yılında (69 yaşında) Müslüman olmuştur.[2])
Uydurma rivayetlerle dursun👇🏻
"-T.Dursun'un kullandığı tarih ve tefsirlerdeki rivayetlerin ve israiliyatın çoğu Emevilerin döneminde uyduruldu ve yazıldı.
-Şeytan ayetleri masalını anlatırken; "Olayın kalan bölümü, sayılamayacak kadar çok hadis ve tefsir kitaplarında var" (Din Bu I: s101) diyor. Halbuki sayılamayacak kadar çok dediği 3-4 kitabı geçmiyor. T.Dursun ayrıca bu rivayetleri reddeden (Kadı Iyaz, Fahreddin Razi, Alusi, Kadı Beyzavi, Muhyiddin Arabi, İzmirli İsmail Hakkı, Muhammed Abduh, Muhammed b. İshak b. Huzeyme, Beyhaki, Şevkani, Kurtubi, Ayni vs.) birçok alimi yok saymıştır.
-Arap dilindeki mecazi (benzetme, sembolik) kavramları, sanki anlamlarını bilmiyormuş gibi kasıtlı çevirmektedir. Mesela ALLAH'ın gözetlemesi demek olan "ALLAH'ın gözü" deyimini "insanın gözü gibi göz" diye tercüme etmiştir.
-Eş kelimesini karı diye çevirerek okuyucunun zihninde olumsuz anlamlar uyandırıyor. Mekr kelimesini düzen yerine kasten tuzak olarak çevirerek yine aynı anlam saptırmasına başvuruyor.
-Tefsirlerdeki bilgilerden işine geleni alarak farklı yorumları gözardı etmekte, hatalı bir tefsirde gördüğü hatayı, İslam’ın görüşüymüş gibi vermektedir.
-Aslında kendisinin de güvenilirliğinden şüphe ettiği bazı hadisleri delil olarak öne sürüyor. Halbuki kendisi bunların uydurma olduğunu kabul ediyor. İşte itirafı: "Gerçekten de hadis kitaplarının en güçlü sayılanları bile uydurma hadislerle doldurulmuştur" (2.Kitap, s158)
Bazı yerlerde sorduğu sorular ise saçmalığın doruğunu zorlar nitelikte"
Nahl 103
Ve nitekim modern oryantalistler, Kur’an ın kendi taşıdığı bu ayeti kendisine karşı kullanıp Kur’an ın kaynağı hakkında tereddüt uyandırmaya kalkıştılar. Ama hiç kâr etmedi, çünkü onlara ilk cevabı yetiştiren yine kendi arkadaşları, oryantalist arkadaşları oldu. Montgomery Watt gibi ve diğer insaflı oryantalistler gibi.
Montgomery Watt… diyor ki: “insanın verebileceği en büyük eser Goethe’nin Faustudur. Daha büyük bir eser olamaz. O, bir dil şaheseridir. Kur’ân ise Faustun birkaç kat şaheseridir. Sonuç itibariyle Kur’ân’ı bir insanın yazması mümkün değildir.”
"Hatta komünist Rusya’daki materyalist inkârcılar 1954 yılındaki Oryantalistler Kongresi’nde bu dine saldırmak istediklerinde, bu kitabın bir tek kişi olan Muhammed’in mahsulü olamayacağını, ancak büyük bir topluluğun ürünü olabileceğini iddia ettiler. Ve onun bütününün Arap Yarımadası’nda yazılmış olmasının mümkün olmadığını, bazı bölümlerinin ancak başka yerlerde yazılmış olabileceğini ileri sürdüler.
Onları böyle bir iddiaya iten sebep, bu kitabın bir insanın yeteneklerini aşan, hatta bir ümmetin bilgisinin dışına taşan bir eser oluşuydu."
"müşrikler, inkârcılıklarına bir bahane ararken, akıllarına Hz. PEYGAMBERin sav birkaç defa kendisiyle konuştuğunu gördükleri bir Hristiyan köle gelmiş ve bunun dedikodusunu yapmaya başlamışlardır.
Eğer söz konusu adam bu kadar bilgiye sahip olsaydı, dünyanın en ünlü ve şöhretli ve zengin ve saygın adamı olması an meselesi iken, gelip bütün bu bilgilerini Hz. MUHAMMED sav ’e vermesi ve kendisi yine demircilik yapmakla meşgul olması ne ile izah edilebilir?
Arapların en meşhur söz ustaları olan edip ve şairlerine -Arapça belagat ve fesahat sanatında- meydan okuyan Kur’an gibi bir kitabı, doğru dürüst Arapçayı bile bilmeyen ve bir köle olan bir demir işçisine mal etmek, inkârcıların içine düştüğü çaresizliğin boyutunu göstermesi bakımından manidardır. "
"şu iftiraya bakın. Bir harikuladeyi inkar etmek için iki harikulade gerekiyor. Bu şu demektir. Siz Resulallah’a bu vahyin indirildiğini inkar etmek için, bir başkası için iki olağanüstünün gerçekleşmesi lazım. Yabancı dil konuşan birine, Arapçanın zirvesi olan bir kelamın inmesi ve onunda bunu anlayıp insanlara, Arapçanın zirvesi olan bir üslupla beyan etmesi, açıklaması. Şimdi, bir tanesini inkar ederken iki tanesine iman etmeniz gerekiyor. Yabancı olduğunu söylediğine göre. "
Ve nitekim modern oryantalistler, Kur’an ın kendi taşıdığı bu ayeti kendisine karşı kullanıp Kur’an ın kaynağı hakkında tereddüt uyandırmaya kalkıştılar. Ama hiç kâr etmedi, çünkü onlara ilk cevabı yetiştiren yine kendi arkadaşları, oryantalist arkadaşları oldu. Montgomery Watt gibi ve diğer insaflı oryantalistler gibi.
Montgomery Watt… diyor ki: “insanın verebileceği en büyük eser Goethe’nin Faustudur. Daha büyük bir eser olamaz. O, bir dil şaheseridir. Kur’ân ise Faustun birkaç kat şaheseridir. Sonuç itibariyle Kur’ân’ı bir insanın yazması mümkün değildir.”
