1 Aralık 2015 Salı

Kız çocukların diridiri gömülmesi




http://www.sadabat.net/?title=ateizme_cevaplar&menuid=47&at=11


 
 
NEV'İYAT // ATEİZME CEVAPLAR 
KIZ ÇOCUKLARI ÖLDÜRÜLMÜYOR MUYDU?
Şimdi gelelim T.Dursun’un, “kız çocuklarının diri diri gömülmemiştir” yalanına.
Turan Dursun, İslâm’dan önce Araplar arasında kız çocuklarını diri diri toprağa gömmenin yalan olduğunu iddia ediyor. Bunu Kur'ân ifade ettiğine göre demek ki Kur'ân'ın söylediği, gerçeği yansıtmıyor. T.Dursun'un mantığı bu kadar işte.
Böylece Turan Dursun, sadece Kur'anı Kwerimin değil, tarihçilerin, şairlerin kaydettiği bir gerçeği, dolambaçlı yollara dalarak inkâr ediyor.
1.1-Peki, ama böyle bir şey yok ise Kur'ân neden böyle söylesin?
1.2-Kur'ân bunu söylediği zaman, dinleyenler böyle bir şey yok, diye neden itiraz etmemişler. İslami kaynaklara bakanlar ebu cehillerin, ebu leheblerin ve diğer küfür önderlerinin Kur'ana ve onun davetçisi olan  Rasulullah'a  itirazlarlarıyla doludur ve bu konuda hiç bir müşrik itiraz etmemiştir.
1.3-Olmayan bir şeyi söylemesi, Kur'ân'a karşı o zaman inanmış olanların da inancını sarsmaz mıydı?
1.4-Turan Dursun, İslâm öncesi şâirlerden Ferazdak'ın şiirinde de geçen bu olayı nasıl inkâr ediyor? (Neleri inkar etmiyor ki bunu da inkar etmesin) Dursun, bu olayı anlatan şiiri de kuşkulu görmekteymiş. Ferazdak'a âit dizelerin "sonradan uydurulmuş olduğu düşünülebilir" diyor. Neye dayanarak?(Herhangi birinizinde Dursun'un bu düşüncelerini uydurduğunu düşünme hakkı vardır tabii, neye dayanarak mı bir şeye dayanmanıza gerek yok ki, Turan bir yere mi dayanıyor? ) Şimdi bende kalksam senin baban başkası, anan babanı aldattı desem, sende "Bunu neye göre diyorsun yada neye dayanıyorsun?"desen. Bende hiç ben öyle öyle düşünüyorum desem şimdi bu örnek oturdu mu oturmadı mı ? Okuyucu karar versin.
Turan, vâide' (kelimesi)nin, çocuğunu toprağa gömen kadın anlamına geldi­ğinden de şüphelenmektedir. Oysa en güvenilir lügat olan Lisânu'l-Arab'da kelime: " Vede’b-netehu: “Sağ kızını toprağa gömdü." şeklinde açıklanıyor.
"Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi günâhından ötürü öldürüldü, diye!" (Tekvîr: 8-9).
Turan'a göre:
"Araplarda, hem de "yaygın biçimde" yaşandığı ileri sürülen bu olayların olduğu apaçık yalan. Ne bir baba, ne de bir anne burada ileri sürüleni yapar. Bu tür şeyin olması, insan doğasına aykırı olduğu gibi, hayvanlarda bile görülmez, ilkellerde, "çocukların Tanrılara kurban edildiklerini biliyoruz. Ama Araplar, o sıralarda, "ilkellik" dönemini çoktan gerilerde bırakmışlardı, İslam döneminden daha ileri bir uygarlığa sahiptiler. Bunun tersine, yalanlar uydurulmuş olsa da... Kaldı ki burada söz konusu olan "Tanrı'ya kurban" da değil. Aktarmalarda da bu ileri sürülmüyor. Yani "kız çocuklarının, Tanrılara kurban etmek için diri diri gömüldükleri"nden söz edilmiyor. Böyle bir şey, yani "çocuğu Tanrı'ya kurban etme" de hangi dönemde ve nerede yaşanmış olursa olsun; "çok yaygın" değil, tek tük olurdu. "Tanrı'ya kurban et­me" durumu da söz konusu olmayınca, işin mantığı büsbütün ortadan kalkıyor. "Kız çocuklarının yoksulluk için, ya da leke sayıldığı için... diri diri gömüldüklerini" ileri sürmek ve bunu kabul etmek, "annelik, babalık" ne demek; bilmemektir. Ayrıca "insan"ı. insanın doğasını tanımamaktır, insanlar, ileri sürülen türden şeyi yapmış olsalardı, türle­rini sürdüremezlerdi."
