bilimsel açıklaması mevcut uygulamadır...basınç reseptörleri impulsları ağrıdan daha hızlı ilettikleri için ağrı algısını azaltırlar...özellikle gerilim tipi baş ağrısında şakaklara basınç uygulaması ağrı hissini maskeler..
9 Ekim 2015 Cuma
Hz. Adem a.s. dan hz. MUHAMMED s.a.v e kadar hiç bir islam inancının temeli değişmedi. İtikadi inanç sistemi olarak sürekli aynı şeyleri ALLAH bizlere Peygamberleri vasıtası ile anlattı. Tevrat, İncil, Zebur ve Kuranı kerim hep aynı şeyleri bizlere anlattı..
Fakat taaa hz. Ademden itibaren hep insanlar yoldan çıktı hata yaptılar. Yanlışlar yaptılar. şeytana uydular. İnançlarını bozdular. Kendi çıkarlarına göre değiştirdiler. Putlara tapmaktan insanlara tapmağa kadar çeşitli yollar tuttular değişik dinler çıkardılar
İlk insanın cennetten yasak meyvayı yemesinden bu yana hep şeytan bizlerle uğraştı..
Ve her seferinde ALLAH peygamber yollayıp bizleri uyardı.
Kitaplar yolladı.
Tevrat geldi yahudiler kendi çıkarları çerçevesinde değiştirdiler. Gelen Paygamberlerini şehit ettiler..
İncil geldi hristiyanlar bu sefer onu bozdular. Kuranı kerim geldiğinde yeryüzünde gerçek incile inan kimse kalmamıştı..
ALLAH ilk insandan bu yana peygamberleri vasıtası ile sürekli islam inancını korudu. Sürekli insanlara doğru yolu gösterdi.
[Kuran’da Geçen, ”Elçinin Sözü” Tabiri Bir Çelişki mi?]
Hiç şüphesiz o (Kur’an), şerefli bir elçinin kesin sözüdür. [Hâkka Suresi (69/40]
Aslında ayetten tek başına Kuran’ın bir “elçi” tarafından aktarılan söz olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak ayetin devamına bakalım.
O, bir şairin sözü değildir. Ne az inanıyorsunuz? Bir kahinin de sözü değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz. Alemlerin RABBinden bir indirilmedir. [Hâkka Suresi (69, 41-42-43]
Ayetin devamı da incelendiğinde ALLAH’ın vurguladığı konunun anlamı ortaya çıkmaktadır. 40,41 ve 42. Ayetlerde Kuran’ı insanlara bildiren kişinin bir şair veya kahin değil, şerefli bir elçi olduğu ve O’nun sözleriyle insanlara aktarıldığı, 43. Ayette ise o sözlerin kaynağının ALLAH olduğu anlatılır. Yani ayetleri sözleriyle aktaran kişi bir elçidir, şair veya kahin değildir. Sözlerin kaynağı ise ALLAH’tır.
Ateist arkadaşların gece gündüz kullandıkları argümanların bu kadar çürük temellere dayanması da gerçekten onlar açısından kötü bir durumdur. Aslında bunun sebebi şudur. İncil ve Tevrat’ın içine insanların birçok eklemesi olmuştur ve yurtdışındaki ateistler bu insan eklemelerini tespit ederek iki kitabı da gayet mantıklı bir şekilde eleştirebilmektedirler. Ancak Müslüman ülkelerdeki ateistler Kuran’da eleştirebilecek bir şey bulamadıklarından, bu “arzularını” ayetleri saptırarak veya tek başına değerlendirerek yapmaktadırlar. Tabi ki bu iddiaların hiçbir geçerliliği yoktur."
Artı
"elçiye ait söz değil, elçiye emanet edilen, git şunu söyle diye emanet edilen söz. Öyle değil mi? Yoksa neyin elçisi. O sözün elçisi. O sözü taşıyor. Onun için taşıdığı söz kendine ait değil ki. O sözü taşıyan bir elçi. Yani elçiye emanet edilmiş. Keriym sıfatı cinsinin kamil örneği oluşuna delalet eder burada. Cinsinin kâmil örneği olmak, yani ihaneti düşünülemeyecek olan demektir."
Derleme 2
“ALLAH'ım! Nimetinin yok olmasından, verdiğin afiyetin (nimet ve sağlığın) bozulmasından, ansı-zın cezalandırmandan ve öfkene sebep olan her şeyden sana sığınırım.” (Müslim, “Zikir”, 96)
////
ALLAH iyi evsahibi demek seviyor anlamına gelmez O RAHMAN ismiylede Onu inkar edenlere rızkını veriyor
////::
- Dünya, büyük bir tiyatro sahnesi gibidir. Herkes bu sahnede rolünü oynar, rolü bitince de bu sahneyi terk eder. (Shakespeare)
Biz senaryolardan rollerden değil söz ve hareketlerimizden yani tercihlerimizden mesullüz
Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim” desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette “Sen istedin” diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın.yada ben kendim bu dağa çıktım dese kibirlense gene yalnış olur çünkü sen çıkardın böbürlenemezde
İşte, CENAB-I HAK, Ahkemü’l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder.
İnsanlar hayır ve şerde tercihini yapar o yolda ilerler
Bazı insanlar zengin,güzel ve sıhhatli doğarlar; bazıları da fakir, çirkin ve sakat. Bunlar, insan iradesinin karışmadığı “ızdırari kader”in konusudur.
Bu farkı bahane ederek zulümden söz edenler duyarız. Halbuki, zulüm bir hakkın çiğnenmesidir. Kulun ise, ALLAH'ta hiçbir hakkı yoktur. O, ne vermişse sırf lütfundan dolayıdır.
