22 Temmuz 2019 Pazartesi

Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir.
"Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat'iyyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vâkıf olan ârif: 'Ya İlahî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazandandır. Eğer atân olmasa idi, helâk olurdum.' der." (Mesnevi-i Nuriye, 206)
Yani, ata, bir şey hakkında verilen kararın iptali ve hükmün kaza edilmekten afvedilmesi, şeklinde tarif edilmektedir. Ata denilince, o RAHİM-i KERİM'in ve GAFURu'r-RAHİM'in af ve ihsanı anlaşılır.
Atanın kaza kanununu, kazanın da kaderi bozmasını şöyle açıklayabiliriz:
Bir padişahın umumî kanunları yanında bir de belli günlerde tatbik ettiği af ve ata kanunu vardır. Padişah o günlerde, suçlulardan bir kısmını afveder, diğer bir kısmının cezalarını hafifleştirir, bir kısım raiyetinin ise rütbelerini yükseltir ve maaşlarını artırır. İşte, daha önce umumî kanunla takdir edilen ceza, rütbe ve maaşlar bu ata kanunuyla yürürlükten kaldırılmış olur. Meselâ, bir şakinin işlediği bir suça karşılık on yıl hapis yatması takdir edilmiş olsun. Ata kanunuyla bu cezanın afvedilmesi halinde artık ceza infaz edilmez ve ata, kaza kanununu bozmuş olur. Cezanın kaza edilmemesiyle de kader kanunu, yâni onun suçuna mukabil takdir edilen on yıllık hapis cezası bozulmuş olmaktadır.
İşte, bu misâl gibi, insanların işledikleri günahlara karşılık, kendilerine takdir edilen uhrevî cezalar Cenâb-ı HAKK'ın ata kanunuyla, yâni O'nun af ve ihsanıyla kaza edilmekten alıkonmakta ve böylece ta kanunu kaza kanununu bozmaktadır. Aynı şekilde, kazanın bozulmasıyla kader kanunu da bozulmuş, takdir edilen ceza değişikliğe uğramış olmaktadır.
Bir başka misal; kul bir günah yerine gitmek niyet ve meyliyle evden çıkar. O bu niyetle irâde düğmesine dokunduğu için, ALLAH da meylinin neticesini yaratacak ve onu irâde ettiği yere götürecektir. Fakat, o kulun güzel bir hali, ALLAH (c.c)’ın hoşuna gidecek bir tarafı, söz gelimi gecesinin zülüfünde iki damla gözyaşı ya da arabasıyla bir-iki arkadaşını bir sohbete götürüşü vardır da, bunlar Rahmet-i İlâhî'yi ihtizaza getirmiştir ve ALLAH (c.c) da yolda o kulun karşısına kendisini günah mahalline değil de gülzâra götürecek bir arkadaş çıkarır ve kulun iradesiyle hak ettiği hükmü değiştirir. İşte, ALLAH (c.c)’ın sebepli sebepsiz kulu hakkındaki bir hükmü veya bir kazâyı onun lehinde değiştirmesi, O’na ait bir atâdır.
Diğer taraftan, "Ata, kaza kanununun şümulünden ihraçtır." denmektedir. Şöyle ki, bir günah için takdir edilen ceza külli bir kanun iledir. Yâni, şu suçu işleyene şu ceza verilir, şeklindeki takdir, küllidir. Söz konusu suçu işleyen bir kimsenin tövbe etmesi halinde, günahının afvedilmesi ile kaza kanununun şümulünden bir ihraç durumu hâsıl olmaktadır. Bu ise aynı zamanda, kader kanununu külliyetinden bir ihraç mânâsındadır.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız kaide, kaderin değişip değişmediği sorusunu hatıra getirmektedir. Bu nokta da şunu ifâde edelim ki, İlm-i İlâhî'nin değişmesi muhaldir. Ezelden ebede kadar olmuş ve olacak bütün hâdiseler gibi, ata kanununun tatbikatı da o ilmin şümûlündedir. Bu kader değişmez. Değişiklikler sabit ve derin olan Levh-i Mahfûz'un daire-i mümkinatta bir defteri ve yazar bozar tahtası hükmündeki Levh-i Mahv ve İsbat'ta olmaktadır. Önce takdir edilen nice cezalar, daha sonra tövbe vesilesiyle ve ata kanunu ile afvedilmekte, Levh-i Mahv ve İsbat'tan silinmekte ve kaza edilmemektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadir:

