11 Ocak 2016 Pazartesi

Kıyamet manyetikalan


    Türkiye   ▪   Dünya   ▪   Bilim   ▪   Sağlık   ▪   Kültür Sanat   ▪   Çevre   ▪   Eğitim   ▪   Çocuk   ▪   Röportaj      Yaşam   ▪   Astroloji   ▪   Foto   ▪   Video

Haber: Nesrin Dabağlar | Bilim Haberleri
Manyetik Takla Olası Mı?
Dünya'nın Değişimi ve 2012 Bilinmezi
Son yıllarda dünyanın manyetik kutupları ve 2012 üzerine söylenen kıyamet hikayeleri genel çoğunluk üzerinde “deli saçması” etkisi yaratıyor. Dünyanın ters dönüp insanın yok olması masalı pek çok kişiye inanılası gelmiyor ve bu konuda yapılan ciddi çalışmalara kulaklar tıkanıyor.
Konu üzerinde abartılar olabileceği, ya da kısmen yanlışları olabileceğini düşünsem de tamamını kaldırıp bir tarafa atamıyorum. İçimde bir şeyler beni bu konuda kulağı tetikte bir duruma getirdi ve ulaşabildiğim bütün kaynaklardan şimdiye kadar aldığım tüm bilgiler de bu konuda duyarsız ya da reddedici bir tavır sergilememi engelliyor.
      Rusya’da bir grup bilim adamının sözcüsü Dr. Dmitriev Güneş Sistemi'nin ve Güneş'in bugüne kadar görülmemiş şekillerde dönüşmekte olduğunu belirtmekte.Dünya gezegeni, yaygın olarak bilinenin ötesinde; uydusu olduğu yıldızın / güneşin görünmeyen koronası içindedir. Yani aslında güneşimizin koronası dünyayı da içine alacak kadar geniştir ve bir bu nedenle onun doğrudan etkisi altındayız. Başka bir deyişle; güneşte ne oluyorsa, dünyanın bundan etkilenmemesi mümkün değil. Evet, dünyanın manyetik kalkanı var ama dünyaya yönelik bir korona fışkırmasının partikülleri bu kalkanı delip geçiyor. Bunun örneklerini ve yeryüzüne sebep olduğu olayları, giderek artan sıklık ve şiddette yaşar olduk.
Güneş patlamaları ve manyetik değişimler
Son güneş lekesi devresi esnasında Güneş'teki faaliyet şimdiye kadar görülmüş olanların hepsinden daha fazlaydı.  Son yüz yıl içinde Güneş'in manyetik alanı değişime uğradı. California'daki Rutherford Appleton Ulusal Laboratuarları'ndan Dr. Mike Lockwood'un yaptığı bir çalışma var. Dr. Lockwood, Güneş'le ilgili yaptığı araştırmalar sonucunda 1930 yılından beri Güneş'in toplam manyetik alanının yüzde iki yüz otuz oranında güçlendiğini bildiriyor. Ve son yıllarda gerçekleşen güneş lekesi faaliyetlerinden bazılarının tarihte kaydedilmiş olanların hepsinden çok daha büyük olduğu.
Rusya Sibirya'daki Rusya Ulusal Bilim Akademisi'nden gelen bilgilere göre; uzayda değişik ve çok daha yüksek enerji seviyesine ve titreşimlerine sahip bir manyetik alana girdiğimiz sonucuna varmışlar (Foton Kuşağı).
Ruslar uzayda bundan önce hiç görülmemiş değişiklikler kaydedildiğini bildiriyorlar. Bu bilgiyi veren bilim kurulunun başındaki kişi olan Dr. Dmitriev aşağıdaki etkilerin gözlemlendiğini söylüyor:
Heliosfer'in Ön Kenarındaki Değişimler