"Araplar ilkellik dönemini çoktan gerilerde bırakmışlar"mış. Breh, breh.. Bir kadının on erkekle beraber yatıp hamile kaldığında istediği on erkekten birisine bu çocuk sana aittir dediği ve onun da kabul etmek zorunda olduğu bir ilkelliği yaşayan, fuhuş yapan kadınların evinde bayrak dalgalandığı, kanunlarla yönetilmeyen, zenginler tarafından idare edilen bir şehir devleti... Dursun'a göre ilkel olmayan bir toplum demek ki? Zırva tevil kabul etmez.
Normal bir anne baba bunu yapmaz. Ama toplumda merhamet duygusu fazla gelişmemişse ilkel toplumlarda da, dinsiz toplumlarda da  bunun yapılması olağandır. Turan, 21 yy. da  tek çocuktan fazla çocuk yapılmasına izin verilmeyen Çin'de, ultrasonla bebeğin cinsine bakıp, kızsa öldüren Çinliler hakkında bir yazı kaleme almışmıdır yoksa dinsiz oldukları için yaptıklarını normal mi karşılamaktadır?
Bu uygulamanın,-bütün Araplar arasında, yaygın biçimde yapıldığını, halkın tümünün bunu hoş gördüğünü kimse iddia edemez elbette. Bu uygulama  bazı kabilelerde; Abdulaziz Çaviş'in ifadesine göre "Kureyş ve Kinde gibi bazı Arap kabilelerinde, kızları diri diri gömmeyi güzel işlerden sayanlar vardı. Nitekim "Defnu'l-benât mine'l-mekrumâtKızları gömmek, güzel işlerdendir." gibi mesel haline gelmiş sözler de bunu kanıtlamaktadır "(Anglikan Kilisesine Cevap, 169).
Bunu bugün uygulanmakta olan kürtajla karşılaştırabiliriz. Çeşitli nedenlerle kürtaj uygulanmaktadır ama bundan herkesin kürtaj yaptığını sanmak hata olur. Masum yavrunun diri diri toprağa gömülmesi veya çeşitli biçimlerde öldürülmesi, toplumun çoğunluğu tarafından hoş karşılanmıyordu.
Ne var ki yaygın olmasa da bu âdet toplumda vardı ve bunun temel nedeni de aile şerefini korumak, ya da fakirlik endişesi idi. Onun için Kur'ân, fakirlik korkusuyla bu işi yapanlara: "Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır." (İsra: 31) buyurmaktadır. Demek ki bu uygulama toplumda vardı ki Kur'ân böyle söylüyor.
2.1-Turan Dursun, hiçbir anne babanın böyle bir şey yapamayacağını, bunun doğaya aykırı olduğunu söylüyor. Söylüyor da günümüzde henüz dünyaya gelmemiş de olsa anne karnında gelişimini tamamlamış, dünyaya gelmek için hazırlanmış binlerce çocuğun, kürtaj yoluyla katledilmekte olduğun yine doğurduğu çocuğu öldürüp çöp bidonlarına atan yahut sağ olarak cami duvarına bırakanlar bulunduğunu hiç düşünmüyor. Bunları yapanlar, yaptıranlar anne baba değil mi? Bunları yapan kürtajcılar insan değil mi?
Turan Dursun, 244. sayfada kız çocuğunu diri diri gömme ile ilgili olarak Ebû Dâvud'dan bir hadis meali aktarıyor: "Vâide de, mev'ûde de ateştedir." (Kitâbu's-Sunneh, bâb fî Zerâriyyi'l-muşrikîn, 2/532). Ve şu yargıya varıyor:
"Kız çocuğunu diri diri gömen kimsenin cehenneme gitmesini anladık ama o zavallı kız çocuğunun cehennemde işi ne? O niye cezalandırılıyor?" diye sorabilirsiniz." diyor.