"Hatta komünist Rusya’daki materyalist inkârcılar 1954 yılındaki Oryantalistler Kongresi’nde bu dine saldırmak istediklerinde, bu kitabın bir tek kişi olan Muhammed’in mahsulü olamayacağını, ancak büyük bir topluluğun ürünü olabileceğini iddia ettiler. Ve onun bütününün Arap Yarımadası’nda yazılmış olmasının mümkün olmadığını, bazı bölümlerinin ancak başka yerlerde yazılmış olabileceğini ileri sürdüler.
Onları böyle bir iddiaya iten sebep, bu kitabın bir insanın yeteneklerini aşan, hatta bir ümmetin bilgisinin dışına taşan bir eser oluşuydu."
"müşrikler, inkârcılıklarına bir bahane ararken, akıllarına Hz. PEYGAMBERin sav birkaç defa kendisiyle konuştuğunu gördükleri bir Hristiyan köle gelmiş ve bunun dedikodusunu yapmaya başlamışlardır.
Eğer söz konusu adam bu kadar bilgiye sahip olsaydı, dünyanın en ünlü ve şöhretli ve zengin ve saygın adamı olması an meselesi iken, gelip bütün bu bilgilerini Hz. MUHAMMED sav ’e vermesi ve kendisi yine demircilik yapmakla meşgul olması ne ile izah edilebilir?
Arapların en meşhur söz ustaları olan edip ve şairlerine -Arapça belagat ve fesahat sanatında- meydan okuyan Kur’an gibi bir kitabı, doğru dürüst Arapçayı bile bilmeyen ve bir köle olan bir demir işçisine mal etmek, inkârcıların içine düştüğü çaresizliğin boyutunu göstermesi bakımından manidardır. "
"şu iftiraya bakın. Bir harikuladeyi inkar etmek için iki harikulade gerekiyor. Bu şu demektir. Siz Resulallah’a bu vahyin indirildiğini inkar etmek için, bir başkası için iki olağanüstünün gerçekleşmesi lazım. Yabancı dil konuşan birine, Arapçanın zirvesi olan bir kelamın inmesi ve onunda bunu anlayıp insanlara, Arapçanın zirvesi olan bir üslupla beyan etmesi, açıklaması. Şimdi, bir tanesini inkar ederken iki tanesine iman etmeniz gerekiyor. Yabancı olduğunu söylediğine göre. "
25 Ağustos 2016 Perşembe
"-Şizofreni hastalığı, genellikle gençlik çağında, özellikle 20-25 yaş arasında ortaya çıkar. Şizofreninin bir gençlik hastalığı olduğu, bilimsel olarak genel kabul gören bir bilgidir. Çoğunlukla da bu yaşlar arasındaki “Psikolojik stres” ile başlar. PEYGAMBERİMiz sav ise, 40 yaşında ilk vahyini almıştır. 40 yaşına kadar bu hastalık ortaya çıkmadıysa, 40 yaşından sonra çıkması çok çok düşük bir ihtimaldir."
"-Şizofrenin akut döneminde, yani ilk belirtilerinin göründüğü dönemde, hastaya önemli tedavilere başlamak, hatta hastaneye yatırmak gerekir. Aksi takdirde, hastalığın boyutu çok fazla ilerleyecektir. 600’lü yıllarda bırakın tedaviyi, böyle bir hastalık bilinmiyordu bile. Tedavisiz bu hastalık, çok kötü aşamalara ulaşacakken, binlerce insanın, böyle bir hastanın etrafında kenetlenmesi düşünülemez."
"-Şizofreni hastaları, her zaman arkadaşlıktan uzak ve arkadaşı az kişilerdir. PEYGAMBERİMiz ise, başarılı bir tüccardır. Mutlu bir evlilik yapmıştır. Binlerce insanın arkadaşlığını kazanmıştır."
"-Şizofreni hastaları, kendine güvenmeyen kişilerdir. Küçük bir sorumlulukta bile, strese giren, başarısız olma korkusu yaşayan insanlardır. PEYGAMBERİMiz sav ise, dönemin tanrılarını, siyasi ve ekonomik diktatörlerini yıkmış bir insandır."
"-Şizofreni hastaları, negatif anlamda, diğer insanlardan farklı olduklarını hissettirirler. Bir şeyler uydururlar ve bu uydurdukları şeylere kendileri inanırlar. Ancak bu söyledikleri, karşısındaki insanın kolaylıkla uydurma olduğunu anlayabileceği düzeydedir. Örneğin, gençliğinde yapmadıkları şeyleri, yapmış gibi söylerler ve kendileri de buna inanırlar."
"-Şizofreni hastalarında konuşma bozuklukları görünür. Cümleleri karışık, anlaşılmaz, kopuk kopuktur. Bu insanları, kimse sonuna kadar dinlemeye sabredemez. PEYGAMBERİMiz sav ise, konuşmalarını insanlara dinlettirebilen ve sonunda kendisine hayran bırakan bir hatiptir."
"-Şizofreniler, uğraştığı işten kayıtsızdırlar. Sıkılır, bunalır ve uzaklaşırlar. Bu gibi belirtiler ise, en zor mücadeleyi en başarılı şekilde sonlandıran PEYGAMBERİMiz sav için mümkün değildir."
"-Şizofrenin akut döneminde, yani ilk belirtilerinin göründüğü dönemde, hastaya önemli tedavilere başlamak, hatta hastaneye yatırmak gerekir. Aksi takdirde, hastalığın boyutu çok fazla ilerleyecektir. 600’lü yıllarda bırakın tedaviyi, böyle bir hastalık bilinmiyordu bile. Tedavisiz bu hastalık, çok kötü aşamalara ulaşacakken, binlerce insanın, böyle bir hastanın etrafında kenetlenmesi düşünülemez."
"-Şizofreni hastaları, her zaman arkadaşlıktan uzak ve arkadaşı az kişilerdir. PEYGAMBERİMiz ise, başarılı bir tüccardır. Mutlu bir evlilik yapmıştır. Binlerce insanın arkadaşlığını kazanmıştır."
"-Şizofreni hastaları, kendine güvenmeyen kişilerdir. Küçük bir sorumlulukta bile, strese giren, başarısız olma korkusu yaşayan insanlardır. PEYGAMBERİMiz sav ise, dönemin tanrılarını, siyasi ve ekonomik diktatörlerini yıkmış bir insandır."