Güneş'in kendisi de bir manyetik alana sahiptir ve bu manyetik alan Güneş Sistemi'nin çevresinde heliosfer olarak adlandırılan bir 'yumurta' şekli oluşturur. Heliosfer gözyaşı biçimindedir ve uzun, ince ucu hareket ettiğimiz yönün aksi yönüne bakar. Ruslar Heliosfer'in ön kenarına baktılar ve orada parıldayan uyarılmış plazma enerjisinin varlığını gözlemlediler. Güneş'in heliosferi 10 astronomi birimi derinliğindeydi (bir astronomi birimi Yeryüzü'nün Güneş'e olan uzaklığı kadardır, yani yaklaşık 93 milyon mil). Dr. Dmitriev'in dediğine göre bugün bu parıldayan enerji 100 astronomi birimi derinliğine ulaşmış durumda.
Rusya Ulusal Bilim Akademisi bize bir zaman çizelgesi vermiyor, fakat eskiden bilinen ve kabul edilenle, şimdiki durum karşılaştırıldığında en az yüzde binlik bir artış görülüyor. Rusların dediğine göre Güneş'teki bu değişim gezegenlerin işleyiş biçimini ve destekleyebilecekleri yaşamın türünü de değiştiriyor. Hatta DNA sarmalının da değişim geçirmekte olduğunu söylüyorlar. Heliosfer'in süregelmekte olan genişlemesinin bizi sonuç olarak yeni bir enerji düzeyine taşıyacağını, Güneş'in kendisinden enerji saçarken yaydığı temel harmonik dalga boylarında ani bir genişleme olacağını ve yayılan enerjideki bu artışın Güneş Sistemi'ndeki maddelerin tümünün temel doğasını değiştireceğini düşünüyorlar. Bu oldukça ciddi bir açıklama, fakat veriler tarafından destekleniyor:
Gezegenlerden beşinin ve Ay'ın atmosferi değişim geçiriyor
 • ABD 1969'da Ay'a indiğinde orada atmosfer bulamadı. O zamandan beri Yeryüzü'nün uydusunda daha önceleri bulunmayan ve Dr. Dmitriev'in sodyumla ilişkili gördüğü bir bileşimden oluşan bir atmosfer gelişiyor. Bu yeni atmosfer şimdi altı bin kilometre derinliğinde.
 • Yeryüzü'nün atmosferi üst seviyelerinde daha önceleri görülmeyen ölçüde HO gazı oluşturuyor. Önceden kesinlikle şimdiki miktarlarda bulunmazdı. Rusların iddiasına göre bunun küresel ısınmayla, CFC ile veya floro karbon emisyonuyla, veya bunun gibi şeylerle bir ilgisi yok.
 • Mars'ın atmosferi eskisine oranla giderek kalınlaşıyor.
 • Jüpiter, Uranüs ve Neptün'ün atmosferleri de büyük değişimler geçiriyor.
 • Venüs'ün genel parlaklığında belirgin bir artış gözlemleniyor.
 • Jüpiter'in enerji yükü o kadar arttı ki, gezegenin yüzeyiyle uydusu arasında iyonize edici radyasyondan oluşan gözle görülür bir tüp oluştu. Gerçekten de son zamanlarda çekilen fotoğraflarda parlak enerji tüpünü görebilirsiniz.
 • Uranüs ve Neptün de çok daha parlak hale geliyorlar.
 • Jüpiter'in manyetik alanı iki mislinden fazla büyüdü.
 • Uranüs'ün manyetik alanı değişiyor - ve bir açıklama yapılamıyor.
 • Neptün'ün manyetik alanı artıyor.
 • Ruslara göre bu gezegenlerin üçü de daha parlak hale geliyorlar ve atmosferik nitelikleri değişiyor - fakat bunun ne anlama geldiğini açıklamıyorlar.