Dursun, işine yarar bulduğu her rivayeti toplamış ve bile bile bunları katıksız doğru saymıştır. Bir kitapta Hz. Muhammed'e nisbet edilen bir rivayet olsun da, sağlam olsun, çürük olsun ona göre fark etmez. Nasıl olsa okuyanlar hadis uzmanı değillerdir. Kimse bunun çürüklüğünü fark etmeyecektir. Böyle düşünmüş ve amacına da ulaşmıştır.
Şunu vurgulayalım ki hadisçiler, hadis derlemek için gezmiş, do­laşmışlar bir senede bağlayabildikleri her hadisi, hatta zinciri kopuk da olsa (mürsel) kesik de olsa (münkta’ı) derleyip kitaplarına yazmışlar. Bunların içinde pek çok zayıf, ağızdan ağıza dolaşırken anlamı değiş­miş söz, Peygamber'e bağlanmıştır. Bu rivayetlerin içeriği, Kur'ân ile, Hz. Muhammed'in temel düşünce yapısıyla karşılaştırılmadan, sadece rivayet zinciri yönünden kritik edilip alınmıştır.
2.2-Şimdi Kur'ân-ı Kerîm'de kız çocuklarına yapılan bu zulüm, şid­detle kınanırken: "Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi günâhından ötürü öldürüldü, diye?" ifadesiyle yavrunun masumluğu vurgulanırken; Kur'ân'ın tebliğcisi, Kur'ân'ın, masumluğunu vurguladığı yavrunun cehenneme gideceğini söyler mi? Bunu sağduyu kabul eder mi? Bu Kur'ân'a ve Peygamber’in düşünce yapısına aykırı uydurma rivayetler, nasıl Peygamber sözü olarak değerlendirilir? Hele bunun tam tersini söyleyen rivayetler de varsa? İşte İbn Hanbel'in Müsned'inde, bu rivayetin tam tersini söyleyen bir hadis: “Dedim:- Ey Allah’ın elçisi, kim cennettedir? Peygamber (a.s), peygamberler cennettedir, şehid cennettedir, yeni doğmuş çocuk cennettedir ve mev’ude (canlı olarak gömülmüş kız) cennettedir.” (İbni Hanbel, Müsned, 5/58)
Yukarıya aldığımız S. ATEŞ’in makalesine ilave olarak:
3.1-Dursun, Tefsirlerde geçen; “Kız çocukları, "yoksulluk yüzünden diri diri gömülüyordu.", "ailelerine leke sayıldığı için diri diri gömülüyordu.", "meleklere katılsınlar diye diri diri gömülüyordu. Çünkü Melekler de Tanrı'nın kızları diye niteleniyordu." ifadelerine değinmiş, aklınca çelişki bulmuş.
Ortada bir olay ve bunun değişik sebeplerinin olabileceğini görmezden gelmiştir.
Kürtaj bir vakıadır. Sebebi ise,
a-Çocuğa bakamama endişesi olur.
b-Gayrimeşru ilişkiden dolayı olur.
c-Aileye kabul ettirememekten olur.
d-Tecavüzden olur.
e-İyi bir eğitim veremeyeceği endişesinden dolayı olur.
f-Kocası ya da kendisi istemediğinden olur…
Herkes kendi gerekçesini üretir ama Dursun’un gerekçe çelişkisi kendi problemi olarak kalır.
3.2-"Melek" son derece "kutsal bir varlık" görüldüğüne göre, kız çocuğu ailesi için "leke, utanç verici" olamaz. Diyen Turan, değişik kabilelerin değişik gerekçesi olabileceğini aklına bile getirmek istemiyor ya da düşünemiyor.
3.3-Din etnologu(!) da olan ve Tanrılara “darı” ikram ettiren Dursun, "çocukların Tanrı’lara kurban edildikleri"ni biliyoruz, ama "çok yaygın değil, tek tüktü” diyor. M.S.640’lı yıllarda Mısır’da, Nil’e genç kız atılarak, adak yapıldığından haberi de yok. Kur'anı Kerim de, kız cocuklarının toptan, herkes tarafından  öldürüldüğünü söylemiyorki bunu Turan öyle zannediyor. 