Bize düşen, verilmeyen nimetleri düşünüp isyana yeltenmek değil, verileni hatırlayıp şükretmektir. Eksiklikler, kulun denenmesi içindir. Dünyayı bir imtihan salonuna benzetirsek, hoşa gitmeyen durumlar birer imtihan sorusudur. Kul isyan mı edecek, yoksa verilen nimetlere şükürle, mahrum kaldığına sabır ile mi karşılık verecek?
Zengin bir tüccar düşünelim. Dükkanına gelen iki fakire, sırf merhametinden dolayı iyilik etmek istiyor. Birine gömlek ve pantolon giydirdi, diğerine ise, bunlara ilaveten ceket ile palto hediye etti. Sadece gömlek ve pantolon alan adam, “tüccar bana zulmetti, öbür adama fazla verdi,” diyebilir mi? Derse, bu sözü edepsizlik olmaz mı?
Biz insanlar da bu fakirlere benziyoruz. ALLAH, sonsuz merhameti sebebiyle, tükenmez hazinesinden nimetler veriyor. Vücudumuzu, aklımızı, hayalimizi, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, yediğimiz gıdayı yaratan o. Çalışmadık, kazanmadık, hak etmedik.
Mal,mülk veya zenginlik isteyenler aşağıdaki esmayı her gün (20) defa okurlarsa Allah-ü Teala o kimseleri fakirlikten kurtarır.Rızık kapısını açar.
” Bismillahirrahmanirrahim.Ya ilahel alihetir rafiy’ı celalüh.”
Borç sıkıntısındaan kurtaran dua:
“Ya mennanü zül ihsani kad amme küllel helaiki menneh”
Bu esmayı okumaya devam eden kimselerin rızkını Allah-ü Teala genişletir.Ruhani ve cismani olarak rahatlatır.Eğer borçlu ise bu esmayı okumaya devam ederse,Allah’ın izni ile borcunu öder.
Ayrıca aşağıdaki dua da borcun ödenmesinde yardımcı olan çok kuvvetli bir duadır.
“Allahümmekfini bi halalike an haramike ve eğninibi fadlike ammen sivake.”
Bir peygamber duâsı ; ALLAH’ım merhametsizleri bize musallat etme. . . | Tirmizi, Daâvât, 79
ALLAH Teâlâ, kendi dostlarına düşmanlık edenlere harp ilan edeceğini bildirmektedir. Bundan dolayı, mücahedeyi hayat tarzı olarak benimsemiş insanlara, bu hallerinden dolayı düşmanlık etmek, ALLAH Teâlâ’nın düşmanlığını karşısında bulmaktır. Böyle bir durumda kimin muvaffak olacağı bellidir.
- Bir akciğer taraması için, basitten derinliğe doğru, normal bir röntgen, tomoğrafi ve Emar çekilir. Sır, Hafi ve Ahfa da bunun gibi, en ince iman ve ihlasın, tevekkül ve teslimiyetin derecelerini ortaya çıkaran mekanizmalardır.
Kimi, Cennet kazanmak için, kimi cehennemden kurtulmak için amel eder.
Kimi Allah’ın azabından, kimi gazabından kurtulmak için amel eder.
Kimi sadece Allah’ın rızasını kazanmak için amel eder.
Kimi, bir batman sıkıntıya, kimi yüz batman, kimi de bin batman sıkıntıya tahammül eder. Kiminin ufak bir sıkıntıdan dolayı Allah’a olan muhabbeti kaybolur veya azalır.
Kimi de Hz. Eyyüb peygamber gibi sonsuza dek bu muhabbeti kalbinden eksiltmez. İmanın kalbteki, sırdaki, hafi ve ahfadaki kuvvetinin dercesine göre kişilikler meydana gelir.
Dinini bir dinara satanlar yanında, bütün dünyayı dinin bir tek meselesine feda edenler de vardır.
Hülasa: ALLAH’a olan iman, teslimiyet, tevekkül ve muhabbetin kuvveti, bu olguların sır, hafi ve ahfaya yerleşmesi derecesine göredir. Onun içindir ki, evliyalar için “ALLAH sırlarını takdis etsin” diye dua edilir.
öncelikle
{*Bazı gayrimüslim fen adamları, dinlerinden uzaklaşınca, başarılı oluyor. Müslüman ismini taşıyan bazı cahiller de, İslamiyet'ten uzaklaşınca başarısız oluyorlar. Buradaki inceliği iyi anlamak gerekir.
Yazar düşüncelerini hiç alakası olmayan ,hiçbirşeye dünya işlerine engel olmayan hadisi (hafızların şefaat hakkı)hedef alarak yazması çok gereksiz
bana hadis sinsice küçümsenmiş gibi geldi
Herkes kendi kabiliyetince tercih etti alanda Kur an ve sünnet kuralları dairesinde başarıya ulaşabilir artı ALLAHın hoşnutluğuna
"İslamiyet’te ilerlemeye mani olan bir hüküm yok
ALLAHın hoşnutluğunu PEYGAMBERİMiz SAV bildirmiş Onun bildirdiği yoldan başka da yol yok.
-İslâm, insanın yaratılışına en uygun dindir. Ölçülü olmayı tavsiye eder.
- İslâm’da dünya ve âhiret dengesi temel prensiplerden biridir.
~Dikkat edilmesi gereken
Dünya işleri insana ALLAH’ı unutturmamalı, ibadetlerine engel olmamalıdır.
-dünya ile âhiret işlerini birlikte götürmeyi, dengeyi ve ölçüyü korumayı, kulluğun gereğinin bu olduğunu bildirmiştir. Tamamen dünyaya yönelmek hoş karşılanmadığı gibi, dünyadan büsbütün el etek çekip uzlet ve inzivaya yönelmek de yasaklanmıştır. İslâm hem dünya hem de âhiret hayatımızı düzenleyen esaslar vaz etmiştir.