Ruslar, Uranüs ve Neptün'ün ekseninin yakın zamanlarda kaymış olduğuna işaret ediyorlar. Voyager II uzay aracı Uranüs ve Neptün'ün yakınından geçerken, görünürdeki kuzey ve güney manyetik kutupların, yeri daha önceden kaydedilmiş olan coğrafi kutuptan oldukça ciddi ölçüde sapmış olduğu görüldü. Fark birinde 50 derece, diğerinde ise yaklaşık 40 derece idi.
Dünya'daki değişimler
 • 1980'den beri sismik faaliyet yüzde dört yüz oranında artış gösterdi.
 • Dr. Dmitriev'in bildirdiğine göre 1973'ten 2003'e kadar geçen yıllarda genel olarak doğal afetlerin - fırtınalar, tayfunlar, toprak kaymaları, tsunami dalgaları vs.- gerçekleşme sıklığı yüzde yedi yüz oranında arttı.
 • Yeryüzü'nün manyetik alanı küçülüyor ve küçülme sürati 5-10 yıl önce aniden artmaya başladı. Aşağı yukarı son on beş yıl içinde de manyetik alan değişken ve düzensiz hale geldi.
 • Geçen yılın sonlarında Kuzey Kutbu'nun tam üzerinde bulunan buz kütlesi, bilinen tarihte ilk defa olmak üzere, tamamen eridi. Greenpeace'in bildirdiğine göre, bildiğimiz kadarıyla, buzun on fitten daha ince olduğu bir zaman hiç olmamıştı. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Güney Kutbu yaklaşık üç mil derinliğinde bir buz kütlesine sahip ve buna rağmen çok büyük buz parçaları kopup erimeye devam ediyor.
"Manyetik takla 500,000 yılda bir meydana geliyor"
Rus ve Avrupalı fizikçiler, gözlemlerine dayanarak çok yakında dünyada dev bir manyetik değişim beklendiğini açıkladılar. Dünyanın manyetik alanı müthiş bir sıçramayla yer değiştirecek güney, kuzey, kuzey de güney olacak. Rusya'da yayınlanan İzvestiya gazetesi internet sitesindeki haberine göre 'Manyetik takla' adı verilen olay ortalama 500 bin yılda bir meydana geliyor. Rus Bilimler Akademisi'nin ölçümlerine göre kuzey ve güney kutupları bölgesinde manyetik delikler hızla genişliyor ve günün birinde, 3-5 yılla ölçülebilecek zaman süreci içerisinde kutupların ani bir sıçramayla yer değiştireceği söyleniyor.
Dünyanın titreşim oranının bir ölçümü de dünyanın kalp atışı olarak da bilinen Schumann Rezonansı'dır (Bu yeryüzü boşluğuna ait rezonans özellikleri ilk olarak Alman fizikçi W. O. Schumann tarafından ilk kez 1954'te keşfedildi). Schumann Rezonansı dramatik olarak artıyor. Dünya Foton Kuşağı'ndan geçmekte ve Dünyanın dönüşü yavaşlamakta. Dünyanın dönüşü durduğunda ve rezonans frekansı 13 devire ulaştığında, biz sıfır noktası manyetik alanında olacağız. Dünyanın dönüşü duracak ve 2 ya da 3 gün içinde ters yönde tekrar dönmeye başlayacak. Bu, dünyanın etrafındaki manyetik alanlarda bir terslik meydana getirecek.
Schumann Rezonansı
Dünyanın Artan Temel Frekansı : Dünyanın temel frekansı veya "kalp atışı"(Schumann Rezonansı) dramatik olarak artıyor. Bu değer coğrafik bölgelere göre değişmesine rağmen, asırlardır toplam ölçüm saniyede 7.8 devir olarak ölçülmüştü. Son raporlar bu değerin 12.7 devir/saniye'nin üzerine çıktığını ve yükselmeye devam ettiğini gösteriyor.
Dünyanın Zayıflayan Manyetik Alanı: Dünyanın "kalp atış" hızı artarken, manyetik alanındaki güç zayıflıyor. New Mexico Üniversitesi'nden Prof. Bannerjee'ye göre, manyetik alan son 4000 yıldaki yoğunluğunun yarısını kaybetti. Ve manyetik kutup tersliğinin bir delili bu alan güçlülüğü olduğu için, Prof. Bannerjee bir manyetik kutup değişiminin gelmek üzere olduğuna inanıyor.
Bu inanışa sahip pek çok bilim adamı var şu an dünya yüzünde ve sayıları gün geçtikçe artıyor. Discovery kanalında da bu konuyla ilgili bir belgesel yayınlandığını ilgilenenler bilir.
Ezoterik bilgiler
Bütün bu bilgilerin dışında eski bir takım uygarlıklardan bize kalan bir takım yazıt, takvim (örn. Maya ve Olmek), ayrıca Mısır piramitlerinin dizilişi ve özellikleri, konumları (dünyanın pek çok açıdan ilginç bir noktasında bulunduklarını meraklıları çok iyi bilir), Sfenks’in bilinen yaşından çok daha eski olduğunun kanıtlanması, kutsal kitaplardaki kıyamet tarifleri, (güneş doğudan batacak, batıdan doğacak!) eski efsanelerin birbiriyle örtüşen ilginç noktaları gibi bir sürü bilgiye bakarak kıyamet teorilerini destekleyenlerin çok yanıldıklarını söylemek zor bir hale geldi artık. Her gün bu yöndeki bilgiye bir yenisi ekleniyorken 2012 teorisini kendi adıma tekrar tekrar masaya yatırıyorum. Tarihte yanılgı olabilir belki ama şeklinin doğruluğu kanıtlı görünüyor. Şiddetle diliyorum ve umuyorum ki tüm bu bilgiler yanılıyordur.
Bu satırlarla karamsarlık ortaya koyduğumu da sanmıyorum. Dünyanın fotoğrafı iyice toz duman oldu ve git gide dumanın kalınlığı artıyor. 
Dünya şöyle bir silkelenmeden bu duman dağılmayacak gibi görünüyor. Asıl aydınlık o silkelenmeden sonra mı acaba?
Aydınlık benim umudum, tüm dünya adına…