4.1-“Tefsirler, Ferezdak'ın iki dizesi üzerinde durur. Ne var ki, tefsirlerde bu iki dizi de hep aynı sözcüklerden oluşmuyor, iki dizi de değişik biçimde yer alıyor, diyen Dursun kendisi 2000’e doğru dergisinde yazdığı yazıları kitaplaştırmak için tekrar gözden geçirip, bazı çıkarmalar ve ilaveler yapabiliyor. Bu normalde, 1500 sene öncesine ait olan Ferezdak’ın şiirlerinde aynı kelimelerin olmaması garip öylemi? İlginç, doğrusu?
5.1-Şimdi de Hamdi Yazır merhum’un dediğine bakalım:
MEV'ADE: Küçükken diri olarak gömülüp öldürülen kızcağız demektir ki, “V’ed”den  müştaktır. Ve'd, aslında evd gibi ağır basmak mânâsıyla alâkadar olup Câhiliyye Arablarının kız çocuklarını diri diri kabre gömmek âdeti şemalarına denilir. Müfessirînin beyan ettikleri veçhiyle Câhiliyye Arabları'nda bu çirkin âdet şayi' idi ve bunu türlü türlü yaparlardı. Kimisi, kızlar yüzünden bir ar gelmek korkusiyle yapar, kimisi, züğürtlük ve besleyememek korkusiyle yapar, kimisi de, Melâike Allah'ın kızlarıdır dediklerinden dolayı kızlarını da Melâikeye ilhak etmek üzere Allah'a daha lâyıktırlar diye yaparlardı. Alûsî'nin beyanına göre bir değil, birçokları zikr etmiştir ki: Bir adamın bir kızı doğduğu vakit, onu öldürmeyip berhayat bırakmak istediği surette ona yünden veya kıldan bir cübbe giydirir badiyede koyun veya deve güttürürdü. Öldürmek istediği takdirde de bırakır altı yaşlarına doğru gelince anasına: “Bunu, temizle, süsle, hısımlarına gezmeye götüreceğim” der. Hâlbuki sahrada bir kuyu kazmıştır onu oraya götürür. «Bak şunun içine» der. Sonra arkasından iter ve üzerine toprağı yığar, kuyuyu arz ile dümdüz edene kadar örterdi. Bir de gebe kadın vakti yaklaştığı zaman bir kuyu kazar, ağrısı tutunca başına gider, kız doğurursa onu, onun içine atar, oğlan doğurursa alıkordu denilmiştir. Kamus şârihi der ki: “Cahiliyyede Arablar, kız evlâdını açlık veya ar gelme korkusunda kabre defn ederlerdi. Bâzıları açlık korkusuyla oğlanı dahi defn ederlerdi “"Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi günâhından ötürü öldürüldü, diye!"” ol babda” nazil oldu.” Mısır müftîsi Abduh, burada şöyle demiştir: “Bak şu kasvete, şu katı yürekliliğe, şu fakr-u âr korkusundan başka bir günahı olmayan ma'sum kızcağızları öldürmek vahşetine ki, Arab'ın kalbine müslümanlık karıştıktan sonra nasıl merhamet ve şefekate mübeddel olmuş, İslâm bu çirkin âdeti temamen mahvetmekle bütün insaniyyete ne büyük bir ni'met olmuştur.”
Âlûsî, Bezzar, ve “Künâ”da Hâkim ve “Sünen”'de Beyhakî, Hazret-i Ömer ibn Hattab radıyallahü anh'den rivayet etmişlerdir. Demiştir ki: “Kays ibn Asım-ı Temîmî, Resulullah'a geldi de: “Ben, dedi, Cahiliyye de sekiz kızımı ve'd ettim.” Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem, “Her birinden bir rakabe azâd et” buyurdu. O: “Ben, dedi, deve sahibiyim.” “O halde, buyurdu, her birinden bir bedene hedy et.”  “İslâm makeblini keser atar” olmasına nazaran bu emir, tevbenin sıhhatinde vücub için olmayıp nedb için olmak gerektir. Ve bunda ve'din pek büyük cinayet olduğuna ayrıca bir tenbih vardır. Maamafih Arablar, içinde ve'di çirkin görenler de vardi. Ferezdek'in dedesi Sa'saa ibn Nâciyete'l-mücaşî, kavmi Benî Temîm'den mevûdeleri fidye ile kurtarırdı, Ferezdek, şu beytinde;
“Dedem hakkı için ki, çocuklarını gömen vâ'ideleri men'etti.
O suretle gömülecek olanı ihya etti de gömülmez oldular
.”