"..bir saatinizi ibadete, bir saatinizi de dünya işlerinize ayırınız..."hadis
Tabii ki bu, yarı yarıya ibadet, iş bölüşümü anlamına alınmamalı, her ikisine kâfî zaman ayırma şeklinde anlaşılmalıdır.
Ha buarada ağaç dikmek hatim indirmek sakal bırakmak sünnettir sevaptır ALLAHın hoşnutluğu vardır birini öldürmek büyük günahtır ALLAHın cezası azabı vardır Namaz kılmak haca gitmek farzdır ALLAHın emridir
Abiyogenez
cansız maddelerden, canlı maddelerin oluştuğunu, oluşabileceğini savunan teori. günümüz modern bilimi böyle bir sürecin imkansızlığına dikkat çekmekte ve evrimi başlatan sürecin de bağlı olduğu abiyogenez yadsınmakta. yani evrim hücreyi açıklamıyor, olan bir hücrenin evrimini savunuyor.
bu kendi kendine olan(!) hücre de öyle bir hücre ki bütün parçaları ve fonksiyonları ile aynı anda aynı yerde, hep birlikte olması gerekiyor ki hayatını devam ettirebilsin. işte abiyogenez de bu kompleks yapıyı indirgemeye çalışan ve imkansız olması hasebiyle şu an genel olarak evrimciler tarafından da güvenilmeyen teoridir. evrimci bilim insanları bu oluşumu "bilmiyoruz", "uzaylılar getirmiş olabilir", diyerek * gülünç duruma düşüyorlar.
pasteur bu teoriyi bitiren kişi olarak bilinir, miller konusuna hiç girmeyeceğim...
günümüzde "astrobiyoloji" olarak bilinen bir bilim dalı da, "uzaylıları" ve dünyamıza düşebilecek bir "canlı"yı araştırmada ve abiyogenezin de yeri doldurulmaya çalışılmaktadır."
bu kendi kendine olan(!) hücre de öyle bir hücre ki bütün parçaları ve fonksiyonları ile aynı anda aynı yerde, hep birlikte olması gerekiyor ki hayatını devam ettirebilsin. işte abiyogenez de bu kompleks yapıyı indirgemeye çalışan ve imkansız olması hasebiyle şu an genel olarak evrimciler tarafından da güvenilmeyen teoridir. evrimci bilim insanları bu oluşumu "bilmiyoruz", "uzaylılar getirmiş olabilir", diyerek * gülünç duruma düşüyorlar.
pasteur bu teoriyi bitiren kişi olarak bilinir, miller konusuna hiç girmeyeceğim...
günümüzde "astrobiyoloji" olarak bilinen bir bilim dalı da, "uzaylıları" ve dünyamıza düşebilecek bir "canlı"yı araştırmada ve abiyogenezin de yeri doldurulmaya çalışılmaktadır."
"Abiyogenez
canlıların cansızlardan ya da alakasız canlılardan oluşabileceğini ileri süren görüş. en önemli temsilcilerinden biri aristodur. bu görüşün aristoyla bağdaştırılmasında aristonun varlık felsefesinde bahsettiği maddeyi oluşturan 4 nedenin de etkisi olduğunu düşünüyorum. bu görüşe göre
* timsahlar nehirlerin dibinde çürüyen ağaç kütüklerinden,
* kazlar okyanus kenarlarındaki köknar ağaçlarından,
* fareler, kirli gömlek ve tahıldan,
* yine fareler, nil nehrinin çamurundan,
* yaprak bitleri, bataklık suyunun neminden,
* kurbağalar, bataklık suyunun çamurundan,
* toprak solucanları, yağmur suyunun toprağı uyarmasından oluşabilmektedir.
günümüzde geçerliliği yoktur. louis pasteur ve francesco redi'nin yaptığı deneylerle çürütülmüş ve canlıların kendilerinden önceki canlılar tarafından oluşturulduğu görüşü yani biyogenez benimsenmiştir. bu durum rudolf virşov'un, hücre teorisinde bahsettiği "her hücre, kendinden önceki bir hücrenin bölünmesiyle oluşur." görüşüyle uyum içindedir. ancak biyogenez, ilk canlının nasıl oluştuğunu açıklayamamakta, sadece ilk canlıdan sonrakilerin nasıl oluştuğunu açıklamaktadır."
* timsahlar nehirlerin dibinde çürüyen ağaç kütüklerinden,
* kazlar okyanus kenarlarındaki köknar ağaçlarından,
* fareler, kirli gömlek ve tahıldan,
* yine fareler, nil nehrinin çamurundan,
* yaprak bitleri, bataklık suyunun neminden,
* kurbağalar, bataklık suyunun çamurundan,
* toprak solucanları, yağmur suyunun toprağı uyarmasından oluşabilmektedir.
günümüzde geçerliliği yoktur. louis pasteur ve francesco redi'nin yaptığı deneylerle çürütülmüş ve canlıların kendilerinden önceki canlılar tarafından oluşturulduğu görüşü yani biyogenez benimsenmiştir. bu durum rudolf virşov'un, hücre teorisinde bahsettiği "her hücre, kendinden önceki bir hücrenin bölünmesiyle oluşur." görüşüyle uyum içindedir. ancak biyogenez, ilk canlının nasıl oluştuğunu açıklayamamakta, sadece ilk canlıdan sonrakilerin nasıl oluştuğunu açıklamaktadır."