  2005-2009 © http://indigodergisi.com

  Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.
YAZAR HAKKINDA

Nesrin Dabağlar 1964, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. 12 yıl devlet memurluğu yaptı. Özel sağlık kuruluşlarında muhasebe, halkla ilişkiler ve yöneticilik görevleri yaptı. Reiki, Karuna Ki, yoga, şiir, müzik, tiyatro, resim, kitaplar ve yazmakla iç içe geçmiş bir yaşam sürüyor. Detaylı bilgi



  Yazara ait son yazılar 



  2005-2009 © http://indigodergisi.com

  Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.


     
Kategoriler:
Hakkında:
Servisler:
Türkiye   ▪   Dünya   ▪   Bilim   ▪   Sağlık   ▪   Kültür Sanat   ▪   Çevre   ▪   Eğitim   ▪   Çocuk   ▪   Röportaj      Yaşam   ▪   Astroloji   ▪   Foto   ▪   Video
Reklam  ▪  Arama Motoru  ▪  Arşiv  ▪  Üyelik
  

7 Ocak 2016 Perşembe

SANKİ BÜTÜN SAHABELER YAPMIŞ GİBİ!
   Evet, kan ve idrar içmek caiz değildir ancak Sahabe-i Kiram efendilerimizden sadece iki kişi bunu kendilerinde var olan, coşkun bir aşk sebebiyle yapmışlar, gayri ihtiyari bir refleks ile bu fiili işlemişlerdir. Eğer bu bir günah ise o sahabe günah işlemiş ve hata etmiştir. Günah, insanı dinden çıkarmaz. Hata etmiş ise tövbe eder, af olur. Yaptığını bir hata olarak kabul edecek olsak bile (bu kimsenin haddine değil) Resulüllah’ın “cehennem ateşi dokunmayacağı” ile müjdelemesi yine bizler için eleştiri kapısını kapatmaktadır.
    Diğer bir mesele ise bunun sadece bir kere yaşanmış olmasıdır. Yani bu devamlı tekrar eden bir olay değildir. Dolayısıyla bir ya da iki sahabenin yaptığı fiil ile bütün sahabeleri tenkit etmek veya Peygamberimizi tahkir etmeye çalışmak “bir Müslümanın” takınacağı tavır değildir


Yukarıda da beyan ettiğimiz üzere İslam’ı tahrif, Peygamberi tenkıs, sahabeyi tahkir etme gayreti içerisine girenler bu gibi hadiseleri bahane ederek alay edici bir üslup ile yazılar kaleme almakta, kinlerini bu şekilde kusmaktadırlar.“Peygamberimizi aşırı yüceltici” olduğu gerekçesi ile kimisi hadisleri inkar etmekte, kimisi sahabelere saldırmaktadırlar.
ALLAH, ilacı, hastalığın iyileşmesi için sebep olarak yaratır. Hastalığı iyileştiren ilaç olsaydı, aynı tedavi şeklinin uygulandığı tüm hastaların iyileşmesi gerekirdi. Bu, ilacın yalnızca bir sebep olduğunun kanıtıdır.
bu tavsiyeyi sadece bu kişilere özel yapmış olmasıdır. Yani bu kişilerin rahatsızlığı için özel bir tavsiyedir. Dolayısıyla her hastalık için yapılmış bir tavsiye değildir.


