AUGUST 12, 2012 | ADMIN | BILIM-FELSEFE-DIN İLIŞKISI, RÖPORTAJLAR - KISA YAZILAR, TÜM MAKALELER | 0 COMMENTS
Deneyler, henüz bir öğrenme süreci yaşamamış bebeklerde bile empatinin ve iyiyi kötüye tercih eden bir sezginin, adalet duygusunun bulunduğunu göstermektedir.
“Ahlak” diğer birçok din açısından olduğu gibi İslam dini açısından da oldukça önemli bir konudur. Felsefe tarihi incelenirse, “ahlakın doğuştanlığı” iddiasına, temel olarak, üç tür cevabın verildiği görülür: Bunlardan birincisi insanların “boş levha” (tabula rasa) bir zihinle doğduğu, yani ahlakın doğuştan olmadığı iddiasıdır. İkincisi insanların doğuştan sahip olduğu ahlaki özelliklerin tesadüfi doğal süreçlerle oluştuğu iddiasıdır. Üçüncü ve bu yazıda en iyi açıklama olduğunu savunacağım iddia ise bu özelliklerin, Allah tarafından insanlara yerleştirildiği düşüncesidir.
Doğuştan ahlaki özelliklere sahip miyiz?
Doğuştan ahlaki özelliklerin var olduğunu modern psikoloji ve bilişsel bilimler alanından gelen birçok veri desteklemektedir ki, bu verilerin çoğu yenidir ve önemli bilimsel dergilerde yayımlanmışlardır. Birçok felsefeci “empati”nin, ahlakın en temel unsurlarından biri olduğunu söylemiştir. Simner ve Dimion gibi psikologlar, yeni doğmuş bebeklerin başka bebeklerin ağlamasına verdikleri reaksiyonları deneysel çalışmalarında gözleyerek, doğuştan “empati” gibi çok kompleks bir özellikle ilgili unsurlara sahip olduğumuzu gösterdiler. Birçok farklı deneyde, yeni doğan bebeklerin, başka bebeklerin ağlamasını duyunca ağlamaya başladıkları ve stres özellikleri gösterdikleri saptanmıştır. Bu reaksiyonların gerçekten ağlamaya karşı mı, gelen sese karşı mı olduğunun anlaşılması için yeni doğan bebeklere aynı şiddette başka sesler, sentetik ağlama veya kendi ağlamaları dinletilmiş, ancak bebekler bu seslere karşı diğer bebeklerin ağlamasına gösterdikleri reaksiyonu göstermemişlerdir.
Hamlin, Wynn, Bloom ve diğer bazı psikologlar, bir yaşın altındaki bebekler için; içinde yardımcı, engelleyici ve nötrkuklaların olduğu deneyler oluşturdular. Çocuklara kuklalar seyrettirildikten sonra çocuklar, yardımcı ve engelleyici kuklalar arasında tercihte bulunmak için teşvik edildiler ve çocukların belirgin şekilde yardımcıları engelleyicilere tercih ettikleri görüldü. Çocuklar yardımcı ile nötr kuklalar arasında yardımcıyı, engelleyici ile nötr kuklalar arasında ise nötr olanı seçtiler.
Diğer bazı deneylerde, iki yaşın altındaki çocuklara, top oynayan ve bazılarının “iyi” bazılarının “kötü” olduğu kuklalar seyrettirildi. Çocukların önüne bu kuklalar getirildiğinde; “iyi kuklaları” ödüllendirdikleri “kötü kuklaları” cezalandırdıkları (örneğin kafalarına vurdukları) gözlemlendi. Bebeklerin, bir öğrenme süreci olmaksızın yaptıkları bu tercihler, doğuştan ahlaki özelliklerimiz olduğunun deneysel destekleridir. Empati gibi çok kompleks bir kavramı, iyiyi kötüye tercih eden bir sezgiyi, ödüllendirme ve cezalandırmayı kapsayan bir adalet değerlendirmesini gerektiren bu tip yargıların; bir öğrenme süreci olmadan bu kadar küçük yaşta kullanılması, bunların doğuştan var olduğunun bir göstergesidir. Yakın dönemde -az bir kısmına burada değinilen- birçok bilimsel çalışma, ahlak ve diğer alanlarda “boş levha” zihin görüşüne tamamen veda edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Tesadüflerin eseri mi, Allah’ın planı mı?