Abiyogonezciler diyor evrimcilerde ayılıp bayılıyo hiçfarketmez
Capsın paylaşımı düşünülsün amaclı ama görüyorumki hiçte gerçekleşmemiş mantığı değil gereksiz yerlerden arıza çıkartılıyor
Bilim adamı proteini yapıp yapmaması neyi değiştirir sonuçta zor olan hatta uğraşmaktan vazgeçtikleri bu işin yapanı olduğu ve bilinçsiz yapılmadığı gösterir
Asıl proteinlerin bilinçsiz sahipsiz tesadüfen oluştuğu inançı beyinsizliktir
Bilim adamı ALLAHı aramıyor yarattıklarını inceler sonra tercihini ya kabul etmekle ya etmemekle kullanır
Bilim adamlarının tercihlerine göre inançını bağlayan birisine ne saygı duyulur ne ehemmiyet verilir
AYETEL KURSİNİN SIRRI DUASI DİLEKLERİN YERİNE GELMESİ,SIKINTILARIN AÇILMASI,İŞLERİN KOLAYLAŞMASI VE DÜŞMANLARIN MAĞLUP OLMASI GİBİ BİR ÇOK SIRLAR VARDIR .. DUAYI HER KAMERİ AYIN SON ÇARŞAMBA GECESİNDE OKUMAKTA FAZLACA FAYDA VE SIRLAR VARDIR .. KİŞİ DUAYI OKUDUKTAN SONRA .. DİLEKLERİNİ MEVLA TEALA’ DAN İSTEYEBİLİR ..
Bismillahirahmanirrahim
“Elhamdülillahillezi halagalavelime ve yesseral ulume ve ecral eflake ve sehharan nucume vesteva fi’ilmihil
mendugu vel mefhumu ve ye’lemuzzavehira vessiralmektum, li külli hayyi indehu rizgu megsumevve ecelumme’elu mulli
yevmi mehtum subhaneh ( Allahu la ilahe ille hüvel hayyul kayyum ) efnel gurunel meziyete gavmem be’de gavmi ve
ebededed duhural halieye yevmembe’ede yevmivve adele fi ehka mihi fele yelhaguhu levm. Subhaneh ( te’huzuhu sinetüvvele mevm ) teabbedel beraye bi ferzibbe’de ferzivve eczelelel adaye fe efzale fil besti ve adele fil gabd.
Subhaneh ( Le hü me fissemevati ve me fil ard ) ve esbele alal usati Kenefe setrihi ve mennihi ve sekkene ravatil haifine minhü biemnihi ve menne alal mü’münine bi lütfihi ve yümnihi ve yeserattaati li ibedihi bi hüsni avnihi subhaneh. ( men zellezi yeşfeu indehu ille bi iznih ) halagal ibede verazegahüm ve ehlerraşadi bi da atihi veffegahüm ve bi merzatihi esafehüm veçtebehüm, ve ehlelibedi bi azabihi havvefehüm. subhaneh ( ye’lemü ma beyne eydihim veme halfehüm. ) halaga me şe’e keme şe’e ve hakeme ala me şe’e bime şe’e ve gadderal eşye’e keyfe şe’e subhaneh ( ve le yuhidune bişey immin ilmihi ille bimaşe’e ) mükevvinuddde rayni ve haliguhume ve münşiussegaleyni ve melikühüme ve rabbülmeşri gayni ve rabbül megribeyni veme beynehüme.
Subhaneh ( vesia kürsiyyuhussemevati vel ard. Vele yeüduhu hifzühume ) ve teberake rabbune zül ihsenillezi lem yüşe rikhü fil gıdemil ezeliyyi gadim. e-adde li evliyeihi deranneimi ve ekramehüm fihe binnezeri ile vechihil kerim ve eadde li e’adeihi azebelcehim yuzillü meyyeşeu ve yehdi meyyşeu ila sıratim mustagim. subhaneh ( ve hüvel aliyyul azim ) Allahümme Salli ala nebiyyike ve abdike ve resulikemuhammedinil muhtar sahi bil mü’cizeti veleser veddileleti vel esrari vel kerameti vel enveri sallallahu teale aleyhi ve ala elihi ve ehlihi beytihil ehyer ve eshabihil ebrari vel muhacirine vel ensari vettebiine lehüm bi ihsani ile yevmiddin.
mendugu vel mefhumu ve ye’lemuzzavehira vessiralmektum, li külli hayyi indehu rizgu megsumevve ecelumme’elu mulli
yevmi mehtum subhaneh ( Allahu la ilahe ille hüvel hayyul kayyum ) efnel gurunel meziyete gavmem be’de gavmi ve
ebededed duhural halieye yevmembe’ede yevmivve adele fi ehka mihi fele yelhaguhu levm. Subhaneh ( te’huzuhu sinetüvvele mevm ) teabbedel beraye bi ferzibbe’de ferzivve eczelelel adaye fe efzale fil besti ve adele fil gabd.
Subhaneh ( Le hü me fissemevati ve me fil ard ) ve esbele alal usati Kenefe setrihi ve mennihi ve sekkene ravatil haifine minhü biemnihi ve menne alal mü’münine bi lütfihi ve yümnihi ve yeserattaati li ibedihi bi hüsni avnihi subhaneh. ( men zellezi yeşfeu indehu ille bi iznih ) halagal ibede verazegahüm ve ehlerraşadi bi da atihi veffegahüm ve bi merzatihi esafehüm veçtebehüm, ve ehlelibedi bi azabihi havvefehüm. subhaneh ( ye’lemü ma beyne eydihim veme halfehüm. ) halaga me şe’e keme şe’e ve hakeme ala me şe’e bime şe’e ve gadderal eşye’e keyfe şe’e subhaneh ( ve le yuhidune bişey immin ilmihi ille bimaşe’e ) mükevvinuddde rayni ve haliguhume ve münşiussegaleyni ve melikühüme ve rabbülmeşri gayni ve rabbül megribeyni veme beynehüme.