literatür incelendiğinde deve idrarı içilmesi ve bundan fayda görülmesine sıkça rastlanır. ibn-i sina dünyaca ünü eseri "el-kanun"'da bu tedaviden söz etmiştir. bedevi kabilelerinde de belki binlerce yıldır kullanılmaktadır. deneyimlerimden yola çıkarak "gayribilimsel" bir çıkarım yapayım, geleneksel tıp'ta kullanılan bir tedavi yöntemi eğer cevap vermezse en fazla iki kuşak sonra silinir gider. dolayısıyla birileri sidikten fayda görmüş (belki de gördüğünü sanmış, bilemem etnofarmakolojik çalışma yapmak gerekir yorum yapmak için) ki yüzlerce yıldır anılmaya devam etmiş.
ulakbim'in indeksinde "a" kategorisinde yeralan bir dergi olan "journal of ethnopharmacology"'de 2011'de yayınlanan bir makalede deve idrarının "hepa-c1c7" tipi kanser serilerinde (cell-line) in vitro antikanser etki gösterdiği ve kanser oluşumdaki rolü iyi bilinen "sitokrom p450 1a1"enziminin oluşumunu engellediğini "bilimsel" olarak gösterilmiştir.
dolayısıyla o kadar da hurafe değildir. yüzlerce yıllık bir kayıt ve bilimsel kanıtlar deve idrarının etkisi olduğunu göstermektedir. yapılması gereken şifa arayan insanlara limonata gibi lıkır lıkır sidik içirmek değil, bu sidiğin içinde söz konusu etkilere hangi maddenin yol açtığını bulmak ve bunu modern bir ilaca çevirmektir.


Bütün bunları ve rivayette geçtiği üzere hastaların da şifayab olduklarını göz önünde bulundurduğumuz zaman bu hadisin inkar edilecek bir husustan ziyade tıb konusunda bir araştıma ve tez konusu olması gerektiği ortaya çıkıyor.

6 Ocak 2016 Çarşamba

ALLAH biliyor

a) Kaderin bir manası Allahu Tealanın yarattığı varlıkların hayat programlarını ezeli ilmi ile bilmesidir. Yani insanın anne rahmine düştüğü andan tutun dünyaya gelmesi ve aldığı nefese kadar kaderinde vardır ve Allahu Teala tarafından bilinmektedir.

b) Kader ilim ve iradeyle düzenlenmiş bir programdır. Kaza ise, bu programın uygulanma safhasının adıdır. Kaza Allah’ın kudretinin ortaya çıkmasıdır. Kader ise, Allah’ın ilminin bir yansımasıdır. Bu açıdan bakıldığında kader denildiği zaman ilim akla gelir. Nitekim “Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Her şeyi Biz bilinen bir kader ile indiririz.” (Hicr Sûresi, 21) ayeti Kader’in Allah’ın bilmesi anlamına geldiğini gösterir.

c) Kader ilimden çıkmış bir program olduğundan insanın fiilleri üzerinde zorlayıcı bir yönü bulunmamaktadır. Nitekim ilm-i kelamın kader mevzusunda bir kaidesi olan “İlim maluma tabidir”sözü meseleyi daha açık bir şekilde ifade edecektir.

Bunu bir misalle açıklarsak mesela yarın güneşin ne zaman doğup batacağını bilmemiz onun doğması ve batmasına bir etkisi yoktur. Bizler o şekilde bildiğimiz için güneş doğup batmamakta, aksine güneş o dakikada doğup batacağı için bizler bilmekteyiz.

Bunun gibi, Allah’ın kimin cehenneme, kimin cennete gideceğini ezelî ilmiyle bilmesi onun ilah olmasının bir vasfıdır. İnsanda cennet veya cehennem ehli olmayı gerektirecek amelleri işlemeye müsait özellikler vardır. İnsan, kendisine verilen özgür  irade ile cennetliklerin veya cehennemliklerin amellerini işleyebilirler. Bunda da tüm mesuliyet ona aittir.

d) Kaderin iki yönü vardır: İnsanın iradesi dışında olanı ki; dünyaya gelmesi, anne ve babasının kim olacağı, eceli vs. (örnekler çoğaltılabilir) gibi hususlardır. Bunda insanın iradesi ile karar vermesi söz konusu olmadığından bunlardan mesul de değildir.

Kendi iradesi ile yapmaya karar verdiği fiillerinden de mesuldür. Her insan vicdanen bilir ki camiye gitmesi de meyhaneye gitmesi de kendi istemesi ile olur. Burada bir zorlama yoktur.