"-Şizofreni hastaları, negatif anlamda, diğer insanlardan farklı olduklarını hissettirirler. Bir şeyler uydururlar ve bu uydurdukları şeylere kendileri inanırlar. Ancak bu söyledikleri, karşısındaki insanın kolaylıkla uydurma olduğunu anlayabileceği düzeydedir. Örneğin, gençliğinde yapmadıkları şeyleri, yapmış gibi söylerler ve kendileri de buna inanırlar."
"-Şizofreni hastalarında konuşma bozuklukları görünür. Cümleleri karışık, anlaşılmaz, kopuk kopuktur. Bu insanları, kimse sonuna kadar dinlemeye sabredemez. PEYGAMBERİMiz sav ise, konuşmalarını insanlara dinlettirebilen ve sonunda kendisine hayran bırakan bir hatiptir."
"-Şizofreniler, uğraştığı işten kayıtsızdırlar. Sıkılır, bunalır ve uzaklaşırlar. Bu gibi belirtiler ise, en zor mücadeleyi en başarılı şekilde sonlandıran PEYGAMBERİMiz sav için mümkün değildir."
BEL İLE KABURGA ARASINDAN ÇIKAN VE ATILAN SIVI
Tarık Suresi (5-7)
5. İnsan neden yaratılmış olduğuna bir baksın.
6. Atılan bir sıvıdan yaratıldı.
7. (Bu sıvı) Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.
“Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkan su” tanımlaması bugüne kadar gereği gibi anlaşılamamış ve inançsızlar tarafından Kuran’a saldırı için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.
Ayetlerden alınan izlenime göre, bahsedilen suyun spermleri içeren meni olduğu ve bunların vücutta üretilip çıktığı yerin testisler ve cinsel organlar olduğu düşünülmüştür. Bunun sonucundaysa 7. ayette bahsi geçen bel ile kaburga kemikleri arasında kalan bölgenin sperm ve meni üretimiyle ve bunların çıktığı yerlerle ilgisinin olamayacağı ve bunun da Kuran’daki bir bilimsel hatayı ortaya koyduğu iddia edilmektedir. Ancak bilimin ulaştığı en son veriler incelendiğinde, ayetlerdeki anlatımın son derece hayrete düşüren bir şekilde bilimin ortaya koyduğu gerçeklere birebir uyduğuna tanık olmaktayız.
Ayrıca, 7. ayetteki “min” edatı Kuran’da genellikle objeleri belirtmek için kullanılır. Eğer “sulb” kelimesi “nesil” olsaydı, o zaman “an” edatı kullanılacak, “beyni” kelimesi de kullanılmayacaktı. Çünkü bu edat Kuran’da genellikle “nesil” kelimesi gibi soyut kavramlar için kullanılmıştır. “YAHRUCU min beyni’s sulbi we’t teraib” ayetindeki “yehrucu” fiili mudari fiildir. Yani “her zaman çıkıyor” demektir. (sulb ve teraib arasında her zaman çıkıyor) Her zaman çıkan şeyin ne olduğu ise bir önceki ayette (6. ayet) bildirilmiş olan atılan sıvıdır. Yine ayetin başında “Liyenzur” mudaraa fiili “L” emir kipiyle geçmektedir. Asıl anlamı “için” olan bu harfin ayete verdiği anlam; insanın neden yaratıldığını ve araştırıp inceleyerek herkes tarafından da bilinen bu suyun nereden ve hangi aşamalardan geçtiğini öğrenerek bunun kendiliğinden değil, Allah’ın bir hikmeti ve mucizesi olarak algılanması istenmektedir. Yoksa herkes tarafından bilinen sıvının basit bir anlatımı değildir.”…
Meninin içeriğinin ne olduğu konusunu açıklamak yararlı olacaktır. İçeriğinde yaklaşık 200 ile 500 milyon adet spermatozanın yanı sıra amino asit, sitrat, enzimler, flavin, fruktoz, proteinler ve C vitamini de bulunur.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Meni
Meninin içeriğinde bulunan maddelerin vücutta üretimi: Amino asitlerin çoğu karaciğerde metabolize olur. ...
http://w3.gazi.edu.tr/web/erkoc/BIYOKIMYA/aakatabolizma.pdf
Temel olmayan amino asitler ise vücutta karaciğer tarafından üretilebilir.
http://www.sporcugidalari.com/protein-amino-asit-baglantisi.htm
Temel olmayan Amino Asitler: Alanin, Arginin, Asparajin, vs...
L-Arginin’in sperm üretiminde (spermatogenez) gerekli olduğu literatürde belirtilmektedir. Ayrıca, sperm hareketliliğine de yardımcıdır.
http://www.genrise.com.tr/urunler/genrise_sports/aminoasitler/l-arginin_(nitrox).html
Bu flavin enzimleri karaciğerde bulunur ve böbreklerin zehirlenmesinin önlenmesi için gereklidir
http://yunus.hacettepe.edu.tr/~dogan/20.html
Klomifen sitrat karaciğerde metabolize olur...
http://www.merck.com.tr/country.tr/tr/images/Serophene%2050%20TR_tcm699_35094.pdf
Klomifen sitrat adı verilen yumurtlama ilacıyla kadınların %80'inde yumurtlama sağlanabilir.
http://www.gebelik.net/tedavi.html
Karaciğerin fonksiyonları arasında proteinler, safra, kan pıhtı faktörleri, ve binden fazla enzimin üretimi yer alır.
http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/karaciger.html
...Karaciger; keza protein, hormon ve enzimleri üreterek vücudun normal olarak yaşamı sürdürmemizi sağlar. ...
Dr. Salih Derya Akın
http://www.megabilim.com/index.php/Tip/Karaciger-ve-fonksiyonlari.html
Şimdi de meninin içeriğinde bulunan ve üremede temel hücrelerden biri olan spermlerin içeriğiyle ve bu maddelerin vücutta üretildiği organlar ile ilgili aşağıdaki bilgileri inceleyelim.