Subhaneh ( vesia kürsiyyuhussemevati vel ard. Vele yeüduhu hifzühume ) ve teberake rabbune zül ihsenillezi lem yüşe rikhü fil gıdemil ezeliyyi gadim. e-adde li evliyeihi deranneimi ve ekramehüm fihe binnezeri ile vechihil kerim ve eadde li e’adeihi azebelcehim yuzillü meyyeşeu ve yehdi meyyşeu ila sıratim mustagim. subhaneh ( ve hüvel aliyyul azim ) Allahümme Salli ala nebiyyike ve abdike ve resulikemuhammedinil muhtar sahi bil mü’cizeti veleser veddileleti vel esrari vel kerameti vel enveri sallallahu teale aleyhi ve ala elihi ve ehlihi beytihil ehyer ve eshabihil ebrari vel muhacirine vel ensari vettebiine lehüm bi ihsani ile yevmiddin.
Allahümme enzil aleyne fi hezihisseati min hayrike ve beraketike me enzelte ala evliyeike ve hassaste bihi ehbebeke
ve ezigne berde afvike ve halavete meğfiratike venşür aleyne rah metekelleti vesiat külle şeyivverzugne minke
gabulev ve tevbettennesuhav ve icebe tev ve megfiratev ve afiyeten teummü nefsi ve ehli ve ehbebi men hazarani ve men gabeanni birahmatike ya erharrahimin allahümme la tühayyibne mimme se’elneke vele tehrimne mimme racevneke Vehfezne
filmehye vel memeti inneke mücibuddeaveti. Amin.”Sonunda selavat Ve Fatiha okuyalım.
ve ezigne berde afvike ve halavete meğfiratike venşür aleyne rah metekelleti vesiat külle şeyivverzugne minke
gabulev ve tevbettennesuhav ve icebe tev ve megfiratev ve afiyeten teummü nefsi ve ehli ve ehbebi men hazarani ve men gabeanni birahmatike ya erharrahimin allahümme la tühayyibne mimme se’elneke vele tehrimne mimme racevneke Vehfezne
filmehye vel memeti inneke mücibuddeaveti. Amin.”Sonunda selavat Ve Fatiha okuyalım.
MEALİ:
Bismillahirahmanirrahim
Bütün hamdlar âlemleri halkeden, ilimleri kolay eden, felekleri yürüten, yıldızlar müsahhar kılan, konuşulan ile anlaşılan herşey ilminde eşit gelen, her dirinin kendi nezdinde taksim edilen bir rızkı ve kararlanmış gün için malum eceli bulunan Allâh’a mahsustur. O’nu tesbih ( tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim. ”Allâh ki ; kendisinden başka ilâh yoktur!(Başı ve sonu olmayan, Zât’ına ait bir hayatla) Hayy’dır; (yarattıklarını yönetme ve koruyup kollama işi ni daima üstlenmiş bir) Kayyum’dur.”
O Allâh geçmiş kavimleri ardarda yok etti, geçen asırlar halkını gün be gün yok etti, hükümlerinde adeletli olduğu için Kendisine hiçbir kınama yol bulamadı. O’ nu tesbih (tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim. ”Ne (uyku öncesindeki) bir gevşeme, nede bir uyku kendisini tutamaz.”
Bismillahirahmanirrahim
Bütün hamdlar âlemleri halkeden, ilimleri kolay eden, felekleri yürüten, yıldızlar müsahhar kılan, konuşulan ile anlaşılan herşey ilminde eşit gelen, her dirinin kendi nezdinde taksim edilen bir rızkı ve kararlanmış gün için malum eceli bulunan Allâh’a mahsustur. O’nu tesbih ( tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim. ”Allâh ki ; kendisinden başka ilâh yoktur!(Başı ve sonu olmayan, Zât’ına ait bir hayatla) Hayy’dır; (yarattıklarını yönetme ve koruyup kollama işi ni daima üstlenmiş bir) Kayyum’dur.”
O Allâh geçmiş kavimleri ardarda yok etti, geçen asırlar halkını gün be gün yok etti, hükümlerinde adeletli olduğu için Kendisine hiçbir kınama yol bulamadı. O’ nu tesbih (tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim. ”Ne (uyku öncesindeki) bir gevşeme, nede bir uyku kendisini tutamaz.”
Mahlükatı ardarda farzlarla ibadetiyle mükellef etti, lütuflarını bol yapıp genişlikle lütfetti, daraltmakta ise adeletli davrandı. O’nu tesbih (tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim. ”Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar (mülkiyet ve hakimiyet bakımından) sadece o’na aittir.”
Kereminin ve örtmesinin hıcâbını âsiler üzerine sarkıttı, verdiği güvenceyle Kendisinden korkanların korkularını teskin etti, lütfu bereketiyle müminlere ihsanda bulundu, güzel yardımıyla kullarına tâatleri kolay etti. O’nu tesbih (tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim.
Kereminin ve örtmesinin hıcâbını âsiler üzerine sarkıttı, verdiği güvenceyle Kendisinden korkanların korkularını teskin etti, lütfu bereketiyle müminlere ihsanda bulundu, güzel yardımıyla kullarına tâatleri kolay etti. O’nu tesbih (tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim.
”Kimdir şu kimse ki, O’nun izni olmadan nezdinde şefaat edebilecekti?
Kulları yarattı ve rızıklandırdı, ruşd sahiplerini tâatına muvaffak kıldı, rızasına erdirdi ve seçkin kıldı, inatçıları azabıyla tehdit etti. O’nu tesbih (tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim. ”O (yarattıklarının) önlerinde olanları da, arkalarında bulunanları da;(onların geçmiş-gelecek, dünyâ-âhiret, görülen ve görülmeyen her şeylerini) bilmektedir.