Allah’ın her yerde geçerli küllî bir iradeye sahip olması, O’nun Yaratıcı, Rab ve ilah olmasının olmazsa olmaz şartıdır. Kader noktasında hayrı da şerri de yaratan Allah'tır. Fakat imtihana tabi tutulanlar da birer kukla değildir. O kötülüklerin meydana gelmesinde onların önemli payı vardır.

e) Burada mühim olan nokta, Allah’ın ilminin hiç kimseyi bir yöne zorlamadığı gerçeğini kavramaktır. Gerçekten ilim sıfatı, kudret sıfatından farklıdır. Kudretin yaptırım gücü vardır. İlmin yaptırım gücü yoktur, zorlama özelliği yoktur. Bir şey nasıl olacaksa, onu o şekliyle bilir. Allah âdildir, zulmetmez. Bunu kabul etmek Allah’a imanın başında gelen bir husustur. Öyleyse, Allah imtihana tabi tuttuğu kulları hakkında âdil muamelede bulunmak için, mutlaka onlara kalp, akıl, duygu  vb. unsurları verdiği gibi, özgür bir iradeyi de vermiştir. Ve O’nun önceden imtihanın sonucunu bilmesi, asla bu özgür iradeye bir müdahale anlamına gelmeyecektir.

Söz gelimi, ortada bir hastalık varsa, onun yaratıcısı Allah'tır. Fakat icat noktaları içermeyen yönleri ise insana aittir. Mesela, terli terli soğuk su içmek bir suiistimaldir, neticesinden sorumlu olan insanın kendisidir. Bademciklerinin şişmesinden, grip olmasından kendisi sorumludur. Fakat hastalığı yaratan Allah'tır. Edepli olan kimse, Hz. İbrahim (as) gibi, vesilelik yönüyle kötülüğün kendisine; yaratıcılık yönüyle de iyiliğin Allah'a ait olduğunu düşünür ve: "Ben hastalandığım zaman bana Allah şifa verir." (Şuara, 26/80) der.

Allah isteseydi ilk gelen ilahi din tek din olabilirdi, ama neden üç farklı dinin oluşmasına izin vermiştir?

Yazar sorularla İslamiyet 2011-07-02 
İslam kelimesi bir çok anlamda kullanılmaktadır. Bununla beraber Peygamberimize (asm) gönderilen dinin özel adı da İslamdır. Bu bakımdan Peygamberimize (asm) gönderilen din ile Hz. İbrahim (as)'in dininin ismi farklıdır. Bu dinlerin isimleri farklı olsa da temel konularda aynıdır. Ancak teferruat da farklı olabilmektedir. 
Hz. Âdem (as)’den Peygamber Efendimize (asm) gelinceye kadar, bütün peygamberler hak dini tebliğ etmişlerdir. Dinin temeli olan îman esasları hep aynı kalmıştır. Fakat şeriat dediğimiz, ibadet ve dünyaya ait işlerde Hz. Âdem (as)’den Peygamberimize (asm) kadar her devrin icaplarına, insanların ihtiyaçlarına göre bazı hükümler değişerek gelmiştir. Cenab-ı Hak her devrin insanının yaşayışını ve menfaatini gözeterek her ümmete ayrı bir şeriat göndermiştir. Mâide Sûresinin 48. âyetinde bu hususta şöyle buyurulur:
“Sizin her biriniz için Biz bir şeriat ve açık bir yol tayin ettik.”
Meselâ, Yahudiler ancak havralarda, sinagoglarda, Hristiyanlar sadece kiliselerde ibadet edebilirlerken, biz Müslümanlar her yerde namaz kılabiliyoruz. Yine sığır ve koyun gibi hayvanların iç yağları Hz. Musa (as)’ın şeriatında haramken, bizim dinimizde helâldir.
Bu gerçek Nur Külliyatında şöyle ifade edilir:
“Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtem-ül Enbiya’dan sonra şeriat-ı kübrası, her asırda, her kavme kâfi geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır.”(Sözler, s.485)
“Fer’î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ’ olur. Bu sırdandır ki, Kur’ân fer’î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.” (İşarât-ül İ’caz, s.50)
Temel hükümler bütün peygamberler için aynıdır; değişmez, nesh olmaz. Meselâ, imanın rükünleri bütün hak dinlerde aynıdır ve ibadet bunların hepsinde vardır. Ama ibadetin fer’î hükümlerinde, yani teferruatında farklılıklar görülür. İbadetin şekli, vakti, kıblenin yönü gibi hükümlerde nesh söz konusu olmuştur. 
Kanaatimize göre Kur'ân-ı Kerîm dışındaki ilâhî kitaplarda o kitaba tâbi ola­caklar için bir din adı konmadığı, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi isimlendirmele­rin daha sonra ortaya çıktığı ve bunların o peygamberin tâbilerine sonradan veri­len adlar olduğu dikkate alınırsa "Doğrusu Allah katında din İslâm'dır." ifadesinin anlamı daha iyi anlaşılır. Her ne kadar Hz. Muhammed (asv)'in tebliğ ettiği dinin ken­dine özgü hükümleri varsa da, Kur'an'da bu kitabın önceki peygamberlerin getir­diklerini onaylama özelliği üzerinde ısrarla durulması, onların bildirdiklerinin de temelde İslâm dairesi içinde olduğunu, ancak ilâhî hikmet gereği bu öğretilerin en mükemmel şekline Hz. Muhammed (asv)'in gönderilmesi ile ulaşıldığını gösterir. Şu halde yüce Allah'ın hoşnutluğunu elde etmenin yegâne yolu O'nun bildirdiklerine bütünüyle inanmaktır
Bir adamı bir saniyede öldüren bir katilin bir saniye ceza çekmesi adalet olur mu? Kafirin kısa gibi görünen bir zamanda işlediği cinayet çok büyüktür. Bu nedenle ebedi ve sonsuz olarak cehennmede kalması gerekir ki işlediği suçuna karşılık bir ceza olsun.
 