Sperm oluşması için gerekli besin maddeleri şunlardır:Arjinin, Temel yağ asitleri, Çinko, Krom, Selen, E vitamini, A vitamini, B vitaminleri, C vitamini.
http://www.jinekologlar.net/kadindogum-yazi/sperm-uretimiyle-ilgili-maddeler.html
Yukarıda “arjinin” (arginin) ile ilgili açıklamalar bu konu için de geçerlidir. Diğer temel olmayan amino asitler gibi arjinin de vücutta karaciğer tarafından üretilir
Çinko: Sperm oluşumunda çinko eksikliğinin rolü olduğu saptanmıştır. Sperm sayısı az erkeklerde çinko eksikliği olduğu görülmüştür. Çinko karaciğerde yüksek konsantrasyonda pankreas, böbrekler ve balgam salgılayan salgı bezlerinde az miktarda bulunur
http://www.food-info.net/tr/min/zinc.htm
Selenyum hayvan ve insan vücudunda yaygın şekilde bulunur. Karaciğer ve böbrekler en yoğun olduğu organlardır.
http://www.iyitarim.net/resources/SELENYUM.doc
Absorbe olan krom vücutta birçok dokuya dağılır, özellikle böbrek, dalak, karaciğer ve kemikte yüksek seviyelerde bulunur.
http://www.solgar.com.tr/yazici_lit.asp?ano=900
Vitaminlerin bir kısmı vücutta depo edilebilirken bir kısmı depolanamıyor. Depo edilebilen vitaminler genellikle karaciğer hücrelerinde ve az miktarda da diğer hücrelerde depolanıyor. Karaciğerde depolanan A vitamini, hiç vitamin almayan bir insana 5-10 ay kadar yetebilir. Yine vücudumuzdaki D vitamini deposu da hiç vitamin almayan bir insana 2-4 ay kadar yeterli olabilir.
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=2&soru_id=785
C Vitamini, insan vücudunda depolanmamaktadır. ( Karaciğerde minimal depolandığı iddia edilmektedir.)
http://ansiklopedi.in/c-vitamini-nelerde-bulunur.html
İnsan vücudunda A, B, D, K vitaminleri sentezlenir. A vitamini karaciğerde, B ve K vitaminleri bağırsakta bakteriler tarafından, D vitamini deride üretilir. A, D, K ise karaciğerde depolanır. Diğerlerinin fazlası atılır.
http://www.egitimders.com/vitaminler-ve-vitaminlerin-ozellikleri.html
Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere meninin içeriğinde bulunan ve spermleri oluşturan maddeler asıl olarak vücutta karaciğer tarafından üretilmektedir. Bazı maddelerde de böbrek ve bağırsak, dalak ve kemik gibi diğer organlarında rolü bulunabilmektedir.
Ayrıca erkekte cinsel özelliklerin oluşmasında ve gerektiği gibi çalışmasında etkili olan testosteron hormonu ve bunun kadın cinsiyeti tarafında karşılığı olan östrojen hormonunun üretiminde de karaciğer ve böbrek üstü bezleri rol oynar.
“Östrojen ve testosteron steroid grubu hormonlardır. Vücutta ön maddeleri kolesteroldür. Yumurtalıklar ve "böbrek üstü bezleri" kolesterolü enzimlerle dönüştürerek testosteron ve östrojeni üretirler
Sex hormonlarının %80’i yumurtalıklardan, %20’si ise böbrek üstü bezlerinden salgılanır.”
http://www.endokrinoloji.com/ostrojentestosteron.html
http://www.endokrinoloji.com/ostrojentestosteron.html
Şimdi de bahsi geçen organlardan en önemlisi olan karaciğerin ve bunun yanında böbreklerin insan vücudundaki konumlarını inceleyelim ve ayette belirtilen “bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar” sözünün ne kadar isabetli olduğunu gözlemleyelim.
Hem erkekte hem de kadında, üreme sistemi ve asıl üreme organları, insan vücudunun bel kısmında bulunmaktadır. Göğüsteki kaburga kemikleri arasında bulunan ve en önemlisi karaciğer olan bazı organların üretiminde önemli rol oynadığı bazı molekül ve maddelerin, bel bölgesinde bulunan üreme sistemi organlarınca üreme amacına yönelik olarak kullanılmaktadır. Bu durum Tarık suresindeki anlatımların bilimsel gerçeklere uygunluğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Söz konusu ayetlerde omurga kemikleri göğüs kemiklerinin “arasından” bahsedilmesi aşağıdaki bilimsel bulgularda sözü edilen “kemik iliğini” çağrıştırabilmektedir. Bu da, gelecekte mümkün olabilecek farklı bir üreme yolunun çok önceden Kuran-ı Kerim’ de, ikincil bir anlam içerecek şekilde bildirildiğini ortaya koymaktadır.
“Kemik İliğinden Sperm Üretildi”
Almanya'nın 3 farklı üniversitesinden bir araya gelen araştırmacılardan oluşan bir ekip, insan kemik iliğinden elde ettikleri kök hücrelerden, erginleşmemiş sperm hücreleri üretmeyi başardılar. Elde edilen bu sperm öncülleri başarıyla olgunlaştırılabilirse, erkeklere yönelik kısırlık tedavilerinde de kullanılabilecek.
http://www.tubitak.gov.tr/home.do?sid=342&cid=3372
Kemik iliği kısırlığa da çare oldu. ABD ve Almanya’da yapılan araştırmalar, kemik iliğinden elde edilen kök hücrelerle yumurta ve sperm üretilebileceğini ortaya koydu. Cornell Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kutluk Oktay’a göre bu araştırmalar hem kısır çiftler için hem de menopoz dönemindeki kadınlar için önemli bir gelişme anlamına geliyor.
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/372732.asp
Maalesef Tarık suresinin 8. ayetine de yanlış meal ve tefsir yapılmaktadır. Rec’i kelimesine yapışık olan zamir, alınan gıdaların Karaciğer böbrek vs. (omurga ve göğüs kemikleri arasındaki bölgede) Allah’ın takdir ettiği bir ölçü ile yani alınan gıdaların sentezlenerek enzim oluşturabilen kimyasal “optimum” ölçünün bu omurga ve göğüs kafesi arasındaki karaciğer, böbrek gibi organlardan üretilerek dönüşüm sağlayan sıvıya işaret eder.
Böylece bu kimyasal enzimleri meniye dönüştürme (REC’İHİ) işini bir çeşit biyo-kimya fabrikası olan insan vücudunda ancak ve ancak Allah gerçekleştirir.
(86:8) “İnnehu ala rec’ihi le Qaadir.”