Kulları yarattı ve rızıklandırdı, ruşd sahiplerini tâatına muvaffak kıldı, rızasına erdirdi ve seçkin kıldı, inatçıları azabıyla tehdit etti. O’nu tesbih (tüm noksan sıfatlardan tenzih) ederim. ”O (yarattıklarının) önlerinde olanları da, arkalarında bulunanları da;(onların geçmiş-gelecek, dünyâ-âhiret, görülen ve görülmeyen her şeylerini) bilmektedir.
Dilediğini dilediği şekilde halketti, dilediğine dilediğiyle hükmetti, varlıkları dilediği şekilde takdir etti. O’nu tesbih ( tüm noksan sıfatlardan tenzih ) ederim.”(öğretmeyi) dilediği şeyler hariç, onlar O’nun ilmi(nin tealluk ettiği sonsuz bilgileri) nden hiçbir şeyi kavramayazlar.”
İki cihanın mükevvini ve yaratıcısı O’dur. İns-ü cinin Mûcidi ve Mâliki O’dur. İki meşrik ile iki mağribin ve ikisi arasındakilerin Rabbi O’dur. O’nu tesbih ( tüm noksan sıfatlardan tenzih ) ederim. ”(Arş’ının önündeki tahtı olan) Kürsü’sü (ise) gökleri ve yeri kaplamıştır. O ikisini(n yedi kat tabakalarını)korumak kendisine hiç de ağır gelmez.”
İki cihanın mükevvini ve yaratıcısı O’dur. İns-ü cinin Mûcidi ve Mâliki O’dur. İki meşrik ile iki mağribin ve ikisi arasındakilerin Rabbi O’dur. O’nu tesbih ( tüm noksan sıfatlardan tenzih ) ederim. ”(Arş’ının önündeki tahtı olan) Kürsü’sü (ise) gökleri ve yeri kaplamıştır. O ikisini(n yedi kat tabakalarını)korumak kendisine hiç de ağır gelmez.”
İhsan sahibi Rabbimiz çok bereketlidir. Ezeli kıdeminde hiçbir kadim O’na ortak değildir, dostlarına nimet yurdu hazırlamış ve orada onlara keremli cemâline bakma nimeti ikram etmiştir. Düşmanlarına cehennem azabı hazırlamıştır. O dilediğini saptırır, dilediğini ise dosdoğru yola iletir. O’nu tesbih ( tüm noksan sıfatlardan tenzih ) ederim. ”(Eş ve benzerden, tüm noksanlık emâreleri ve sonradan olma belirtilerinden son derece yüce olan) Aliyy’de(zâtı’na nispette, herşeyin değersiz kalacağı bir büyüklük sahibi olan) Azim de ancak O’dur.!”
Ey Allâh! Peygamberin, Kulun ve Rasûlün olan; mucizeler, eserler, delâletler, sırlar, kerâmetler ve nurlar sahibi Muhammed-i Muhtârâ salât eyle. Allâh-u Te’âlâ ona, ailesine, hayır sahibi Ehl-i Beyt’ine, iyilik sahibi ashab-ına, muhacirler ile ensara ve ceza gününe kadar iyilikte onlara uyanlara salât eylesin.
Ey Allâh! Bu saatte sen bizim üzerimize hayrından ve bereketinden, dostlarının üzerine indirmiş ve kendisini sevdiklerini kendisiyle seçkin kılmış olduğun şeyleri inzal eyle, affının serinliğini ve mağfiretinin halâvetini bize tattır, herşeyi kaplamış olan o engin rahmetini üzerimize neşret. Sen bize tarafından kabul, nasuh tevbesi, icabet, mağfiret ve beni, ailem ve sevdiklerimden yanımda olan ve olmayanları kaplayacak bir afiyet nasib et. Ey acıyanların en merhametlisi ! Rahmetinle ( kabul et).
Ey Allâh! Sen bizi, Senden istediklerimizden umutsuz etme, Sen umduklarımızdan mahrum etme, hayatımızda ve ölümümüzde bizi muhafaza eyle. Duaları kabul eden ancak sensin. ÂMİN
(eş-şeyh Abdül-mecid ibni Tâhâ ez-zu’bi, ithâfü’l-ekâbir fi sırâti ve menâkıbi’l – imâmı Muhyiddin Abdilkâdîr el-ceylânî, el hasenî el-huseynî, sh 561-562)
Ey Allâh! Bu saatte sen bizim üzerimize hayrından ve bereketinden, dostlarının üzerine indirmiş ve kendisini sevdiklerini kendisiyle seçkin kılmış olduğun şeyleri inzal eyle, affının serinliğini ve mağfiretinin halâvetini bize tattır, herşeyi kaplamış olan o engin rahmetini üzerimize neşret. Sen bize tarafından kabul, nasuh tevbesi, icabet, mağfiret ve beni, ailem ve sevdiklerimden yanımda olan ve olmayanları kaplayacak bir afiyet nasib et. Ey acıyanların en merhametlisi ! Rahmetinle ( kabul et).
Ey Allâh! Sen bizi, Senden istediklerimizden umutsuz etme, Sen umduklarımızdan mahrum etme, hayatımızda ve ölümümüzde bizi muhafaza eyle. Duaları kabul eden ancak sensin. ÂMİN
(eş-şeyh Abdül-mecid ibni Tâhâ ez-zu’bi, ithâfü’l-ekâbir fi sırâti ve menâkıbi’l – imâmı Muhyiddin Abdilkâdîr el-ceylânî, el hasenî el-huseynî, sh 561-562)
Ya Mani c.c ” Müthiş sırları olan bir esma” Her türlü dilek ve her türlü sıkıntılar için
July 5, 2015
Allahü Teâlâ’nın bu İsm-i Şerifi: Men edici engelleyici.Dilediği şeyleri yapan,dilemediği şeyin gerçekleşmesine müsade etmeyen.Kötü şeylere eng...