Doğuştan ahlak ile ilgili özelliklere sahip olduğumuzu kabul eden bazı ateistler, bu özellikleri, kör-tesadüfi süreçlerle, özellikle de doğal seleksiyonla açıklamaya çalıştılar. Burada altı çizilmesi gerekli önemli husus şudur: Tektanrılı dinler açısından önemli olan, bu doğuştan özelliklerin; evrim veya doğal seleksiyonla oluşup oluşmadığı değil, kör-tesadüfi süreçlerle mi yoksa Allah’ın planıyla mı oluştuğudur. Zira İslam gibi tektanrılı dinlerde, Allah’ın yaratışlarını, en çok “aracı-sebepler” vasıtasıyla meydana getirdiğine inanılır: Allah, yağmuru yağdırırken bulutları, insanı yaratırken anne ve babasının bir araya gelmesini aracı-sebepler olarak kullanır. O zaman -her ne kadar çok tartışılmış olsa da- Allah’ın, evrimi ve doğal seleksiyonu aracı-sebepler olarak kullanmış olmasında temel tektanrıcı inançlara aykırı bir yön bulunmadığı kanaatindeyim. Nitekim doğal seleksiyonlu evrim teorisinin babalarından Wallace’ın, Neo-Darwinizm’in babalarından Dobzhansky’nin ve insan genomu projesinin başındaki Collins’in de içinde yer aldığı birçok ünlü biyolog, felsefeci ve ilahiyatçı, tektanrılı dinlerle evrim teorisini çelişkili görmemişlerdir.
Doğuştan ahlaki özelliklerimizin Allah’ın bir planı ile oluştuğu görüşünün, bunların kör-tesadüfi süreçlerle oluştuğu görüşünden daha iyi bir açıklama olduğunu, iki hususa dikkat çekerek savunacağım: 1.Ahlaki farkındalık; 2. Rasyonel temel
Ahlaki farkındalık
Genel tektanrıcı inanç, insanların hayvan ve bitkilerden farklı bir şekilde ahlaki sorumluluğu olduğu yönündedir. Kendi türünden birine yardım etmek gibi, insan ve bazı diğer canlılarda gözlenen benzer bir “fedakar” davranışı örnek olarak ele alırsak, bunun “ahlaki farkındalık” ile yapılıp yapılmamış olması arasında önemli fark vardır. Hayatını feda edecek şekilde “fedakar” bir davranışı yapan arıların, bu davranışlarını, bilinçli bir şekilde iyi-kötü ve doğru-yanlışın “farkında” olarak ve ahlaki tercihte bulunarak değil de, genlerinde bulunan kodun “farkındalıksız” uygulayıcıları olarak gerçekleştirdikleri hususunda böcekbilimcilerin çoğunluğu hemfikirdir. İnsanların doğuştan ahlaki özellikleri ise, sadece otomat gibi bir hedefe yönelmelerinin ötesinde, diğer canlılardan farklı bir şekilde “iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz” gibi temel kavramların “farkındalığıyla” ahlaki seçim yapacak bir kapasiteyi de kapsamaktadır.
Kör-tesadüfi süreçler sonucunda, “ahlaki farkındalık” gibi çok kompleks ve insana has bir özelliğin ortaya çıktığı iddiası mantıklı gözükmemektedir. Fakat kör-tesadüfleri dışlayan ve ahlaka, Allah’ın yaratma planı içerisinde özel anlamlar yükleyen tektanrıcı dinler açısından, diğer canlılardan farklı olarak insana has ve kompleks böylesi bir özelliğin verildiğini düşünmek için –R. Swinburne’ün de dikkat çektiği gibi- iyi nedenler vardır. Sonuçta insanların, doğuştan sahip olduğu “ahlaki farkındalık” özelliğinin olması, Allah’ın insanı yarattığı doğruysa olası bir beklentiyken, ateist yaklaşım doğruysa umulmayacak bir özelliktir. “Neden insana has ve kompleks bir özellik olan ‘ahlaki farkındalık’ oluştu?” sorusu, Allah’ı merkeze alan bir varlık anlayışı (ontoloji) içerisinde ateist anlayıştan daha iyi cevap bulmaktadır.
Ahlakın rasyonel temeli ve Allah
Burada yanlış bir anlama olmaması için şu hususun altını çizmeliyim: Birçok ateist, tektanrılı dinlerin inananlarından elbette çok daha ahlaklı olabilir. Ateist böyle olmakla, başta bahsedilen doğuştan özelliklerle uyumlu davranmaktadır. Fakat burada tartışılan sorun “ahlaklı olup olmama” değil, bu halin “rasyonel temelinin” olup olmamasıdır.