Esasen küfür öyle büyük bir cinayettir ki affedilmemesi gerekir. Ancak Allah'ın rahmeti gazabını geçtiği için o kafirleri yok olmaktan kurtarıp hayatta kalmalarına müsaade ediyor. Nitekim bir tek adamı öldüren birisini idama mahkum etseler, tam idamını beklerken cezasının müebbet, yani ömür boyu hapse çevrildiğini duysa elbette sevinecektir. Bunun gibi yok olmayı hak etmiş bir kafirin cezasının müebbete, yani ebediyen cehennemde kalmaya çevrilmesi de bir ikramdır. Kafirin işlediği cinayet nedir? Kainatta bulunan bütün varlıklar Allah'ın varlığına ve birliğine şahittirler. Bunları inkar eden bir adam, kainat kadar cinayet işlemiş demektir. Ayrıca o varlıkların hukukuna bir hürmetsizlik ve saygısızlık olduğundan nihayetsiz bir cinayettir.
 
Sizin de bildiğiniz gibi, elmasla kömürün aslı karbondur. Ancak diziliş farklılığından dolayı biri elmas diğeri kömür oluyor. Şimdi kömür olmuş bir şeyin artık elmas olma ihtimali kalmamıştır. Ne kadar kalırsa kalsın o kömürdür. İşte insanın aslı da birdir. Babası Adem (as), yapısı topraktır. Ama diziliş farklılığından biri elmas gibi, diğeri de kömür gibi oluyor. İşte kafirliği seçip kafir olarak ölen birisinin mayası bozulduğundan ne kadar yaşarsa yaşasın elmas, yani iman sahibi olma özelliğini kaybetmiştir. Bu nedenle ebedi de kalsaydı kafir olarak yaşayacaktı. Demek ki kafirin cinayeti sonsuzdur. Allah insana sonsuz nimetler vermiştir. örneğin bunlardan birisi sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sonsuz olan Allah'ı ve ebedi yaşayacağımız ahiret alemlerinin varlığını anlayalım diye verilmiştir. Böyle sonsuz bir duyguyu inkar etmek ve bu nimete gerekli şükrü yapmamak sonsuz bir cinayettir. Allah'ın zatı, sıfatları ve isimleri sonsuzdur. Sonsuz bir zatı ve sıfatlarını inkar etmek sonsuz bir cinayettir. Bunlar gibi sonsuz cinayetleri işleyen birisine sonsuz bir cazanın verilmesi adalettir. Yok etmeyerek müebbete çevirmesi ise Allah'ın bir ikramı ve lütfudur.