Gece yarısı bu esmaları okuyanın duası geri çevrilmez
July 4, 2015
Aşağıdaki esmaları avuç içine yazıp,aynı zamanda Ya semiu c.c (180) defa .Ya Mücib c.c(55) defa okuyanın duaları geri çevrilmez. Gece yarısından son...
Her hangi bir iş yada konuda işin bozuluyor ve sonuç alınamıyorsa DUA
July 4, 2015
Günlük hayatınızda işleriniz hep ters gidiyor,her konuda tam olucak iken işler tersine gidiyor ise,sonuç olumsuz oluyorsa.Aşağıdaki duayı okuyun. H...
Cenab-ı Hakk neden insanları yarattı, imtihan olmadan cennete gönderseydi olmaz mıydı, insanın Yaratılış Gayesi Nedir?
Çevremize baktığımızda her varlığın belli bir amaca yönelik yaratıldığını görüyoruz. Bütün varlıkların insan ekseni etrafında odaklaştığı bir sistemde acaba insan niçin yaratılmıştır?
Bu soruyu esasen iki yönden incelemek mümkündür. Birincisi, insan dışındaki bütün varlıkların insan merkezli çalışmaları, insana hizmet etmeleri meselesi. Burada da iki durum akla gelir. Ya demek lazımdır ki, insan dışındaki varlıklar insanı tanıyorlar, onun ihtiyaçlarını biliyorlar, ona şefkat edip acıyorlar bunun için de mesela; meyve ağacı insanın vitamin ihtiyacını gidermek için ona meyve veriyor, hayvanlar protein ihtiyacını karşılamak için et, süt, yumurta gibi gıdaları insana takdim ediyorlar… veya insan, bütün bunları kendi gücü, kuvveti ve kudreti ile yapıyor…
Hâlbuki dikkatle bakıldığında görülüyor ki tüm varlıkların insanın ihtiyaçlarını gidermeye yönelik çalışmaları, insanın onları emri altına almasıyla, onlara üstün gelmesiyle değildir. İnsan, hayatını devam ettirmek için gerekli olan ihtiyaçları topraktan, havadan, sudan, ateşten kendi güç ve kuvvetiyle temin edemeyeceği için, İlâhî rahmet ve kudret, elmayı ağacın , yumurtayı tavuğun, sütü koyunun eliyle insana ihsan ediyor. Güneşteki zararlı ışınları da atmosfer vasıtasıyla yine insan için süzüyor.
Demek bütün bu hadiseler, insanın çok güçlü, kuvvetli ve kudretli olmasıyla gerçekleşmiyor, tam tersine gücü, güçsüzlüğü, zaafı ve aczi için ona yardım ediliyor, elinde olmadığı nimetlerden dolayı ona ihsan ediliyor, bilgisizliğinden dolayı ona ilham ediliyor, ihtiyaçları için ona ikram ediliyor.
Şimdi şöyle bir soru akla geliyor? İnsan dışındaki her şeyi insana çalıştıran bu sonsuz kudret insanı niçin yaratmıştır ve insandan ne istiyor?
Bu soruya cevap vermek için de insanın diğer varlıklardan farkını iyi tespit etmek gerekir. Evet Allah, insanı bu kâinat içinde en seçkin bir surette yaratmıştır. Diğer bütün varlıklardan farklı olarak; ona varlıklardaki fayda ve gayeleri algılayabilecek bir akıl, iyi ve kötüyü doğru ve yanlışı ayırt edebilecek bir vicdan, bütün ilimleri öğrenebilecek bir kabiliyet, bir çok gizli sırları anlayabilecek bir kalp, bütün tatları algılayabilecek bir dil, güzelliklerin bütün inceliklerini görebilecek bir çift göz, her çeşit nağme ve ilahî tespihleri işitebilecek bir kulak vermiştir.
Cenab-ı Hak seçkin olarak yarattığı insanı, kendisine dost ve muhatap kılmış, gönderdiği semavî kitaplarla ona emir ve yasaklarını bildirmiş, saadet ve istikamet yollarını göstermiştir.
İnsan kendisine verilen bu yüce his ve organların kıymetini bilmezse, onları vereni unutur ve ondan gaflet eder. Allah’ın mahluku ve sanat eseri olduğunu ve her an onun terbiye ve gözetimi altında bulunduğunu, onun vermiş olduğu nimetlerle beslendiğini unutur. Ona karşı yapması gerekli olan görevlerden yüz çevirir. Evet kendini tanıyan ve yaratılış gayesinin Allah’a kulluk olduğunu bilen insan, bu gayeye uygun hareket eder.
“İnsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Şöyle ki: Bu soruyu güneş kendisine soramadığı gibi, bir başka yıldız da güneşe sorabilmiş değil. Yine bu soruyu bir arı bir başka arıya, yahut bir koyun berikine sormaktan aciz. Demek oluyor ki, bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını istediği sahada kullanma konusunda serbest bırakılmış; bir arayış içinde ve bu konuda bir imtihana tabi tutulmuş.
Bu imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını çalmış olurlar. Ve kendilerine Kur’an lisanıyla, Peygamber diliyle cevapları verilir.
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” ( Zâriyât Sûresi, 51:56)
Nur Küllîyatında ibadete “marifet” manası veriliyor. Bu mana üzerinde çoğu tefsir alimlerimiz ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetin neticesidir. Yani, insan nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifeni yerine getirsin.
İnsan, bu kâinatı dolduran İlahi mucizelerin tefekkür ve hayreti icap ettirdiklerini bilecektir ki, tespih ve tekbir vazifesini ifa etsin.
İnsan, başka insanlara merhamet etmesi gerektiğinin şuuruna erecektir ki, zekât ve sadaka verme yolunu tutsun.
Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve onu tanımanın meyveleridir. Nur Külliyatından bir marifet dersi: “Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.” ( Sözler, 264 .)