Diye onunla iftihar etmiştir. Taberânî, müşarünileyh Sa'sa'a'dan şöyle rivayet eylemiştir: “Ya Resulâllah! Dedim, ben cahiliyyede bâzı ameller işledim onlarda bir ecir var mıdır? Üçyüz altmış mev'ûdenin hayatını kurtardım. Her birini iki uşera' naka ile iştira ederdim. Bunlarda bana bir ecir var mıdır?” Hazret-i Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem buyurdu ki: “Sana, onun ecri var. Çünkü Allah Teâlâ, sana İslâm'ı in'âm buyurdu” demiştir.Ve'd denilen bu büyük cinayetin hâsılı, evlâdını öldürmekten ibaret olduğu ve bunun en çok sebebi fukaralık ve besleyememek korkusu bulunduğu için Sûre-i En'am'da, "Yoksulluk yüzünden evlâdınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkınızı Biz veririz." (En'âm 6/151) Sûre-i İsra'da "Bir de züğürtlük korkusuyla evlâdlarınızı Öldürmeyin, onlara da rızkı Biz veririz size de, elbette onları öldürmek büyük bir cinayet bulunuyor." İsrâ 17/31) âyetleriyle de defeat ile nehy olunduğu gibi Hazret-i Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem kadınlardan bey'at alırken, "Ve evlâdlarını öldürmeyecekler." (Mümtehine-60/12) evlâdlarını katl etmemek kaydının da tasrih olunduğu Sûre-i Mümtehane'de geçmişti. Bu âyetlere nazaran yalnız gömmek suretiyle değil, her hangi bir suretle olursa olsun evlâdını âmden öldürmek de böyle büyük bir cinayettir. Onun için, “büyük hata” buyurulmuştur. Şu halde iskat-ı cenîn, kasden çocuk düşürmek dahi evlâdını katletmek olduğu için aynî mahiyyette bir katil cinayeti olduğu unutulmamak lâzım gelir. Câhil bedevilerin ve'd vahşetlerini, dinlerken tüyleri ürperen Medenîlerin iskatı cenîn cinayetlerinden yüzleri kızarmamasına da, ne kadar teessüf olunsa azdır. Hattâ azlin bile bir ve'd-i hafi olduğu hakkında bir hadîs-î şerif mervidir. İmam Ahmad, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn Mace, Taberânî ve İbn Merduye, Huzâme bint Vehb'den rivayet etmişlerdir ki, Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem Hazretleri'ne azilden sual olundu: “O, ve'd-i hafidir.” buyurdu demiştir. Bundan dolayı azlin de hürmetine kail olanlar olmuşsa da, Fıkıhda kerahet olması tahkîk olunmuştur. Çünkü nesli kesmeğe bir yol, bir sû-i isti'mâldir. Azl, ve'd-i hafî olunca hilkati tebeyyün etmiş cenînlerin iskatı ve yeni doğan yavruların itlafı gerek tesebbüb ve gerek mübaşeret i'tibariyle ve'd-i celîye mübaşeret veya tesebbüb mânâsında, "Evlâdlarınızı öldürmeyin." (İsrâ-17/ 31) nehy-i sarihinin hükmü dahilinde haram bir cinayet olduğunu anlamak kolay olur. Şayan-ı dikkattir ki, burada tezvic-i nüfustan sonra mes'uliyyet vakti ihtar olunurken ve'din ve bigayri hakkın katl-i nüfusun mes'uliyyetindeki ağırlık anlatılmak üzere evvel emirde hâmîsi yok farz edilen mev'ûdenin suali tasrih olunmuş ve bunun evvelâ katile değil, kati olunan ma'sum kızcağaza sorulacağı anlatılarak, "Mev'ûdeye sorulduğu vakit ki hangi günahla katledildi." Tekvir-81/8-9) buyurulmuştur. Cinayetin sebebi doğrudan doğruya cânîye sorulmayıp da davacısı olan masum mev'ûdeye sorulması o ve'di yapan katilin vicdanını sızlatacak ve hamisiz gördüğü mazlumun karşısında mağlûbiyyetini duyuracak ve haksızlığını bütün mânâsiyle tanıtarak hakkın huzurunda hiç bir müdafaaya kadir olamayacak vech ile gayz ve ukubete istihkakını anlatacak şiddetli bir ihtar ve tariz vardır ki, buna, tebkît tâbir olunur. Nitekim Nasârâ muvacehesinde Hazret-i İsa'ya, "Hem Allah buyurduğu vakit: “Ey Meryem'in oğlu İsâ! Sen mi dedin o insanlara; "beni ve anamı Allah'ın yanında iki ilâh edinin" diye?" Maide 5/116) diye sorulması da Nasârâ'ya bu kabîlden bir tariz ile tebkîttir. Bundan başka her türlü amellerin hesabı rü'yet olunacağı da şununla anlatılıyor. (Hamdi Yazır, Hak dini, Kur’an Dili 8/433-436)
Yukarıda ki metinden de anlaşılacağı üzere Hamdi Yazır, Ferezdek’in şiirinden hareketle, erkeklerin öldürülmediğini değil, kızların daha çok öldürdüğüne işaret ediyor.