Ateistler, söz konusu doğuştan özellikleri kör-tesadüfi süreçlerin neticesi olarak değerlendirdikleri için, ateist biyologlar Ruse ve Wilson gibi, ahlakı bir “yanılsama” olarak görmek durumundadırlar. (Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar da Allah’ın yokluğunda ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına dikkat çekmişlerdir.) Ahlakın en önemli özelliklerinden biri “bağlayıcılığı”dır. Ancak “öldürmeyeceksin” veya “çalmayacaksın” gibi ilkelerin bağlayıcı özelliğine “rasyonel temel” bulunabilirse, ahlakın rasyonel temeli olduğu söylenebilir. Doğuştan ahlaki özelliklerimiz, ahlaki eylemin gerçekleşmesine bir destek olmasının yanında, kompleks ahlaki kavramları bilmemizi ve ahlaki farkındalığa sahip olmamızı sağlamaktadır; fakat bu özellikler, kör-tesadüfi süreçlerin bir ürünü olarak kabul edilirse, ahlaki emirlerin bağlayıcılığı için “rasyonel temel” sunamaz. İnsanların çıkarları, arzuları ve tutkuları -kimi zaman- ahlaki gerekliliği yerine getirmemeye sebep olabilir.
Örneğin yere düşen, içi para dolu bir cüzdanın, hiç kimsenin görmeyeceğinin garanti olduğu ve bu parayla hayatın sonuna kadar rahat yaşanabileceği bir durumda, “çalmayacaksın” ahlaki ilkesi gereğince alınmaması için, -Allah’ın varlığı yok kabul edildiğinde- herhangi bir “rasyonel temel” bulunamaz. Bahsedilen doğuştan özellikler veya çeşitli kültürlerin verdiği eğitimin şekillendirmesi elbette parayı iade etmeyi sağlayabilir ama bunun “rasyonel temeli” ateist dünya görüşüyle gösterilemez. Zira natüralist-ateist anlayışa göre doğa dışında varlık yoktur; fiziksel olarak doğa ise itme-çekme, dalga-parçacık, madde-enerji gibi unsurlardan oluşmuştur ve doğanın bu özelliklerinin hiçbirisinde, ahlakın zaruri şartı olan bağlayıcılığının temellendirilebileceği bir zemin bulunamaz. Fakat insanın üstünde bir otorite olan Allah’ın emirleri, her koşulda, ahlakın bağlayıcılığı için gerekli “rasyonel temeli” sağlamaktadır. İnsanı kör-tesadüflerin sonucu kabul eden bir anlayış, insanın diğer canlılardan farklı olarak ahlaki özellikleri olması gerektiği görüşüne “rasyonel temel” bulamaz. Bu anlayışı kabul edenler, ellerini yıkarken bakterileri öldürmeleriyle, suçsuz bir insanı öldürmeleri arasındaki fark gibi, çok temel bir ahlaki görüşü bile temellendiremezler. Her şeyin tesadüflerle birbirinden evrimleştiği bir anlayış açısından, insan hayatını bakterilerden daha anlamlı kılacak “rasyonel temel” nedir?
Burada ateistlerin cevap vermesi gereken çetin soru şudur: Neden doğa, ancak Allah varsa “rasyonel temeli” olacak doğuştan ahlaki özellikler oluşturmuştur? Doğal süreçleri Allah’ın aracı-sebepleri olarak gören tektanrıcı dinler açısından, bu doğal süreçlerin, gözümüzü Allah’a çevirtmesi beklenecek bir durumdur. Fakat ateist doğa anlayışı açısından, sadece bu dünyadaki yaşam ve genleri aktarma mücadelesiyle ilgili olarak oluştuğu düşünülen doğuştan ahlaki özelliklerimizin, ahlaklı yaşama ilkesini “rasyonel” kılacak bir yönü yoktur.
Sonuçta modern bilimin verileri, doğuştan ahlaki özelliklerimizin var olduğunu göstererek “boş levhacı” yaklaşımları geçersiz kılmıştır. İnsanların doğuştan sahip oldukları, insan türüne has ve çok kompleks bir özellik olan “ahlaki farkındalık” ve bu doğuştan özelliklerin ancak Allah varsa “rasyonel temel” bulacak olması; bahsedilen doğuştan özelliklerin Allah tarafından insanlara yerleştirildiği görüşünün ateist yaklaşımdan daha iyi bir açıklamaolduğunu göstermektedir.