(86:8) Şüphesiz O, onu (alınan gıdaları bel ve kaburga kemikleri arasındaki organlarda kimyevi enzimlerle sentezleyerek atılan bir sıvıya) dönüştürmekte ölçü koyucudur /kadirdir.
21 Ağustos 2016 Pazar
KURAN’I PEYGAMBERİMİZİN UYDURDUĞU İFTİRASI
İstediğiniz dine, görüşe inanabilirsiniz. Ancak başkalarının inançlarına saygılı olmak zorundasınız. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist hatta Ateist olabilirsiniz. Bu sizin bileceğiniz iştir. Ancak, milyonlarca insanın kabul ettiği inançlara saygılı olmak zorundasınız. Ateist olabilirsiniz, ALLAH’a inanmayabilirsiniz. Ancak başkalarının size hakaret etme hakkı olmadığı gibi, sizinde başkalarına hakaret etme hakkınız yoktur. Hele de, milyonlarca insanın kalbinde büyük yer kaplayan Peygambere ve Kuran’a asla hakaret edemezsiniz.
Son yıllarda, Muhammed Peygamberin şizofren, Kuran’ın da onun uydurduğu bir kitap olduğunu söylemektedirler. Bu deli saçması iftiraya haklı olarak kimse adam akıllı cevap vermemiştir. Bunu söyleyen zaten Ateisttir ve Ateist’i biz mi imana getireceğiz, demişlerdir. Haklıdırlar. Ama ne yazık ki, bu çirkin iddialar, iftiralar, insanlarımızın kafasını karıştırmaktadır. Onların kafası karışırken, Ateistlere “Katli vaciptir” şeklinde yaklaşımdansa, kafası karışanlara, aklına şüphe girenlere, adam akıllı cevap vermek zorundayız. Bu cevap, bizim boynumuzun borcudur.
Bu bölümde, öncelikle Muhammed Peygamberin şizofren olamayacağını, sonra da kötü niyetlice Kuran’ı kendisinin uydurmuş olamayacağını anlatacağız.
Öncelikle madde madde şizofreni iddiasını çürütelim:
- Şizofreni hastalığı, genellikle gençlik çağında, özellikle 20-25 yaş arasında ortaya çıkar. Şizofreninin bir gençlik hastalığı olduğu, bilimsel olarak genel kabul gören bir bilgidir. Çoğunlukla da bu yaşlar arasındaki “Psikolojik stres” ile başlar. Peygamberimiz ise, 40 yaşında ilk vahyini almıştır. 40 yaşına kadar bu hastalık ortaya çıkmadıysa, 40 yaşından sonra çıkması çok çok düşük bir ihtimaldir.
- Şizofrenin akut döneminde, yani ilk belirtilerinin göründüğü dönemde, hastaya önemli tedavilere başlamak, hatta hastaneye yatırmak gerekir. Aksi takdirde, hastalığın boyutu çok fazla ilerleyecektir. 600’lü yıllarda bırakın tedaviyi, böyle bir hastalık bilinmiyordu bile. Tedavisiz bu hastalık, çok kötü aşamalara ulaşacakken, binlerce insanın, böyle bir hastanın etrafında kenetlenmesi düşünülemez.
- Şizofreni hastaları, her zaman arkadaşlıktan uzak ve arkadaşı az kişilerdir. Peygamberimiz ise, başarılı bir tüccardır. Mutlu bir evlilik yapmıştır. Binlerce insanın arkadaşlığını kazanmıştır.
- Şizofreni hastaları, kendine güvenmeyen kişilerdir. Küçük bir sorumlulukta bile, strese giren, başarısız olma korkusu yaşayan insanlardır. Peygamberimiz ise, dönemin tanrılarını, siyasi ve ekonomik diktatörlerini yıkmış bir insandır.
- Şizofreni hastaları, negatif anlamda, diğer insanlardan farklı olduklarını hissettirirler. Bir şeyler uydururlar ve bu uydurdukları şeylere kendileri inanırlar. Ancak bu söyledikleri, karşısındaki insanın kolaylıkla uydurma olduğunu anlayabileceği düzeydedir. Örneğin, gençliğinde yapmadıkları şeyleri, yapmış gibi söylerler ve kendileri de buna inanırlar.
İşte bu konuda Peygamberimize iftira atılmaktadır ve kendi uydurduğu şeylere kendisinin inandığı iddia edilmektedir. Eğer Peygamberimiz mantıksız, aklın kabul etmeyeceği şeyler ortaya atmış olsaydı, öncelikle çevresindeki Hatice, Ali gibi insanların buna inanmaması ve onların reddetmesi gerekirdi. Çünkü Muhammed şizofreni olsaydı, ticaretle uğraşan geçmişini unutup, ben siyaset ile uğraştım gibi şeyler söylemesi gerekirdi. Veya benim şu kadar çocuğum vardı ya da sen bana şu zaman şunu demiştin gibi şeyler uydurması gerekirdi. Yani sonuç olarak bu hastalıkta, herkesin kolaylıkla çürütebileceği düşünceler, iddialar ortaya atılır. Dolayısıyla, böyle bir insanın, en yakınlarını bile ikna etmesi mümkün değildir.
- Şizofrenide hastanın ilgisi kolayca dağılır. Bir konudan bahsederken, onu sağlıklı bir insanmış izlenimiyle dinleyip hayret ederken, ilgisi bir anda dağılır ve öyle saçma şeyler söyler ki, o an hasta olduğuna kanaat getirirsiniz. Bundan sonra, ona inanmak için, sizin de hasta olmanız gerekir. Dolayısıyla, Ali, Hatice, Ebu Bekir, Ömer ve daha nicelerinin de hasta olduğunu düşünmek gerekir.
- Şizofreni hastalarında konuşma bozuklukları görünür. Cümleleri karışık, anlaşılmaz, kopuk kopuktur. Bu insanları, kimse sonuna kadar dinlemeye sabredemez. Peygamberimiz ise, konuşmalarını insanlara dinlettirebilen ve sonunda kendisine hayran bırakan bir hatiptir.