"ALLAH dilediği şeyi mahveder ve dilediğini isbat eder. Nezdinde kitabın aslı olan Levh-i Mahfuz vardır." (Ra'd, 13/39)

Prof. Dr. Tarhan, iletişim ve beraber hayatta kişilik farklılıklarının ne olduğunu etkileriyle birlikte şöyle açıklıyor: 1 Paranoid kişilik: Bunlar gururlu, kinci, kıskanç, alıngan, şüpheci, kuruntulu, savunmacı, aşırı dikkatli, tetikte, kusur arar, tenkidçi olur. Şaka kaldırmazlar. Hep kendini haklı ve üstün görürler. Çevresel savunucu konuşurlar. Şizoidler içe dönük 2 Şizoid kişilik: Konuşurken gözünü kaçırır, çoğunlukla duygularını belli etmez, üzüntüsü, neşesi belli olmaz. İçe dönük yaşar, yalnızdır, topluma karışmaz. Yakınlık gösterene karşı soğuk davranır, iticidir. Yakın ve içten ilişki kurmaz. 3 Şizotipal kişilik: Garip, olağan dışı, egzantirik kişilerdir bunlar. Metafizik, belirsiz konuşurlar. Dengesiz, acayip hareketleri göze çarpar. İlişkileri kısıtlıdır, zor ilişki kurarlar. Anlaşılması güç kişiliktedirler, soğuk ve iticidiler. 4 Antisosyal kişilik: Yalancıdırlar. Huysuzluk en belirgin yanlarıdır. Kavgacı ve sosyal normlara uymayan kişilerdir. Cezadan ders almazlar. Sorumsuz, saygısız, denetimsiz kişilerdir. Suçluluk, pişmanlık duymazlar. Bencildirler, haz peşinde koşarlar. 5 Sınır kişilik: Kimlik duygusu, ilişkiler, duygularında dengesiz tutarsız kişilerdir. Uyuşturucuya yatkındırlar, mutlu olamazlar, hep zevk peşinde koşmak isterler. Çabuk incinir, çocuksu dengesizlikle bir saat önce sevdikleri şeyden bir saat sonra nefret ederler. 6Histrionik kişilik: Her şeyi abartırlar, rol yapmaya yatkındırlar, dikkati çekmekten hoşlanırlar. Yalanı kolay söylerler. Ayartıcı, çekici kişiler olup, seksten başka her şeyi seksüalize ederler. İlişkileri yapay ve yüzeyseldir. Sevgi açlığı çekerler, doymazlar, telkine yatkındırlar, hemen bağlanırlar. 7 Narsistik kişilik: Kafa yordukları konu zenginlik, aşk, güç, şöhrettir. Kendilerini aşırı beğenirler ve herkesten üstün görürler. Özel ilgi beklerler, beğeni ve onayla beslenirler. Beklentileri karşılanmazsa benlik saygıları düşer. Menfaatçidirler, kıskanç, küstah, nankördürler. Başkalarını kullanan, sömüren empati kuramayan özellikler gösterirler. Özel ve özenli olduklarını düşünür ve sıradan insan olmaktan korkarlar. Utangaç ve çekingen 8 Kaçıngan kişilik: Utangaç, çekingen, nasıl göründüğünü fazla merak eden tiplerdir. Olumsuz değerlendirilmekten, tenkidden korkarlar. Elleri titrer, heyecanlıdırlar. İstemedikleri halde yalnız kalırlar. Aşırı heyecanlıdırlar, yüzleri kolayca kızarır. Sorumluluk alamaz 9Bağımlı kişilik: Yalnız karar veremezler, girişim yapamazlar ve sorumluluk alamazlar. Hep alır, vermeyi bilmezler. İsteyicidirler, sanki başkaları ona borçludur. Çocuksudurlar, özgür bağımsız davranamazlar. 10 Pasif - agresif kişilik: İnatçı, pasif direnişçi, işi uzatan, erteleyen, savsaklayan tiplerdir. Kolayca küser, surat asarlar. Sessizdirler, öfkeyi küskünlükle ifade ederler. İnsanları çekiştirmekten özel bir zevk alırlar. Obsesifler kibar 11Obsesif kişilik: Ayrıntılı konuşur, noktası noktasına anlatmak ister. Aşırı kibar, saygılı davranır, düzgün konuşurlar. Titiz, tertipli, düzenli, jilet gibi giyinirler. Kuralcıdırlar, esnek değildirler. Mükemmeliyetçi, ayrıntıcı özellikleri hemen belli olur. Kararsız, erteleyen, kılı kırk yaran kişilerdir. Sorumluluğa aşırı düşkün, hırslı, çok çalışan, çoğu zaman hırslı tiplerdir. Eski eşyayı kolay atamazlar ve cimrilik eğilimleri fazladır. Vehimli, kuruntulu olma eğilimindedirler. Kuralcılığa çok önem verirler. Aksi, dik kafalı, inatçı özellikleri fazladır. 12 Sado - mazohistik kişilik: Acı, eziyet çekmekten ve çektirmekten özel zevk alırlar. Acı çekerken çıkış yolu aramazlar hatta çanak tutarlar. Hakarete, kendini küçültmeye zemin hazırlarlar.