Ama bu alanda kafa yormaya gerek yok. Nasıl olsa hepsi bir "yalan" üstüne kurulu. diyen Dursun’un dediği gibi fazla kafa yormaya gerek yok. Nasılsa Dursun’un dediklerinin hepsi “yalan ve saptırma üzerine kurulu” 
Not: İslam hakkında şüphe eden dizsizler oturup şüphe ettiklerinin onda birisi kadar Turan'ın yazdıklarının da uydurulmuş olabileceğini düşünseler dinsiz olmazlardı.
 
Geri
 
 
  
Ana Sayfa | E-Mail   Free Website Counters
 
    

26 Kasım 2015 Perşembe

Enfal 65/66


18.11.13

Enfal 65 ,66 ayetlerine yapılan itiraz ve cevabı

Enfal 65: Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.
Enfal 66: Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) iki yüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle (onlardan) iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.
Ayetlere yapılan itirazlar:
Allah kendinizden 10 katı kuvvete galip gelebilirsiniz dediği halde başarılı olunamamış ta bu yüzden mi oran 1/2 ye indirilmiştir? Her şeyi bilen Tanrı oranda revizeye neden mecbur kalsın ? Allah baştan böyle olacağını bilmiyor muydu ? Allah başlangıçta 1 e 10 nispetindeki güçlere karşı neden müslümanlara yardım etmedi de fikrini değiştirip 1 e 2 ye nispetindeki güçlere karşı sabrederseniz yardım ederim dedi ? Madem yaratıcı onlarda zaaf olduğunu biliyordu , neden en başta 1/2 oranını koymadı ? 'Önceki ayetteki mükellefiyet müslümanlara zor ve ağır gelince, Cenabı Hak, bu ayetle müslümanların üzerinden o yükü kaldırdı.' cevabındaki "müslümanlara zor ve ağır geldi" kısmı  yaratıcının verdiği "Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kâfire galip gelirler" garantisine karşı bir güvensizlik değil mi ?  Yaratıcının 1 e karşı 10 kişi de olsa yenersiniz demesi sanki havada -haşa- kalmış olmuyor mu? Oysa yaratıcı müşriklere karşı olan savaşlarda gerekirse Kızıldeniz'i ikiye ayırmamış mıydı ? Baştaki hedefi tutturma adına müslümanlara neden yardımcı olmadı ? Doğrusu kendinden 10 katı güçlü ordulara karşı savaşmak hiç te öyle ayette denildiği gibi gerçekleşme ihtimali olan bir durum değildir. Ayetteki ilk oran gerçekçi değildir..Yaratıcı da bunu görmüş olmalı ki 2. durumda 5 katlık bir hafifletmeye gitmiştir. Bir müslüman , 2 kafiri tepeleyebilirse, Arap-İsrail savaşlarında neden hep yenilen Araplar olmuş? Hem de sayı olarak kat be kat İsraillilerden fazla olmalarına rağmen. " Kendinden 10 kat güçlü bir orduyla savaşmak her islam ordusunun yapacağı bir şey değildir..Her müminin imanı aynı değildir." Cevabına karşılık ; yaratıcı ol dedikten sonra her şey olur . On katınızı yenersiniz diyorsa bunun güvencesi kendisidir zaten..Yok bu olamayacaksa en baştan , ancak 2 katını yenersiniz demeli ve kendi ayetini revize eder durumda kalmamalıydı . (1)


*
Cevaplar 
Genel Bilgi :
Adı: Bu sure, "Enfal" (Ganimetler) adını birinci ayetten almaktadır.