- Şizofreniler, halüsinasyon veya illüzyon görürler. Peygamberimiz her halde böyle olaylar yaşasa, günümüze mucize olarak gelmesi gerekirdi. Örneğin insanlar, “ALLAH’ın resulü dağların üstünde kartal orduları gördü ama biz göremedik, ne büyük insan” gibi şeyler anlatmalıydı. Peygamberimizin ise, Kuran’dan başka her hangi bir mucizesi yoktur. Vahiy olayının halüsinasyon olduğunu iddia edenler var. Ne şizofreni de, ne başka bir hastalıkta, tek bir konuda belirti gözüküp, başka bir konuda gözükmeme olasılığı yoktur. Hem başka şekillerde de halüsinasyon veya illüzyon görmeli hem de hastalığın diğer belirti ve bulgularına da sahip olmalıdır. Örneğin bu halüsinasyonlardan en sık görüleni, karşınızdaki insanın sizin hakkınızda, davranışlarınız hakkında konuştuğunu zannetmenizdir. Böyle durumlar Peygamberimizde var olmuş mudur?
- Kuran, necm necm, yani kısım kısım inmiştir. Necm, bir kerede inen ayet grubu demektir. Ayetler anlamına ve teknik özelliklerine göre ayrılıp necm necm gruplandığında tahminimizce en fazla 700 kere vahiy gelmiştir diyebiliriz. Yanılalım 800 diyelim. Peygamberimiz, 23 yıl görev yapmıştır. Hesaplarsak, 8395 gün görev yapmış olur. Bu sayıyı 800’e bölersek, yaklaşık olarak ortalama 10 günde bir vahiy geldiğini görürüz. Peki söyledikleri gibi, Peygamberimizin vahiy olayı, bir şizofrenin halüsinasyonu olsa, bu hasta 10 gün halüsinasyon görmez mi? Şizofrenide böyle bir şey mümkün değildir. Hasta tedavi görse bile, tek bir halüsinasyon konusunda, bu kadar uzun süre rahatsızlık yaşamaması imkansızdır. Gerçekte ise Peygamberimiz, bazen ardı ardına vahiy almış, bazen aylarca vahiy almamıştır. Dolayısıyla bu hastalık, hiçbir tedavi olmadan, nasıl aylarca ortaya çıkmaz? Bu durum şizofreniyle uyuşmaz. Hatta bu aylarca vahiy almadığı zamanlarda da, gün gelmiş savaşlar olmuş, gün gelmiş büyük zulümler görmüş ve yine gün gelmiş önemli kararlar alması gerekmiştir. Bir şizofreninin, böyle stresli durumlarda halüsinasyon görmemesi olası değildir.
- Şizofrenilerde, affektif bozukluk, bir diğer ifadeyle manik depresif hal görülür. Yani, kişinin duyguları fazlasıyla değişkendir. Kişi bir anda kah kah gülerken, bir anda hüngür hüngür ağlayabilir. Az önce sakinken, az sonra kafasına takılan bir konu ile ilgili aniden strese girebilir. Bu yüzden, kişiyle aynı ortamda kalmak, bir süre sonra eziyet haline dönüşebilir, ne yapacağınızı şaşırabilirsiniz. Kuran’daki Ahzap 53’te gördüğümüz kadarıyla, tam tersi insanlar, Peygamberimizin evinden çıkmak istemez, onla sohbet etmek isterlermiş. Artık kendisi rahatsız olmaya başlamış, utancından gidin diyememiş ve bu ayet inmiştir.
- Hastalığın ilerleyen dönemlerinde, kişide erken bunama görülür. Yani kişide unutkanlık başlar. Muhammed şizofren olsaydı, bir dediğini bir daha hatırlamaması ve Kuran’da sayısız çelişki olması gerekirdi. Ancak okuyanlar ve araştıranlar görecektir ki, Kuran’da asla çelişki söz konusu değildir.
- Şizofreniler, uğraştığı işten kayıtsızdırlar. Sıkılır, bunalır ve uzaklaşırlar. Bu gibi belirtiler ise, en zor mücadeleyi en başarılı şekilde sonlandıran Peygamberimiz için mümkün değildir.
- Şizofreni, en başta psikolojik bir rahatsızlıktır. Bir olaya karşı, sağlıklı bir insanın tepkisi ile psikolojisi bozuk bir insanın tepkisi bir olmaz. Acı bir olayın sağlıklı bir insana etkisi ile psikolojisi bozuk bir insana etkisi de bir olmaz. Ancak konumuza baktığımızda ise, Peygamberimiz uğruna insanların öldüğünü görmekteyiz. İlk akla gelen örnek, amcası söyledikleri uğruna ölmüş ve bir tane kadın görünümlü yaratık, amcasının ciğerini çiğ çiğ yemiştir. Peygamberimiz savaşlar görmüş, eziyetler, zulümler çekmiştir. Doğduğu, büyüdüğü topraklardan gitmek zorunda kalmıştır. Bunların dışında özel yaşamında da, yedi tane evladının altısı kendisinden önce ölmüş, kendi elleriyle evlatlarını gömmüştür. ALLAH aşkına, zaten psikolojik rahatsızlığı olsa, üzerine bunları yaşamaya ne gücü, ne sağlığı olur. Bütün bunlar karşısında tabiri caizse, “Delirir”, sokakta yaşayan bir garip olur. Dolayısıyla, bir insana iftira atarken, söylediğiniz şeyin, en azından o insanın yaşamıyla uyuyor mu diye bakmanız gerekir. Peygamberimizin yaşamı, başarıları, bir psikolojisi bozuk insanın yaşayabileceği, başarabileceği cinsten mi?
Şizofreni ile ilgili çok daha geniş araştırma yapabilirsiniz. Göreceksiniz ki, Peygamberimize şizofren diyip, Kuran’ı da onun uydurduğuna dair, aklınıza yatan hiçbir şey bulamayacaksınız. Çünkü tekrar tekrar söylersem, bir şizofreni ne onun yaptıklarını yapabilir, ne yaşadıklarını kaldırabilir, ne binlerce insanı kendisine inandırabilir, ne çevresindeki bir insan söyledikleri uğruna canını verebilir… Şizofreni ile ilgili son söyleyeceğim şey de, bana göre en etkili cevaptır. O da; Muhammed’in söyledikleriyle, yani Kuran ile diğer kutsal kitapların benzerlikleridir.