This entry was posted in Bilim-Felsefe-Din İlişkisi, Röportajlar - Kısa Yazılar, TÜM MAKALELER. Bookmark the permalink.
Comments are closed.
- Bilim-Felsefe-Din İlişkisi (19)
- Bosanski (1)
- Deutsch (2)
- English (5)
- Kitaplar (10)
- Röportajlar – Kısa Yazılar(7)
- Seçme Sözler (131)
- Siyaset Bilimi (3)
- Teoloji (4)
- TÜM MAKALELER (11)
- beden bilim felsefesi cevher cihad determinizmDin felsefesi Entropi evrenin başı evrenin sonu fizik fizik felsefesiindeterminizm kaos kuantum kuran modern bilim mucize retorik ruh sözbilim Tanrı-evren ilişkisi tasarım kanıtı teolojitermodinamik terör zaman özgür irade İzafiyet
Aşağıda vereceklerim de tarihi hesaplamalar… zaten hepsi tezlerini “tarihe” dayandırıyor… işin enteresan kısmı da bu aslında…
birlikte aynı konuyla ilgili farklı rivâyetler, tarihi olaylar arası mukayese ve
çıkarımlar ve tarihi kaynaklardan hareketle Hz. Âise’nin zifaf yasının 8-21 yas
aralıgında olduguna dair tespitler de bulunmaktadır.63 Yapılan bir çalısma su
hususlara dikkat çekmistir:
Tabarî’nin, Âise’nin 620 yılında nisanlanıp 623 yılında Rasûlullah ile birlikte
yasamaya basladıgını söylemesi tarihi bir çeliskidir.
_bn Hacer’e göre Fâtıma dogdugunda Rasûlullah otuzbes yasındaydı.
Fâtıma Âise’den bes yas büyüktü. Dolayısıyla Âise dogdugunda Rasûlullah kırk
yasındaydı. Rasûlullah’ın, Âise ile Medine’de evlendigi dikkate alındıgında
Âise’nin en az oniki yasında olması gerekir.
Âise’den on yas büyüktü. Esmâ hicri 73 yılında yüz yasında öldü. Dolayısıyla
Esmâ’nın hicrette 27-28 yaslarında olması gerekir. Esmâ Âise’den on yas
büyükse Âise hicrette 17-18 yasında olmalıdır.
O halde Âise Rasûlullah’la beraber yasamaya basladıgında 19-20 yaslarında olmalıdır.64
savastaki fonksiyonlarını icra ederken olması gereken yasları dikkate
alındıgında yasının büyük olması gerekir.
Fakültesi Dergisi, IX, _zmir, 1995, s. 139-144; Coskun, Selçuk, “Hadislerin Tarihe Arzı”nin
Uygulamadaki Bazı Problemleri (Hz. Âise’nin Evlilik Yası Örnekleminde Bir _nceleme)”,
Ekev Akademi Dergisi, yl. 8, sy. 20, Yaz 2004, s. 184 vd. Öte yandan Rasûlullah’ın Hz. Âise
ile altı yasında nisanlanıp dokuz yasında evlendigi sonucuna ulasan bir çalısma için bkz.
Azimli, “Hz. Âise’nin Evlilik Yası Tartısmalarında Savunmacı Tarihçiligin Çıkmazı”, _slâmî
Arastırmalar Dergisi, c. 16, sy. 1, 2003, s. 28 vd. Bir baska arastırmacı her iki grubun görüs ve
delillerine yer verdikten sonra Hz. Âise’nin küçük yasta evlendigine dair rivâyetlerin kısmen
daha güçlü olduguna dikkat çekmektedir. Bkz. Erul, Bünyamin “Hz. Aise Kaç yasında
Evlendi? Dokuz Mu? On Dokuz Mu? ”, _slâmî Arastırmalar Dergisi, C: XIX, sy. 4, 2006, s.
637 vd.