Nüzul Zamanı: Sure, Hicri 2. yılda İslâm ile küfür arasındaki ilk savaştan (Bedir savaşından) sonra nazil olmuştur. Sure , savaşın ayrıntılı ve kapsamlı bir özetini verdiğine göre, tüm surenin bir defada ve aynı zamanda indirilmiş olması muhtemeldir. Fakat savaş sonucu ortaya çıkan problemlerle ilgili bazı ayetler sonradan indirilmiş ve bir bütün oluşturmak üzere diğer ayetler arasında gerekli yerlere konulmuş da olabilir. Her halukârda, surenin herhangi bir yerinde, bu surenin birkaç bölümden oluşan bir derleme olduğunu gösteren hiç bir işaret yoktur. (Tefhimu'l-Kur'an)
*
İtirazlar ve Cevaplar
1. "Allah kendinizden 10 katı kuvvete galip gelebilirsiniz dediği halde başarılı olunamamış ta bu yüzden mi oran 1/2 ye indirilmiştir? Her şeyi bilen Tanrı ilk oranda revize işlemine neden mecbur kalsın ?" 
Cevap: Ayetlerin geçtiği Enfal Suresi  Hicri 2. yılda nazil olmuştur. Bedir savaşının kazanılmasından sonraki bir zaman dilimidir..O nedenle ortada başarısızlık diye bir durum söz konusu değildir..Ateist arkadaş siyer bilmediği için düz mantıkla ayetleri şöyle anlamıştır: Tanrı önce bire 10 oranını indiriyor ; Sonra müslümanlar bu oranda güçlü düşmanlarla yaptığı savaşlardan mağlubiyetle çıkılınca mecburen ayette düzeltmeye gidiliyor.Oysa  o dönemde bu gelişmelerin hiçbiri yaşanmamıştır..Ne 10 kat büyük ordularla karşılaşılmış ne de onlara mağlup olmanın getirisi olarak ayet hafifletme olarak inmiştir..Ayetteki hafifletme işlemine gidilmesinin baktığı veçhe Allah'ın sabredenlere vereceğini vaat ettiği yardım değil -çünkü o her zaman verilmektedir - bazı müslümanların sabırda gösterdikleri zaaftır.
2."Allah başlangıçta 1 e 10 nispetindeki güçlere karşı neden müslümanlara yardım etmedi de fikrini değiştirip 1 e 2 ye nispetindeki güçlere karşı sabrederseniz yardım ederim dedi." 
Cevap: Ateist yine hayalinden konuşmaktadır. Çünkü böyle bir "fikir" değiştirme ayette geçmemektedir. Hatta birinci ayet bile içerdiği müjde açısından sonsuza kadar muhkem bir ayettir. Ayetin neshe uğrayan yönü mücahitlere kendinden büyük ordularla savaşta düşen sorumluluklar açısındandır..Yani daha önce 20 kişinin 200 kişi önünden kaçması haram iken şimdi ki güç dengesi ise 20 ye karşı 40 kişi yapılmıştır. Değişime uğrayan değer müslümanın önünden kaçmasının büyük günah olmayacağı düşmanın sayısal oranıdır..Yoksa Allah verdiği sözde devam etmektedir..Haber cümlesinin neshe
uğramayan yönü de işte budur. Bunu İbn-i Kesir tefsirinde çok güzel yakalamıştır:
Allah Teâlâ inananlara müjdeleyerek şöyle emrediyor : «Eğer sizde sabreden yirmi kişi bulunursa; iki yüz kişiyi mağlûb ederler. Eğer sizden yüz kişi bulunursa; küfretmiş olanlardan binini mağlup ederler.» Her bir kişi, on kişiye karşılıktır. Sonra bu emir neshedilmiş ve fakat müjde kalmıştır...Saîd îbn Mansûr der ki: Bize Süfyân'ın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, bu ayet hakkında şöyle demiştir : Onlardan yirmi kişinin, iki yüz kişiden kaçmaması farz kılınmıştır. Sonra Allah Teâlâ onlara hafifletti de : «Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti ve bildi ki; sizde bir zaaf vardır...» buyurdu. O halde yüz kişinin, iki yüz kişiden kaçması, gerekmez, (yaraşmaz). Bu hadisin bir benzerini Buhârî de Ali İbn Abdullah'tan, o da Süfyân'dan rivayet etmiştir...