- Bütün kutsal kitaplarda aynı hikayeleri, aynı kıssaları, aynı emirleri görürüz. Örneğin, Adem ve Havva kıssası, şeytan kıssası, Nuh ve diğer peygamberlerle ilgili bilgiler, Musa ile ilgili hikayeler… Daha nice ve niceleri dört kutsal kitapta da vardır, aynıdır. Dolayısıyla, bir şizofrenin kendi uydurduğu bir kitap, kendisinden yüzyıllar önce yazılmış kitaplar ile nasıl aynı olabilir? Uydurdukları şeyler, isimler, hikayeler tesadüf sonucu mu aynı?
Bu soruya hemen, “O kitapları okumuştur?” diye cevap verirler. O zaman konu değişir. Şizofren olduğu iddiasını yıkmış ama bu sefer de karşımıza onun kötü niyetlice bunları yazdığı iddiası çıkmış olur. Bunu da çürütmelim.
O kimselerden biraz düşünen, bizim bu yukarıda saydıklarımızı görecek ve kendince daha mantıklı bir iftira atacaktır. O da, “Muhammed çok zeki bir insandı ve Kuran’ı kendi uydurdu, kendi çıkarına şeyler yazdı” iftirasıdır.
Şimdi, madde madde Muhammed’in kötü niyetli bir insan olup, olamayacağını tartışalım ve bu iddiayı çürütelim:
- Öncelikle, yukarıda da bahsettiğimiz kutsal kitaplarda aynı konu, kişi ve hikayelerin geçmesinden başlayalım. Aynı mantıkla, kötü niyetli Musa bir tane kitap uydurdu. Uydurduğu Tevrat’ı kendi çıkarına kullandı ve dönemin tanrısını, en güçlü ismini yani firavunu yendi. Ne kadar büyük bir kötü niyet(!). Sonra Davud diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat’ı öğrendi ve ona benzer Zebur’u uydurdu. Uydurduğu Zebur’u da kendi çıkarına kullandı. Peki, Davut’un Zebur’a ihtiyacı mı vardı? Davut zaten kraldı! Koca kralın ne çıkarı olabilir, zaten ne istese önünde. Sonra İsa diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat ve Zebur’u öğrendi ve ona benzer İncil’i uydurdu. Uydurduğu İncil’i kendi çıkarına kullandı ve ne çıkarmış ki, bu uğurda çarmıha gerildi ve can verdi. Çıkar bunun neresinde, kötü niyet neresinde? Sonra Muhammed diye kötü niyetli bir adam çıktı. Tevrat’ı, Zebur’u ve İncil’i öğrendi ve ona çok benzer Kuran’ı uydurdu. Uydurduğu Kuran’ı kendi çıkarına kullandı ve sayısız zulüm gördü. Gün geldi çocuklar taşladı, gün geldi hayvan pisliği atıldı, gün geldi doğduğu topraklardan gitmek zorunda kaldı, gün geldi sevdikleri uğrunda öldü ve daha neler neler… Ne kadar zeki bir insanmış da, kötü niyetiyle bu kadar güzel(!) şeyler yaşamış.
- Şunu gözden kaçırmayalım, Peygamberimiz zaten zengin bir insandı. Ticarette çok başarı elde etti. 25 yaşında çağın en zengin kadınlarından Hatice ile evlendi. İlk vahyin geldiği 40 yaşına kadar, zaten o bölgenin en zenginlerinden ve en sayılan insanlarındandı. Tam tersi Muhammed, peygamber olduktan sonra fakirleşmiştir. Ama mantıken, kötü niyetli bir uydurmacı olsaydı, peygamberlikten önce fakir, peygamberlikten sonra zengin olması gerekirdi. Dedikleri gibi çok zekiymiş ki, Kuran’ı uydurmadan önce ne kadar zenginken, Kuran’ı uydurduktan sonra o kadar fakir olmuş. Gerçekten çok ilginç!
- Ebu Leheb’i tanıyor musunuz? Mekke’nin en varlıklı, en saygın, en sözü geçen birkaç insanından birisidir. Bu kadar güçlü olan bir ismin yeğeni kimdir biliyor musunuz? Şaşırmayın, Muhammed Peygamber’dir. Evet, Ebu Leheb, Peygamberimizin öz amcasıdır. Peki bu adamın önemi nedir? Bu adam, Peygamberimizin dediklerini kabul etmeyen, söylediklerinden dolayı onu düşman bilen bir adamdır. Peygamberimize en büyük zulümleri yapan, hatta Bedir Savaşı’nı tertipleyen birkaç kişiden biridir. Peygamberimize, defalarca söylediklerinden vazgeçmesini ve hakimiyetine girmesini istemiş, karşılığında da mal, mülk, para ve kadınlar teklif etmiştir. Peygamberimiz ise bu teklife, yanındaki birkaç gariban ile ona yani dönemin en varlıklı ama en sömürücü insanlarından öz amcasına baş kaldırarak cevap vermiştir. Sonunda da Ebu Leheb, Bedir Savaşı’ndan sonra bulaşıcı hastalığa yakalanmış ve cesedi kokar vaziyette, hastalığı bulaşmasın diye, oğulları tarafından bir kuyuya atılmıştır. Şimdi gelelim konuyla bağlantımıza. Kötü niyetli bir insan, şehrin en güçlü birkaç isminden biri olan öz amcasının yanında (ki zaten ilk başlarda kendiside zengindi) keyfine bakıp, zenginlik içinde sefa sürmez miydi? Kendi zenginliğini de bir kenara bırakıp, yanındaki birkaç gariban ile bütün bu diktatörlere baş kaldırır mıydı? Burada çıkar unsuru nerede?