64 Diyanet Vakfı _slam Ansiklopedisi’nin “Âise” maddesinde Hz. Âise’nin 614 yılında dogdugu
söylenmektedir. Aynı ansiklopedinin “Esmâ bint Ebû Bekir es-Sıddîk” maddesinde, Esma’nın
Âise’den on yas büyük oldugu ve yüz yasında 73/692 yılında vefat ettigi söyleniyor. Bu iki
madde arasında tarihi bir çeliski gözükmektedir. Sayet Esma Âise’den on yas büyükse ve yüz
yasında iken 692 yılında vefat ettiyse Âise’nin 602 yılında yani risaletten önce dogmus olması
gerekir. Krs. Fayda, Mustafa, D_A, “Âise”, II, 201 vd.; Yardım, Ali, D_A, “Âise”, II, 201 vd.; Yardım, Ali, D_A, “Esmâ bint EbûBekir es-Sıddîk”, XI, 402 vd.
Dr. Fatih Omur…“
Osmanlı tarihinde bile kaynak sıkıntısı varken, 1400 yıl öncesi, birbirinden farklı bir sürü rivayetlere nasıl itibar edelim,
hatta bunlara göre bir islami tarih oluşturalım.. Mantıklı mıdır sizce bu?
Tarihi yeniden yazmaya çalışan sizsiniz ben değilim…. iyi geceler
Sayın Hilmi
Mervece, burada Kuran dan ayetlerle müslümanlara örnek olarak belirlenmiş kişinin yani Muhammed as ın (ki bu örneklik de önce Kuran ı okuyup ,ben müslümanım diyeni bağlar) yaşamı sırasında Kuran a göre davranacağını bundan dolayı;
tarih diye önümüze sürülen şeylerden hangisinin Kuran a uyduğunu dolayısı ile Muhammed as ın yaptığını ,
hangisinin uymadığını dolayısı ile Muhammed as ın yapmadığını anlatmaya çalışmış.Kalkıp da buna tarihi yeniden yazmak demek çok uçuk olsa gerek.
Burada amaç tarih yazmak değil ,Allah ın dinini anlayıp ona uygun yaşamak.
Bu konuda oluşan hurafelerden, o dedi “bu da böyle dediler” den arınmak.
Bu da ancak bu aktarılan rivayetlerin,tarihin ,o şöyle dedi ama toplayınca da bu çıktı
tarzı zanni bilgilerin , müslümanların korunmuş ve ilahi olduğuna inandıkları Kuran a arzı ile gerçekleşir.
Bir müslümanın önüne Allah ın ayetleri ve o ayetlerin de karşısına
insanların kendilerine göre yazdıkları, ayetlerle uyuşmayan tarihi bilgiler getirildiğinde sizce hangisini seçecek,hangisini doğru kabul edecek,hangisine uyma sorumluluğu olacak.
Biz atalar dinine körü körüne uymamak konusunda Kuran dan sert uyarıyı aldık.
Darısı diğerlerinin başına..
Konuyu alakasız yerlere çekmenin anlamı yok.
Birincisi Özgür Bey değil Özgür Hanım
İkincisi yazıda Kuran a dayanarak yapılan anlatımda tarih ispatı yapılmıyor.Anlamadığınız “tarihi yeniden yazıyorsunuz” demenizden belliydi.Hala aynı şeyi söylüyorsunuz.Ana fikir burada sayılar değil .Kendine müslüman diyen bir kişi din adına çoluk-çocukla evlenebilir mi,araştırılan şey bu, dolayısıyla tarihsel verilerin farklı olabileceğini,insanların her duyduklarına inanmamaları bunu Kuran la karşılaştırmaları gerektiği “Hatice .. yaşındayken evliydi diyen de var” örneği üzerinden ispatlanıyor.Bu uzun yazıyı kalkıp da eleştirmek için sadece sayılara takılmanız niye.Bu eyleminizin yapıcı eleştiri anlamında kullanılacağı yer kafayı rivayetlerle bozanlar olsa gerek.Burada tam aksi savunulmuş.
Üçüncüsü “Yani bakanın görmek istediği gibi gördüğü ayetlere dayanarak Hz. Muhammedin hayatında yaptığı söylenen şu şey doğrudur şu şey yanlıştır
denemeyeceğini de ayrıntılı anlatmaya çalıştım…”
demişsiniz.
Anlaşılan o ki henüz köy görünmemiş.
Biz diyoruz ki ayetlere bakarak , gelen tarihi zanni bilgilerden Peygamberin böyle bir uygulaması olamaz,Çünkü Kuran a ters,Çünkü O Kuran a aykırı bir eyleme girişmemiştir.