Dua dinin direğidir. (ALLAHü teâlâ indinde duadan daha şerefli bir şey yoktur), (Düşmandan kurtulmak, bol rızka kavuşmak için dua edin! Çünkü dua, müminin silahıdır) hadis

“Nasıl ki bir uçurtmayı rüzgâra karşı aldığı pozisyon uçuruyorsa kişi eğer stres karşısında doğru pozisyon alabilirse o kişi yukarılara kadar çıkabilir” Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Gülümsemeyi yüzünüzden eksik etmeyin…

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, daha az stres için öncelikle problemi kavranmak, dinlemeyi ve soru sormayı bilmek, esnek olmak ve önce kendini sorgulamak gerektiğini ve sakinlik ile gülümsemeyi yüzden eksik etmemenin önemi üzerinde durdu.


Son olarak “Bir sorunun çözümü varsa üzülmeye değmez, çözümü yoksa da üzülsen dahi sonuç değişmeyeceği için yine üzülmeye değmez” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bireylerin stresle baş edebilmek için sorun odaklı değil çözüm odaklı düşünmesi gerektiğini vurguladı.

“Sevgi korkuyu, korku da sevgiyi yok eder. Korku sadece bunu yapmakla kalmaz, aynı zamanda anlayışı, iyiliği ve tüm güzel düşünceleri de alıp götürür. Geriye kalan tek şey, mutlak bir çaresizliktir. En sonunda, korku, insanı insan olmaktan alıkoyar.”
-Aldous Huxley

‘Korkunuzu ne kadar beslerseniz, o kadar güçlü bir şekilde büyür.’dr chand


Korktuğunuz şey her ne olursa olsun, bu hissi yaşamaktan kaçmak hiçbir zaman iyi bir sonuç vermez.


Korku bizi devamlı geçmişte ya da gelecekte yaşamaya zorlar. İçinde bulunduğumuz anın değerini anlamamızı imkansız kılar.Bu yüzden özgürleşebilmek için bile bile korktuğumuz senaryoları yaşamamız gerekir.Artık kabullenmişizdir ve tekrar karşılaşsak da o kadar etkilenmeyeceğizdir. Korkularla yüzleşmek bizleri duygusal açıdan sağlamlaştırır.Kendimize olan güvenimizin artmasını ve daha girişken insanlar olmamızı sağlar.

Prof. Dr. Ali Akyüz’ün makalesinde şu ifadeler yer almaktadır:

“[…] Hadisteki ikinci fıkranın belirleyici fiili “D-R-B” fiili mazi-sülasisinden üretilmiş olan “FE-DRİBÜ” emir kipiyle zikredilen fiildir. Arap dilinde yaygın biçimde kullanılan ve “dövmek” manasına gelen bu kelime, daha başka pek çok anlamı olan fiillerin başında gelmektedir.

Her fiilde olduğu gibi bu fiilin de cümle içinde kullanıldığı edata göre farklı anlamlar yüklendiği gözden ırak edilmemesi gereken hayati öneme sahip bir mevzudur. […] Yaptığımız araştırmaya göre hadisin ikinci fıkrasında yer alan “FE-DRİBÜ” fiili istisnasız bütün kaynaklarda “ALA” harfi ceri yani “ALA” edatı ile kullanılmaktadır. Bu kullanım oldukça önemli ve sonuç bakımından da fevkalade etkilidir. Söz konusu kelimenin başka harfi cer ve edatlarla anlamı çok değişmektedir. Mesela, “D-R-B”-“AN”, “D-R-B”-“MİN”, “D-R-B”-“Lİ”, “D-R-B”-“Fİ”, “D-R-B”-“MESELEN” v.s. kullanımların hiçbirisinde dövmek anlamı söz konusu değildir.

“Dövmek” anlamı yüklenmek istendiğinde daha çok yalın biçimde veya “ba” edatıyla kullanılan bu kelime, “ALA” edatıyla dövmek manasında değil, “sıkıştırmak”, “zorlamak”, “yaptırmak”, “kuşatmak”, “empoze etmek”, “mecbur etmek”, “sorumlu ve yükümlü tutmak” v.s. anlamlarına gelmektedir. Klasik ve çağdaş hiçbir sözlük müellifi bu kelimeye böyle bir anlam, yani “dövmek” anlamı vermemektedir.” (33)

Özetlemek gerekirse, Ali Akyüz Hoca, bu hadisin son kısmında geçen “… 10 yaşına gelince, kılmıyorsa dövün” tercümesinin doğru olmadığını ifade ediyor. Bu hadisin doğru tercümesinin “Çocuğunuz 7 yaşına gelince namazı öğretin, 10 yaşına gelince sorumlu tutun/yükümlü tutun” olduğunu bilimsel bir makale ile yayına sunuyor. Ve yazdığı makalenin Arap ülkeleri de dâhil olmak üzere dünyada birçok bölgede bilimsel bir çalışma olarak yayınlandığını ve herhangi bir itiraz gelmediğini belirtmiştir (34).


Hz. PEYGAMBER (s.a.v.)’in kendi çocuklarını bizzat cezalandırdığına dair hiçbir örnek yok, Hz. PEYGAMBER (s.a.v.)’in sözü ile fiili arasında çelişki olmaz 
Dövmek Hz. PEYGAMBER (s.a.v.)’in genel sünnetine aykırıdır
 “bırakınız çocukları, mükellef çağına girdiği ve bazı dinî emirleri yerine getirmediği ya da getiremediği halde hiç kimseyi azarlamadığını ve tehdit etmediğini ...” 


Dihlevî ve Beyhakî’nin dayakla ilgili hadislerin mensuh olduğunu onlarla hükmedilemeyeceğini, zira onların Hz. Ali (ra)'dan rivayet edilen sahih şu hadisle "Kalem/sorumluluk, üç kimseden kaldırılmıştır. Küçük buluğa erinceye kadar, uyuyan uyanıncaya kadar... Hasta / mecnun, kendisine gelinceye kadar..." (46) neshedildiğini belirtmesi dikkate alınması gereken önemli bir husustur (47). 

Yine bu konuya ışık tutacak bir örnek olay da Hz. Ömer'in ikazı ve tavrıdır ki son derece önemlidir. Uyuyan çocuğunu namaz kılması için uyandırmaya çalışan bir kadına tesadüf eden Hz. Ömer: "Bırak onu! Akil baliğ oluncaya kadar o sorumlu değildir" (48) ve “Küçüğün iyilikleri yazılır, seyyiatı yazılmaz” (49) diyerek kadını bundan vazgeçirmeye çalışması Hz. Ömer gibi tavizsiz bir şahsiyetin bu konuda Resûlullah'a muhalif düştüğü söylenemeyeceğine göre onun, Beyhakî'nin de işaret ettiği gibi söz konusu hadislerin neshedilmiş olduğu kanaatinde olduğunu gösterebilir (50).


 nefs-i emmârede(İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli) şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın

nefs-i emmarenin en iyi anladığı dil dünyevi tokat ve elemlerdir. Nasihat, ikaz, uyarı gibi soyut şeyleri pek takmıyor ve anlamıyor


Şeytanın en büyük icraatı, günahları insanlara güzel ve cazip bir şey olarak sunmasıdır. 

Şeytanın günahları güzel göstermesi şuna benzer: Biri var, pislikleri çok güzel ambalajlara koyuyor, insanlara tatlı bir şeymiş gibi yediriyor…
Kuranda sadece ; mazlumları koruma (Nisa 75) kendini savunma (bakara 190) fitne(azab) baskı ve bozgunculuğun ortadan kalkması (bakara 190 - 193) için savaşmak vardır. 

Onun dışında dini farklı kişilere bile savaş açmadığı sürece iyilik etme emri vardır. (Mumtehine Fussilet 34)
Barışı emir eder (Enfal 61)



Muhammed 4 " inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin."

Ayetteki şu ifadeye dikkat edilmiyor ".. Savaş sona erince..."
Bu ifadeden anlaşılıyor ki ; bu ayet savaş durumundan bahsediyor. Ayetin bu ifadesini görmezden gelip sanki "bütün inkarcılara karşı savaşın" emri varmış gibi gösteriliyor.




Nisa 89 "Sizin de kendileri gibi inkar etmenizi istediler ki onlarla bir olasınız. ALLAH yolunda harekete geçinceye kadar onlardan kimseyi dost edinmeyin. Size karşı dönerlerse onları yakalayın, onları bulduğunuz yerde öldürün. Onları ne dost ne de yardımcı edinmeyin;"

Bunu yazanlar nedense sonraki ayeti yazmazlar. :)
Nisa 90.Ayet: Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den yürekleri sıkılarak size gelenler HARİÇ . Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir





Muhammed 35" Onun için gevşeklik etmeyin de sizler daha üstün olacakken barış için yalvarmayın! Allah sizinledir ve asla sizin amellerinize kıymaz" (Elmalılı Hamdi yazır meali)

Bazıları bu ayeti cımbız yapıp "barışa çağırmayın" kısmını yazarak, islamın barış dini olmadığını iddia ediyor. Fakat Enfal 61 de "onlar barışa yanaşır ise SENDE BARIŞA YANAŞ" yazmaktadır.


Yani savaş açan taraf onlar oldukları için, barış teklifinin onlardan gelmesini ve bu şekilde barış olmasını istiyor. Çünkü savaşı başlatan onlar. Eğer onlarla savaş durumunda gevşeklik gösterip barışa davet edilse, güçlendikçe yine savaş açacaklar. Bunun için barış teklifinin onlardan (savaş açan taraftan) gelmesini istiyor. Teklif gelince de barışı emir ediyor.