- Haşim oğulları kimdir? Haşim oğulları, Kureyş’in en güçlü üç dört aşiretinden biridir. Peygamberimiz de Haşim oğludur. İslamiyet’ten önce Peygamberimiz de, bu sülale ve bu kabilenin önde gelen bir ismiydi. Resullullah’ın amcası, İmam Ali’nin babası Ebu Talip, bırakın sülalenin liderliğini, Kureyş’in lideriydi. Peygamberimiz İslam’ı tebliğ etmeye başladıktan sonra, bu büyük aşiret tüm gücünü kaybetti. Ebu Leheb ve ailesi dışındaki diğer aşiret mensupları, ticaretten dışlanmaları sebebiyle fakirleşti. 622 yılında hicret ile Peygamberimiz ve yanındaki bazı sülale mensupları, bırakın fakirleşmeyi, her şeylerini Mekke’de bırakıp, Medine’ye göç ettiler. Bir zamanların güçlü isimleri, tüm mallarını mülklerini kaybettiler. Hatta bu sülalenin genç yiğitlerinden Ali, Peygamberimizden bir iki gün sonra, bir devesi bile kalmadan, Medine’ye yürüyerek gitti ve Medine’ye vardığında ayakları kan içindeydi. Bir yıl sonra 623’te de Haşim oğulları, Ebu Talip’in ölümüyle Kureyş’in liderliğini kaybetti ve liderlik Ebu Cehil ve aşiretine geçti. Yani Haşim oğulları, ekonomik gücünden sonra siyasi gücünü de kaybetti. Tüm bunları yaşayan ve sülalesine yaşatan Muhammed, ne kadar çıkarcı(!) bir insanmış değil mi? Kuran’ı uydurması(!) sayesinde ne de güzel faydalar sağlamış değil mi?
- Sonuç olarak, yaşantısında kendi çıkarına olan bir durum yok. Her şey zararına olmuş. Dolayısıyla, Kuran’ı nasıl uydurmuşta tüm bunları yaşamış? Kuran’da Peygamberimizin çıkarına olan bir şey var mı? Kuran’da, Muhammed’e para verin mi diyor yoksa fakir fukaraya mı verin diyor? Resulullah’ın çıkarına olan ne var Kuran’da? Ama savaşta ganimetlerin beşte birini Muhammed alıyordu diyeceksiniz. Hayır kardeşim. Ganimetlerin beşte birini cebine indirmiyordu. Ganimetlerin beşte birinin harcama yetkisi, devlet adına kendisindeydi. Esirleri azad ediyor, ganimetleri de ya devlet adına ya da ihtiyaç sahipleri adına kullanıyordu. Geri kalan beşte dördü zaten savaşa katılanlara dağıtılıyordu. O zaman tekrar soruyorum, çıkarına olan ne var Kuran’da? Çok eşlilik mi diyeceksiniz. Bu kitapta cevabını alacaksınız. Evlatlığı Zeyd’in boşandığı karısıyla evlenmesini (sahip çıkmasını) mi söyleyeceksiniz? Bu kitapta cevabını alacaksınız. Kuran’da, Peygamberimizin kendi çıkarı için bir şey bulursanız (ki yok) söyleyin, onun da cevabını veririz. Ama bu akılsız iddiaları savunanlar, sizce çıkarı için Kuran’ı uyduran bu insan, bu kitaba aşağıdaki ayetleri mi koyar?
TUR 40. “Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?”
YUSUF 104. “Halbuki sen bunun için (peygamberlik görevini îfa için) onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur’an, âlemler için ancak bir öğüttür.”
ALİ İMRAN 79, 80. “Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah’ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz. Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi?”
Peygamberimiz, tüm bu zorlu görevinin karşılığında, kişisel olarak arkadaşlarından hiçbir şey istememiştir. O sadece, insanların ALLAH’a giden yolu istemelerini, ALLAH’a yakınlık için sevgi oluşturmalarını istemiştir.
ŞURA 23. “İşte Allah’ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. Deki: “Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.” Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.”
Özetle, Peygamberimizin kötü niyetli bir insan olup, Kuran’ı kendisinin uydurduğuna dair bir tane somut gösterge olmayıp, aksini kanıtlayacak onlarca durum mevcuttur.
Umarım bu iftiralara karşı yeterli cevabı verebilmişimdir. Bu iftiraları atanların düşüncelerinde hiçbir değişiklik olmayacağını adım gibi biliyorum. Ben de zaten bunun için yazmadım. Bu iftiralar, her kesimden insanın kafasını karıştırmakta ve şüphe, insanların beyinlerinden çıkmamaktadır. Dini tekeline indirenler ise, adam akıllı cevap vermekten aciz, bu iftiralara küfürler yağdırmaktan başka bir şey söylememektedir. Dolayısıyla, insanlar kafa karışıklığı ve şüphelerinin etkisinde kalmaya devam etmektedir. Ben, yaşı 30 bile olmayan bir genç olarak, umarım yeterli olmuşumdur. Umarım şüpheleri temizlemişimdir. Ve yine umarım, dini tekeline indirenler, televizyonlarda ıvır zıvırdan bahsedeceğine, halkın ihtiyacı olan şeyleri, benden daha detaylı ve daha bilimsel olarak anlatırlar.
Not: ALLAH’ın varlığının ve Kuran’ın gerçekliğinin bilim ile ispatı ayrı bir bölümde anlatılacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
1- Evren ezeli değildir. Böylece evreni, maddeyi tek ve asli unsur kabul eden materyalist felsefeler en temellerinden geçersiz olmuşlardır.
2- İzafiyet teorisinin formülleri evreni ve zamanı birbirine bağladı. Böylece evrenin başlangıcının ispatı, zamanın başlangıcının ispatı anlamına da gelmektedir. Zamanı sonsuza dek geriye giden bir süreç olarak tasarlayan materyalist düşünürler yanılmışlardır.
3- Big Bang ile oluşan süreçler evrende bilinçli bir tasarımın var olduğunu gösterir. Evreni sırf kendiyle açıklayan, bilinçli bir Yaratıcı’nın müdahalesini kabul etmeyen materyalist felsefeler bu açıdan da geçersiz olmuşlardır. (İlerideki bir bölümde “tasarım delili”ni detaylıca işleyeceğiz.)
4- Materyalizm doğası gereği, değişmeyen ve bozulmayan, zamanın geçmesiyle aşınmayan bir evren ve madde tasarımı yapmıştır. Evrendeki aşamalı süreçler bunun tam tersini ispatlamıştır. Evrenin genişlemesi, entropi, yıldızların ve ışığın son bulacak olmasının anlaşılması; değişmeyen tek şeyin sürekli ve kesintisiz değişim olduğunu göstermektedir.
5- Evren ezeli olmadığı gibi ebedi de değildir. İnsanlar gibi evrenimiz de bir gün ölüm sürecini yaşayacaktır. Materyalizm bu en temel tezinde de geçersiz olmuştur.