Rububiyet, terbiye edicilik manasına geliyor. Bütün alemlerin her birinde bu fiil bir başka şekilde, bir başka güzellikte, bir başka mükemmellikte kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Sûresini okurken alemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilan etmiş oluruz.
Işıklar alemini de Allah terbiye ediyor, gözler alemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak biçimde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiririz.
Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz.
Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir. Burada dikkatimizi iki kelime çekiyor; âlâ ve küllîye kelimeleri. Bu iki kelime bize bu vazifeyi yapan daha başka varlıklar da olduğunu haber veriyorlar. Şu var ki, insan ubudiyet vazifeni onlardan daha üstün ve daha küllî bir derecede yapabilecek bir istidada sahip. Sözünü etmek istediğimiz bu varlıklar, meleklerle cinlerdir. Bir melek, bir meyveyi tefekkür ederken, dünün şekilsiz, renksiz elementlerinin bugün güzel bir varlık haline gelmelerini, sert ağaçtan bu yumuşak meyvelerin çıkmasını hayretle seyreder. Ama o meyvenin tadını, vitaminini, kalorisini düşünemez, tefekkür edemez. Zira, istidadı buna müsait değildir.
İnsana bu noktada bambaşka bir kabiliyet verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sadece hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri hatta geçmişi ve geleceği düşünebilir. Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî manada tefekkür etme imkanına kavuşur.
Dilerse, düşüncesini geçmiş ve gelecek zamanlara da götürür. Bütün zamanlarda ve mekânlardaki her türlü nimeti ve onlardan istifade edenleri, hayalinin yardımıyla, birlikte düşünür ve tefekkürü daha da küllîleşir.
Bütün İlâhî isimlerin tecellileri için benzer şeyler söylenebilir.
Nur Küllîyatında, “İyyake na’büdü” “Biz ancak sana ibadet ederiz.” ayetinin açıklaması yapılırken, ayet-i kerimede niçin ben değil de biz denildiğine dikkat çekilir ve böyle denilmekle üç ayrı cemaatin kastedildiği ders verilir. Bunlardan birisi bütün müminler, diğeri vücudumuzda vazife gören ve her biri kendine mahsus bir ibadetle meşgul olan bütün organlar, hücreler, duygular,.., üçüncüsü ise bütün bir varlık âlemi.
Demek oluyor ki insan, bütün varlık alemi namına “İyyake na’budü” diyebilecek bir kabiliyettedir. İşte tek başına da namaz kılsa, ferdiyetten kurtulup bu üç cemaatin ibadetlerini Rabbine takdim eden insan küllî bir ibadet yapmış demektir.
İnsanın bu kâinata meyve olması da böyle bir neticeyi doğurmaktadır. Bir ağacın bütün birimlerini şuurlu farz etseniz, en küllî tefekkürü meyve yapacaktır. Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil etme, tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır.
Bu küllî ubudiyeti en ileri derecede yapanlar kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve özellikle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir(asm.).
“Maksad-ı âlâ ve ubudiyet-i küllîye” manalarıyla şu kutsî hadis arasında yakın bir ilgi vardır: “Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım.” Nur Küllîyatında insanın vazifesiyle ilgili birçok bahis mevcut. Bunların bir özeti olarak birkaç maddeyi takdim etmek isterim:
- Ruhuna bir İlâhî ikram olarak takılan, ilim, irade, görme, işitme gibi sıfatlarını Allah’ın sıfatlarını bilmeye bir vasıta olarak kullanmak. Kendi ruhundan İlahi sıfatları bilmek için açılan bu marifet pencerelerini iyi değerlendirmek.
- Akıl kuvvetini hikmet dairesinde, şehvet kuvvetini iffet dairesinde, gazap kuvvetini şecaat dairesinde kullanmak.
- Muhabbetini ancak Allah’a vermek ve mahlukatı da yine Onun namına, Onun isimlerine ayna olmaları, kemaline işaret etmeleri, cemalinden haber vermeleri cihetiyle sevmek.
- “İbadatın bütün enva’ına müstaid bir fıtratta” yaratıldığının şuurunda olup, bütün ibadet çeşitlerinin ayrı ayrı feyizlerinden azami ölçüde nasiplenmeye çalışmak.
- Kendisine verilen “kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirmek.” Böylece bunların her birini kendine mahsus ibadetiyle meşgul etmek.
- Duygularının her biriyle Allah’ın rahmet hazinelerinden birini açmak, ondan güzelce faydalanmak ve küllî şükretmek.
- Aczini ölçü alarak Allah’ın kudretini, fakrına bakarak Onun rahmetini, noksanlıklarını düşünerek Onun kemalini tefekkür etmek. Rabbini sonsuz kemal, rahmet ve kudret sahibi, kendi nefsini ise yine sonsuz aciz, fakir ve noksan bilmek.
- Ruhunu günahlardan, bedenini de her tüllü kirlerden, pisliklerden uzak tutarak İlahi huzura çıkmak.
- Kendini Allah’ın en mükemmel eseri olma cihetiyle meleklerin, ruhanilerin seyrine, temaşasına güzelce sunmak.
İşte insan bu gibi ulvî gayeler için yaratılmıştır. Ama ne yazık ki, bir çok insan, kendini unutmuş ve bu gayelerden gafil olarak sadece dünya hayatını rahat bir şekilde geçirmek için çabalar. Bütün kâinatın ibadetlerini temsil etme kabiliyetine sahip olduğu halde, sadece çevresindeki bir gurup insanın teveccühlerini kazanmayı ve kendisini onlara beğendirmeyi hayatına gaye edinir.
Bir süre sonra kendisi de, o insanlar da dünyadan göçüp gitmekte ve bütün bu gayeler de onun bedeniyle birlikte adeta toprağa gömülüp kaybolmaktalar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)