Herkesin kendine göre ayet yorumlaması! kafanızı karıştırıyorsa bunun da çözümü var , Kuran kişi gerçekten doğru olanı arıyorsa ,aklını da güzel kullanıp,hevasına uymuyorsa doğruyu bulacağını söyler.Siz niye denemiyorsunuz.
Sizin fıkıh alimleri kadar aklınız yok mu.Bu sorunun cevabı elbet müsbettir.Ancak ilim konusunda eksikleriniz olur.Onu da bu blogu hazırlayan kişi gibi sora sora doğruya ulaşma adına çalışarak elde edersiniz.O zaman hangi fıkıh alimi doğru demiştir,onu da kavramaya başlarsınız.Ama fıkıh alimleri kendilerine göre yoruyor diyip, herkes farklı şey söylüyor diyip işin içinden sıyrılamazsınız.
Allah akıl ve kitap vermiş size.Okursunuz incelersiniz.
Rivayetlerle boğuşmayın,ayetlere buyrun.
Bu konuda kusurunuza bakılmayacak.Çünkü sadece aklınızı kullanarak “Özgür” isminin bir erkeğe mi bir kadına mı ait olduğunu bulamayabilirsiniz.Belki bir isim “kitabı” gerekirdi size.O kitaptan Özgür ün kadın ismi olarak da kullanıldığını öğrenseydiniz en azından iki seçeneğiniz olacaktı.Önce bu iki seçenekten hangisinin doğru olduğuyla ilgili kafanız karışacaktı.Sonrasında da bu bilgiyi de kullanarak sorsaydınız ,yüzde yüz doğru sonuca ulaşacaktınız.
Ama yanınızda bir isim kitabınız olsaydı sizde ona bakmadan davransaydınız,o zaman kusurunuza bakılırdı.
Kişinin bilgisi yoksa fikrinin doğru olacağını aklın söylemesi gördüğünüz gibi yeterli olmuyor.
Bir de bilginin kaynağını oluşturan kusursuz bir kılavuz gerekiyor.
Kusursuz kılavuzu bulmanızı dilerim..
Özgür hanım, bir bayan.. sizin deyiminizle “akıllıca” yorumlar yapan bir bayan… ben de bir bayanım… iyi bir üniversiteden mezunum… yani, kör cahil değilim… genelde bu konuya takılan kişilerin cinsiyetlerine bakıyorum… erkekler
bana enteresan geliyor…
Peygamberler de insan hata yapabilirler..
lütfen, sizden rica ediyorum, rivayetler üstünden peygamber efendimiz as yargılamayın… İslamiyete inanın, inanmayın bu önemli değil benim için…
ama peygamber efendimizi yap-ma-dığı bir şeyle, aslı astarı olmayan bir sürü rivayete bakarak itham etmeyin…
Size 1400 yıl öncesine dayanan, aişe ra 9 yaşında ol-ma-dığını belirten rivayetler da yazdım yorum kısmında…
neden sanki bunları ilk defa günümüz alimleri söylemiş gibi yorumlar yapıyorsunuz inanın anlamakta zorlanıyorum…
ama görüşlerinizi farklı konularda paylaşmaya devam edin lütfen…
Arap halkı kadınların yaşını regl gördükleri zamandan sonra hesaplamaya başlarlar. 9 yaşında regl olan bir kız 18 yaşında isede 9 yaşında denir.Bu zamndada çoğu arap ülkelerinden geçerlidir.. inş şimdi anlamışsınızdr … Tarihi ve o ülklerin yasalarını bilmedğimiz araştrmadığımız sürece birlerinin söylemlerinii ezberlyip yansıtmak nete girenler için acınacak haldir
Ancak bu kitabın 7. sayfasında yazar şunu da yazmıştır…
“Yaptığımız değerlendirmelerde insan olmamız hasebiyle mutlaka hatalar ve eksikler olabilecektir.”
-Bölgenin iklim yapısı
-o dönemin evlilik kültürü … (yazımda bu iki konuyu anlattım )
ya da bir yıldır birbirinden ayrı yaşayan eşlerin (örneğin eşi kaptan) ayrılmaya karar verdiklerinde kadının iddet bekleme-me-si gerekirdi…
1:07:30 ile 1:10:37 arasını özellikle dikkatli dinleyin… Şeytan örneği çok ama çok önemli… aklınıza kaydedin…
“dünya hayatı mı, ahiret hayatı mı”
buyrun buradan bakın… hepsi meallerinde “evlilik çağı” demiş…
http://www.kuranmeali.org/4/nisa_suresi/6.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx