17 Temmuz 2019 Çarşamba
“Din, insanların birbirlerini anlayabilmeleri için gerekli olan temel iletişim kodlarını bünyesinde barındırır.”
“Nihayetinde din, insan içindir ve insanların problemlerini çözmede, kişiliğini geliştirmede önemli bir yere sahiptir.
Din ve Ahlak öğretiminin tarihsel, felsefi, insani, bireysel, kültürel, toplumsal, hukuksal ve evrensel temelleri bu eğitimin hem ciddi bir ihtiyaç, hem de kişiler için bir hak olduğunu ortaya koymaktadır”
“Küreselleşmiş bir dünyada inancın değeri ve gücü daha da artmıştır. Eğer geleceğin dünyasında söz sahibi olmak istiyorsak, yetiştireceğimiz nesillere her türlü pozitif bilimin yanında dini ve ahlaki değerlerini de öğretmeliyiz. Bunun yeri okullardır ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersidir.”
“Son dönemlerde özellikle insan hakları konusunda örnek almaya çalıştığımız Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda din dersi mecburidir. Uygulama farklılıkları olmasına rağmen din dersi bu ülkelerde 👉🏻pedagojik 👈🏻olarak temellendirilmiş ve okullarda yer almıştır. Olaya duygusal ve ideolojik olarak yaklaşmayı bir tarafa bırakarak, bilimsel bir bakış açısıyla din dersinin muhtevasını toplumun her kesimine cevap verecek şekilde zenginleştirip, geliştirmenin yollarını aramalıyız. Din eğitiminin fonksiyonlarını göz önüne aldığımızda dindar olsun olmasın, günümüzde yaşayan her ferdin kültürün en önemli unsurlarından biri olan din hakkında, hatta diğer dinler hakkında bilgi sahibi olması küreselleşen bir dünyada artık zaruret haline gelmiştir.”
Maide﴾2﴿ Ey iman edenler! ALLAH’ın işaretlerine, haram aya, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara, rablerinin büyük lutuf ve rızâsını dileyerek Beytülharâm’a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Harâm’a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. ALLAH’tan korkun, çünkü ALLAH’ın cezası çetindir.
Rivayete göre Hutam b. Hind el-Bekrî adında bir adam Medine’de Hz. PEYGAMBER sav’in huzuruna gelerek kendisini kavminin temsilcisi diye tanıtmış, arkadaşlarıyla birlikte gelip müslüman olacaklarını söylemiş ve İslâm’ın ne olduğunu öğrenmek istemişti. Hz. PEYGAMBER sav de İslâm’ın, ALLAH’tan başkasına tapmamak, namaz kılmak, zekât vermek ve oruç tutmak olduğunu anlatınca Hutam, “Senin bu anlattıkların biraz güç, ben dönüp bunları kavmime anlatayım, kabul ederlerse ben de kabul ederim; eğer kabul etmezlerse ben onlarla beraberim” deyip Hz. PEYGAMBER sav ’in huzurundan ayrıldı. Yurduna dönerken Medineliler’in meralarda yayılmakta olan develerini de sürüp götüren Hutam, ertesi yıl Yemâme’den bir ticaret kervanı yükleyip hacca gelmiş ve bir yıl önce götürdüğü develerin birçoğunun boynuna gerdanlık takıp kurbanlık olarak Harem-i şerife sevketmişti. Bunu haber alan müslümanlar, adamın kervanını vurmak için Hz. PEYGAMBER sav ’den izin istediler. Bunun üzerine bu âyet inerek müslümanların ona saldırmalarını engellemiş ve hac ibadetiyle ilgili işaretlere saygılı olmalarını emretmiştir (Taberî, VI, 54; Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, s. 139-140; Ebüssuûd, İrşâdü’l-akli’s-selîm, Beyrut, ts., III, 4).
“İşaretler” diye tercüme edilen şe‘âir kelimesi, sözlükte “alâmet” anlamına gelen şa‘îre kelimesinin çoğuludur. Şe‘âirullah ise ALLAH’ın hac ibadetiyle ilgili emir ve yasaklarıyla O’na itaati gösteren ihram, mîkatlar, cemreler, Safâ ile Merve, Meş‘ar-i Haram, Arafat ve benzeri “haccın menâsiki” denilen ibadetlerle ilgili mekânları ve alâmetleri ifade eder. Bir görüşe göre şeâirullah muayyen bir şeye mahsus olmayıp Allah’ın, kullarını mükellef kıldığı dinî vecîbelerin tamamıdır (Râzî, XI, 128).
Savaş yapmanın yasak ve haram olduğu aya haram ay denir. Kamerî takvime göre bunlar zilkade, zilhicce, muharrem ve recebdir.
“Boyunları bağsız kurbanlık” diye çevirdiğimiz ve sözlükte “gönderilen, hediye edilen” anlamına gelen hedy kelimesi dinî bir terim olarak, “Allah’a mânen yaklaşmak için veya bir kural ihlalinden dolayı kefâret olarak kesilmek üzere Harem-i şerif’e götürülen veya gönderilen kurban” anlamına gelir. “Armağan” anlamına gelen hedye veya hediyye kelimelerinin çoğulu olduğu görüşü de vardır (Râzî, XI, 129; İbn Âşûr, II, 224).
“Boyunları bağlı kurbanlık” diye tercüme ettiğimiz kalâid kelimesi kılâdenin çoğuludur. Terim olarak, Harem-i şerif’e gönderilen kurbanların boyunlarına kurbanlık olduğu bilinsin diye işaret olarak takılan fakat ziynet olmayan çeşitli nesneleri ifade eder. Aynı zamanda boyunlarına bu gerdanlıkların takılmış olduğu kurbanlıklara da kalâid denilir (Râzî, XI, 129).
Yukarıda kısaca açıkladığımız kavramlar hac ibadetiyle ilgili mekânları, fiilleri ve nişaneleri ifade etmektedir. Yüce Allah müminlerin bu nişanelere karşı saygılı olmalarını, haram aylarda savaşmaktan, Beytullah’a gönderilen kurbanlıklara veya bu kurbanlıkların sahiplerine zarar vermekten, saygısızlık göstermekten sakınmalarını emretmekte; hac ya da umre niyetiyle Beytullah’a gelmek, aynı zamanda ticaret yapıp Allah’ın lutfundan bir şeyler elde etmek ve rızâsını kazanmak isteyenlerin ibadetlerini huzur ve emniyet içerisinde yerine getirmelerine engel olunmamasını istemektedir.
Tefsir ve tarih kitaplarında haram aylarla ilgili hükümlerin hac ibadetiyle birlikte Hz. İbrâhim zamanında teşrî kılındığı, insanların bu aylarda sağlanan güven ortamı içinde hac ibadetini rahatça yaptıkları, Mekke ve civarında oturanların da bu vesileyle geçimlerini sağladıkları bildirilmektedir. Bu sebeple Araplar İslâm’dan önce de haram aylara saygı gösterirler, bu aylarda savaşmazlar, kan dökmezlerdi. Bu gelenek İslâm döneminde de devam etti. Bundan dolayı müfessirlerin çoğunluğuna göre “Rablerinin büyük lutuf ve rızâsını dileyerek Beytülharâm’a yönelmiş kimseler”den maksat müşriklerdir. Daha sonra Bakara sûresinin müşrikler hakkında inmiş olan 191. âyeti ile Tevbe sûresinin 5 ve 28. âyetleri bu hükmü kaldırmış, nerede ve ne zaman olursa olsun onlara karşı savaşılmasını emretmiştir (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, I, 147; İbn Kesîr, III, 8; Elmalılı, III, 1555). Ancak bazı müfessirlere göre “Rablerinin büyük lutuf ve rızâsını dileyerek Beytülharâm’a yönelmiş olanlar” geçmişte yaptıklarına pişman olup İslâm’ı kabul eden kimselerdir. Âyette bunların geçmişte işlemiş oldukları bazı hatalar sebebiyle Mescid-i Harâm’a gelmekten engellenmemeleri istenmektedir. Dolayısıyla müşrikler hakkında inmiş olan Bakara ve Tevbe âyetleri bu âyetin hükmünü kaldırmaz (Elmalılı, III, 1555; Ateş, II, 454).
Bu kutsal aylarda savaşın yasaklanmasının sebebi insanlara barış içinde yaşama eğitimi vermek de olabilir. “Milletlerarası ilişkilerde barışı esas alan İslâm dini yeryüzünde her türlü haksızlık, bozgunculuk ve tahakkümü yasaklamıştır (Bakara 2/205; Kasas 28/83). Bununla birlikte savaşın bir vâkıa olduğunu kabul etmiş (Bakara 2/30, 251) ve savaşla ilgili hükümler koyarak tahribatını sınırlamaya çalışmıştır. “Haram aylar” kavramının ancak bütün tarafların kabulü ve saygı göstermesiyle uygulamada faydalı sonuçlar doğuracağı şüphesizdir. Bu kavramın ortaya çıkışı ve uygulanışıyla ilgili tarihî ve dinî şartlar ne olursa olsun, ihmal edilen birtakım insanî değerlerin yaşatılması ve bu konuda kamuoyu oluşturulması için belli günlerin ayrılmasına önem verilen zamanımızda, yılın üçte birini meydana getiren bir süreyi insanların savaş karşıtı düşünce ve duygular içinde yaşamasının yeryüzünde barışın sağlanmasına katkısı büyük olacaktır” (Hüseyin Algül, “Haram Aylar”, DİA, XVI, 105; bilgi için ayrıca bk. Tevbe 9/36).
1 ve 96. âyetlerde belirtildiği üzere ihramlı kimselerin kara hayvanlarını avlamaları haram kılınmıştır. “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz” meâlindeki cümle, ihramdan çıktıktan sonra harem bölgesi dışında kara hayvanlarını avlama yasağının kalktığını ifade eder. Bununla birlikte ihramlı bir kimse hususi olarak kendisi için avlanmamış ise ihramda olmayan kimsenin avlamış olduğu hayvanın etini yiyebilir (bk. Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 41; Müsned, III, 318).
Müşrikler hicretin 6. yılında umre için Mekke’ye gelen müslümanları engelleyerek şehre sokmamışlar, Kâbe’yi tavaf etmelerine müsaade etmemişlerdi. Ancak bir yıl sonra müslümanların Kâbe’yi tavaf etmelerine izin verileceği hükmünü içeren Hudeybiye Antlaşması yapıldı. Âyetten anlaşıldığına göre müşriklerin müslümanlara karşı hasmane tutumları ve bu arada onları büyük bir hasretle arzuladıkları Kâbe ziyaretinden engellemeleri bazı müslümanları intikam alma düşüncesine sevketmiş, müslümanlar Mekke’yi fethederek oranın yönetimini ellerine geçirince bazı kimseler daha önce kendilerine kötülük etmiş olanları cezalandırmak ve yapılan kötülüklere misillemede bulunmak istemişlerdi. Ancak âyet, olayın müslümanların zulüm yapmalarına gerekçe olamayacağını bildirmiştir
Birr kelimesi “iyilik, erdemlilik, ihsan etmek, itaat etmek ve doğruluk” gibi anlamlara gelir (geniş bilgi için bk. Bakara 2/177; takvâ hakkında bilgi için bk. Bakara 2/197). Sözlükte “günah, günaha verilen ceza, şarap, kumar” anlamlarına gelen ism kelimesi terim olarak, “İşleyene ceza gerektiren, insanı hayır ve sevaptan alıkoyan fiil veya bundan doğan sorumluluk” şeklinde tanımlanır. Kur’an’da kırk bir defa geçen ism kelimesi, genel anlamından başka küfür ve inkârı, düşmanlığı; yalan, içki, kumar, faiz gibi günahları nitelemek için de kullanılmıştır.
İlk âyette akidlerin yerine getirilmesi emredildikten sonra, İslâm’ın en temel ahlâk ve hukuk ilkelerinden birini ortaya koyan 2. âyette dinin kutsal değerlerinin çiğnenmesi yasaklanmış, ardından intikam duygularının insan haklarına tecavüze sebep olmaması gerektiği bildirilmiş; müslümanların iyilik ve takvâ hususunda birbirlerine yardım etmeleri; günah işlemek, intikam almak, düşmanlık gütmek, insan haklarını çiğnemek gibi amaçlara yönelik faaliyetlerinde birbirlerine yardım etmemeleri ve Allah’a karşı saygılı olmaları buyurulmuş; aksi takdirde uğrayacakları azabın şiddetli olacağı haber verilmiştir. Şüphesiz yardımlaşma ve dayanışma sosyal hayatın bir gereğidir. Ancak bu yardımlaşma hukuk ve ahlâk kurallarına, insanlığın İslâmiyetçe de benimsenen ortak değerlerine aykırı olmamalıdır. Hukuk ve ahlâk ilkeleri gözetilmeden yapılan yardımlaşmanın İslâm nazarında hiçbir değeri yoktur; aksine İslâm haksızlığa yardımı zulüm sayar ve engellenmesini emreder. Hz. Peygamber, “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!” buyurunca, “Ey Allah’ın resulü! Kardeşim mazlum ise yardım ederim, zalim ise nasıl yardım edeyim?” diye sorulmuş, Resûlullah da “Onu zulmetmekten engellersin, senin ona yardımın budur” cevabını vermiştir (Buhârî, “Mezalim”, 4; “İkrâh”, 7).
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 205-208
bu gecelerin kutlanmasını nehyeden bir rivayet yoktur
Bazı reformistler dinimizde olan mukaddesata “bid’at” diyerek karşı çıkmakta, müslümanların önüne set olmaya, sevap ve faziletlerden mahrum bırakmaya çalışmaktadır.
ibadet etmek, mevlid okumak, salevat getirmek yasak edilmiş değil ki. Bid’at, dinin emretmediği şeyi ibadet olarak yapmaktır. Dinimiz, Kur’an okumayı, mevlid gibi ilahileri okumayı bid’at mı kabul ediyor da bid’at damgasını basabiliyorsunuz?
Şu fani ömrümüzün hangi gecesi olursa olsun fark etmez kendimize çeki düzen verip ihya edebiliyorsak bu bayramdır bize. Herkesin gaflet içinde yüzdüğü şu zamanda Beraat yada regaib yada miraç gecesi diyerek bir Müslümanın o geceyi ibadetle ihya etmesi, kaza namazı kılması, nafile namaz kılması veya gündüzünde oruç tutması büyük bir kazançtır.
Mevlit kandili EFENDİMiz sav zamanında yok. Daha sonra bunlar ortaya çıktı. Farklı mezhepler zuhur ediyor ve onlarda farklı görüşleri ortaya çıkarıyor. Ehli sünnette EFENDİMizin sav mevkisine işaret olsun diye bu kandillerde camilerde toplanıyorlar, ALLAH’ı tesbih ediyorlar, zikrediyorlar.Zikrin ve tesbihin vakti yoktur, istediğiniz vakitte toplanabilir vaaz nasihat edebilirsiniz. Dolayısı ile kardeşlerimizin bu gecelerde toplanmalarında sakınca yoktur. Eskiden sokaklar ışıklar ,lambalar yoktu. Bu gecelerde şehriaynı olsun ,çocuklar toplansın ,bu alaka ile camiye gelsinler, onlarında dikkatlerini celbedebilmek için kandiller yakılırdı. Farklı bir gece olduğu bu şekilde insanlara hissetirilirdi. Fakat bu gecelere bidat demek kesinlikle doğru değildir. İmam Müslim’in rivayetinde sahabe efendilerimiz PEYGAMBER EFENDİMiz ‘e sav soruyor ki neden pazartesileri oruç tutuyorsunuz.EFENDİMiz sav buyurdular ki:
ولدت فيهاليوم ذلك.
Bugün dünya geldim. ( Müslim 2-819 Ahmed bin Hanbel 5-297) EFENDİMizin sav doğumunu kutlaması nasıl olmaktadır. Oruç tutarak namaz kılarak, ALLAH’a hamd sena ederek. Yani oruç tutmasının gerekçesi o gün dünyaya gelmesine bir anlamda ALLAH’a hamd etmesidir.Bizde EFENDİMiz sav dünyaya geliş gecesinde toplanırız,camide ibadet ederiz, zikrederiz, vaazı nasihatlerimiz olur. Bunlarla EFENDİMiz ‘in sav viladetini yada farklı haftalarda toplanıp insanlar kutlayabilirler. Bu kesinlikle bidat değildir.
Sual: Peygamber Din’e eklenen her şey merduddur demiyor mu?
CEVAP
Siz hadis-i şeriflere de mi inanıyordunuz? Yoksa işinize gelen hadislere evet, işinize gelmeyene hayır mı diyorsunuz?
Elbette dine eklenen her şey bid’attir. Bid’at aleyhine yazdığımız yazılar birkaç cilt olacak kadar çoktur. Çünkü hadis-i şerifte (Her bid’at dalalettir, sapıklıktır) buyuruluyor. Biz de sapıkların, mezhepsizlerin vehhabilerin işledikleri bid’atleri açıklıyoruz. Dine aykırı olmayan şeye bid’at denmez. Dinin haram kılmadığı şeye haram denmez. Din bir şeye haram dememişse o mubahtır. Mübarek gecelerde ibadet etmeyi hangi âyet, hangi hadis yasaklamıştır? O geceler çok ibadet edilse ne olur ki?
bu gecelerin kutlanmasını nehyeden bir rivayet yok
Sual: Mübarek gecelerde özel ibadetler yapmak Kur’anın emrine aykırıdır, bid’attir. Hatta küfür ve şirktir.
CEVAP
Mevlid geceleri Kur’anın emrine aykırı olarak ne yapılıyor ki? Kur’an okunuyor, RESULULLAH asv övülüyor, salevat-ı şerife getiriliyor. Bunlar Kur’anın hangi âyetine aykırıdır?
Her gece mevlid okunsa yine mahzuru olmaz. Çünkü ibadet etmek, mevlid okumak, salevat getirmek yasak edilmiş değil ki. Bid’at, dinin emretmediği şeyi ibadet olarak yapmaktır. Dinimiz, Kur’an okumayı, mevlid gibi ilahileri okumayı bid’at mı kabul ediyor da bid’at damgasını basabiliyorsunuz?
Mevlide bid’at diyen sadece vehhabiler ve onların izinden giden mezhepsizlerdir. Hiçbir ehl-i sünnet âlimi mübarek gecelerde ibadet etmeye bid’at dememiştir. Bir tane bile gösterilemez. PEYGAMBER EFENDİMiz sav de zaten bu gecelerde ibadet etmeyi övmüştür. PEYGAMBERİMize sav uymayı da ALLAHü teâlâ bildirmiştir. Resulüme uyun buyurmuştur. RESULUnün sav emrine uymaya küfür ve şirk demek vehhabilikten başka bir şey değildir.
Sual: Şu anki güya müslümanlar bütün yıl İslam’dan bihaber olup böyle gecelerde camileri doldurur. Hocalar da efsaneler üfürüp onları hoooop Cennete bilet satar değil mi?
CEVAP
Bütün yıl dua etsin kim karışıyor ki? ALLAHü teâlâ hangi gece daha çok ibadet etmeyi yasaklıyor ki? Cuma, bayram geceleri çok ibadet etmeyin mi diyor da mübarek gecelerde fazla ibadet etmek bid’at olsun?
Hocalara niye hücum ediyorsunuz? Hangi hoca efsane üfürüyor? Bu hocalara iftira değil mi? Hocalar dini bilmiyorsa siz nereden biliyorsunuz? Cennete bilet satmak ateist tabiridir, hiçbir hoca Cennete bilet satmaz.
Mübarek olsun demek
Sual: Cuma, bayram ve kandil geceleri, cuma günleri mübarek olduğu hâlde, ne diye (Cumanız, bayramınız ve kandiliniz mübarek olsun) deniyor?
Sual: Cuma, bayram ve kandil geceleri, cuma günleri mübarek olduğu hâlde, ne diye (Cumanız, bayramınız ve kandiliniz mübarek olsun) deniyor?
CEVAP
Böyle söylemek, (Bu günler, senin için hayırlara vesile olsun, işlerin rast gitsin, iyi ibadet etmene sebep olsun, günahların affolsun, kötü işlerden uzak kalmana yol açsın) gibi mânalara gelen çok güzel bir duadır.
Kandil simidi
Sual: Kandillerde, kandil simidi alıp ikram etmekte bir mahzur var mıdır?
Sual: Kandillerde, kandil simidi alıp ikram etmekte bir mahzur var mıdır?
CEVAP
Hayır, mahzuru olmaz. Aksine, kandil simidi veya başka bir yiyecek, tatlı alıp ikram etmek, sevab olur.
Mübarek gecelerle ilgili iki hadis-i şerif:
(Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, reddolmaz. Bu geceler: Ramazan ve Kurban Bayramının birinci gecesi, Berat ve Arefe gecesidir.) [İsfehânî]
(Regaib, Berat, Cuma, Ramazan ve Kurban Bayramı gecelerinde yapılan dua geri çevrilmez.) [İbni Asakir]
Dört gecenin gündüzü
Sual: Mübarek gecelerin gündüzü de, geceleri gibi kıymetli midir?
Sual: Mübarek gecelerin gündüzü de, geceleri gibi kıymetli midir?
CEVAP
Genelde öyledir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Dört gece, gündüzü gibi, dört gündüz de, gecesi gibi kıymetlidir. ALLAHü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onları bol ihsana kavuşturur. Bunlar, Kadir gecesi, Arefe, Berat ve Cuma geceleriyle gündüzleridir.) [Deylemî]
|
Türlerin evrimleşip, bir üst türe nasıl, hangi yollardan ve ne şekilde geçtiğini açıklayabiliyor mu? Hayır! Neden bir tür, sözde üst türe dönüşürken; bir kısmı kendilerini değiştirmeyip, aynı türde kalmaya devam ediyorlar? Teori, buna cevap verebiliyor mu? Hayır! Peki teori, gözün evrimini bize anlatabilir mi? Uçan kuşların ve böceklerin nasıl evrimleştiğini ve ortak atasını gösterebilir mi? Hayır! Evrimci teori, Embriyogenezdeki "muteşem planı ve bilgi"yi anlayabiliyor mu? Elbette hayır!
Bu sorular gibi yüzlercesini sorabilirsiniz. Ancak hiç şüpheniz olmasın, bu evrimci teori ve bunun tutkulu savunucuları, size cevap veremeyeceklerdir. O halde böyle bir teori, bırakalım ispatını, bilimsel bir teori olabilir mi? Elbette olamaz!
|
llah Yoktan Yaratandır
Eski Yunandaki bazı felsefecilerin etkisinde kalan kimi düşünürler, materyalizmi son bir kaç yüzyılda yeniden gündeme taşımıştı. Materyalistlerin en temel iddiası maddenin ezeli olduğu iddiası idi. Nitekim Lavoiser adlı materyalist, bu düşünceyi “Hiçbir şey kaybolmaz ve hiçbir şey yoktan var olmaz” şeklinde dile getirmişti. Bu söz pek çok materyalist için uzun süre slogan halini almıştı.
Elbette ki, herhangi bir delile dayanmayan bu iddianın akli ve vicdani hiçbir geçerliliği olmadığı ortadadır. Herşeyden önce, insanın kendisi yoktan yaratılmıştır. Gözünü her nereye çevirse bu böyledir. Canlılar yoktan yaratılmıştır. Dünyamız, gezegenler, yıldızlar, galaksimiz ve evrenimiz yoktan yaratılmıştır. Her an her şey beynimizin içinde algı olarak yepyeni bir şekilde yaratılmaktadır.
İlginçtir, materyalistlerin diğer iddiaları gibi bu iddiası da, bilimsel olarak da yalanlanmıştır. Parçacık fiziği adlı modern fiziğin bir alanı, tamamen bu sözün yanlışlığını anlatır.
Antimadde ve Maddenin Yoktan Yaratılışı
Kuantum fiziğinin önde gelen isimlerinden Paul Dirac, Einstein’ın görelilik (relativite) teorisini ve kuantum teorisini matematiksel olarak inceledi. 1928 yılında, yaptığı hesaplamalara göre, adına pozitron denilen o zamana kadar hiç rastlanmayan parçacıkların oluşabileceğini öne sürdü. Pozitronlar doğada normal şartlarda rastlamadığımız “antimadde” denilen parçacıklardır. Özelliği elektronlara benzer, ama yükleri eksi değil, artıdır. Antimadde, madde ile biraraya geldiğinde ise beraber yok olurlar. Bir öngörü olarak kalan bu iddia kısa bir süre sonra ise deneysel olarak da ispatlandı.
Paul Dirac 20. Yüzyılın en zeki ve en başarılı teorik fizikçilerinden biriydi. Bilim tarihinin en heyecan verici keşiflerinden olan antimaddenin varlığını ilk O öne sürdü. Varlığın antimadde ile beraber yaratılışı, materyalistlerin en temel varsayımı olan maddenin yok olamayacağı ve yoktan var olamayacağı zanlarını tamamen bitirmiştir. Müthiş bir matematik yeteneği olan Dirac “Allah dünyayı güzel bir matematikle yaratmıştır.” sözünün de sahibidir. 1
1932 yılında Carl David Anderson, pozitron adlı antimaddeyi sis odalarında kozmik ışınları incelerken keşfetti. Bu keşifle, Dirac’ın teorik olarak öne sürdüğü parçacıkların varlığı ispatlanmış oldu. Materyalist felsefeye en ağır darbelerden olan bu keşif 1936 senesinde Nobel ile ödüllendirilmiştir. 2
Sis odacıkları, içi su buharı ile doludur. Modern fizikte yeni parçacıkların keşfi için yaygınlıkla kullanılan bir araçtır. Carl David Anderson da pozitronun keşfinde sis odasını kullanmıştır.
Materyalist felsefenin miti olan ve Lavoiser’in söylediği “hiçbir şey kaybolmaz ve hiçbir şey de yoktan var olmaz” sözü bu keşifle beraber böylelikle kesin olarak tarihe karıştı.
Pozitronlar ve elektronlar yoktan yaratılışın canlı örnekleridir. Yukarıdaki resimler bunu gösteren fotoğraflardır.
Allah her şeyi yoktan yaratır. Varı da yine o yok eder. Nitekim bir Kuran ayetinde Allah şöyle bildirmiştir:
Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Enam Suresi, 95)
Fiziğin ilerleyen yıllarında pozitron gibi daha pek çok antimadde keşfedildi. Buna göre her maddeye eşlik eden bir antimadde vardır. Nitekim bir Kuran ayetinde bu gerçeğe mucizevi bir şekilde dikkat çekilmiştir:
Ve Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürsünüz. (51/49)
(Şüphesiz Allah daha doğrusunu bilir. )
Maddenin yoktan yaratılışı ve yok edilişi bilim dünyasında o kadar yaygın bilinen bir gerçek halini almıştır ki, fizikte Feynman diyagramları olarak bilinen şekillerle bu gerçek resmedilir. Örneğin yukarıdaki şekilde pozitron ve elektron antimadde ve maddeleri biraraya gelerek yok olurlar. Daha sonra yeniden pozitron ve elektronların oluşumu gözlemleniyor. Tam da ayetin ifade ettiği gibi. “...O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır...” (Enam Suresi, 95)
CERN olarak bilinen dünyanın en büyük parçacık fiziği labaratuvarında belki de dünya tarihinin en ilginç deneyleri yapılmaktadır. CERN, Fransa-İsviçre sınırında yerin 100 metre altında ve 27 km uzunluğunda çember şeklinde tasarlanmıştır. Çember şeklindeki tüplerde birbirinin zıt yönünde proton adlı parçacıklar hızlandırılmaktadır. Zıt yönde hareket ettirilen parçacıkların hızları, yani enerjileri yeterli seviyeye geldiğinde ise birbiriyle çarpıştırılmaktadır. İşte bu çarpışma neticesinde muazzam bir enerji açığa çıkmaktadır. Bunun neticesinde çok kısa süre içinde sayısız parçacık yoktan var olmakta, sayısız parçacık da vardan yok olmaktadır. Görüldüğü üzere CERN varlığı ile materyalizme büyük bir darbe vurmaktadır. Bilim adamları, parçacıkların yüksek hızlarla birbiriyle çarpışması ile yaşananların, evrenin Allah tarafından yaratılışının çok çok kısa süre sonrasına benzediğini belirtmekteler. Bu anın incelenmesi ile evrenin Big Bang ile yaratılışının detaylarını öğrenmekte ve teorik fizikteki güncel kimi fiziksel problemlere çözüm aramaktadırlar.
Maddenin antimaddeyle birleşmesi neticesinde bir enerji açığa çıkar. Bu enerji ışınım olarak enerji formunda taşınır. Ancak neticede enerji, yaptığımız matematiksel işlemleri kolaylaştırmak için bizim koyduğumuz bir addır. Materyalistler görmediği şeye inanmadıklarını söylerler. Bu sözlerinde samimilerse, görmedikleri enerjiye inanmamaları gerekir. Gördükleri herşey de neticede sadece algılarındadır. Böylelikle maddenin mutlak varlığı olmadığı hem yapılan deneylerde hem de modern fiziğin izahlarında açıkça ortaya çıkmıştır.
Nitekim ünlü düşünür Arthur Koestler bu kitap boyunca gördüğümüz delillerin de teyid ettiği gibi materyalizmin içine düştüğü durumu şu sözleriyle belirtir:
Materyalizmin, bilimsel bir düşünce olduğunu artık kimse daha fazla iddia edemez. 3
Metnin İngilizcesi:
“God used beautiful mathematics in creating the world
3 Arthur Koestler, Janus: A Summing Up, New York: Vintage Books, 1978, s. 250.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)