3. Madem yaratıcı onlarda zaaf olduğunu biliyordu neden en başta 1/2 oranını koymadı?
Cevap: Dikkatli bakıldığında verilen her iki oran da geçerlidir. "Bir mü'minin kafire karşı güç oranının ondan, ikiye düşmesi, müslümanların moralindeki çökme nedeniyle böyle olduğu anlamına gelmez. 65. ayette müslümanlarla kafirler arasında güç oranının genel prensipleri vaz'edilmişti. 66. ayette ise bu ilkenin, mü'minlerin o zamanki moral durumlarına uygulanmış şekli yer almaktadır. O dönemde (H.2), müslümanların morali henüz mükemmel olgunluğa erişmemişti; çünkü çoğu İslam'a yeni girmişlerdi ve henüz hazırlık eğitimi görüyorlardı. Sonraları müslümanların moral gücü, Hz. Peygamber'in (s.a) eğitimi sayesinde istenen noktaya ulaştığında, bire on oranı pratikte uygulanmış ve Hz. Peygamber'in (s.a) son yıllarında ve onun Raşid Halifeleri döneminde meydana gelen savaşlarda bu oranın işlerliği gözler önüne serilmiştir." (Tefhimu'l-Kur'an)
Yani birinci oran genel, teorik veya ideal durum ; 2. oran ise H2. yılındaki müslümanların genel durumlarına ilişkin oran. Bunu nereden çıkarıyoruz diye sorulunca ayette geçen "Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti" kısmından..Şimdi ile başlanması ideal seviye (Oran için üst limit daha da büyüktür. Allah'ın verdiği oran ideal orandır. Buna daha sonra değineceğiz) olarak Enfal 65 için verilen teorik,  genel oranın anlık pratiğe yansımasına işaret ediyor..Demek ki ortada ayetin verdiği haber açısından,  nesh edilen , düzeltilen , baştan tahmin edilmeyen -haşa- herhangi bir şey yoktur..Bu yargılar hep ateistin ayetlerin yorumlarına sokuşturduğu kendi algılarıdır. Adeta ayetleri kendi anlayış seviyesine indirgeyerek sanki gerçekte de Allah onun anladığı şekliyle buyruyormuş gibi kendi idrak seviyesinin mahsulü olan manalar üzerinden eleştiri yapmıştır..Hakikatte ise ;
Ayetteki zamandan bağımsız bir genellemeyi ifade eden ideal durum ve Hicri 2. yılına ait reel durum açıklanmaktadır..Bu yüzden çağlar üstü bir evrenselliğe hitap eden 1 e karşı 10 ideal durumu ve bunun hedef olarak kabul edilip yakalanmaya çalışılması buyruğu bakidir..Ve bu hedef daha Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında ve hemen sonrasında dahi yakalanmıştır..Malumdur ki hicretin ilk yıllarında Medine'deki münafıkların ve Yahudilerin müslüman toplum içindeki ağırlığı , önemli derecede siyasi bir güç oluşturmaları , iç bünye açısından ideal durum hedefinin yakalanmasında güçlükler çıkarabiliyordu..Bu nedenle Bedir savaşanın akabinde Hicri 3 yılında yapılan Uhud savaşında 1000 kişilik islam ordusunun 300 kişilik bir bölüğü münafıklara uyarak geri kalmış (2) ve aynen Uhud'da olduğu gibi her platformda ümmeti, orduyu moral- motivasyon olarak etkilemeye çalışmışlardır. Münafıkların bu önemli gücü havuz içindeki buz kalıplarının erimesi gibi zamanla erimiştir .Ümmet içindeki zaaf noktaları ayıklanmış ve böylece de 1 e karşı 10 gücündeki ordular al aşağı edilmiştir..Yani ayette zannedildiği gibi sabır , moral ve cihat isteği ,fetih ruhu,  ruh dinamizmi açısından bir geriye gidiş asla yoktur. Asr-ı Saadette ve Hulefa-i Raşidin dönemleri dur durak bilmeyen bir zirveye tırmanış eğrisi ve o eğrinin coğrafyaya yansıyan yayılma , fetih ve başarı hikayesidir. Bu kutlu dönemde İslam , daima ileri doğru hamle yapmış ve gerilemenin acı şerbetini  hiç tatmamıştır..Örnek : Mute savaşı ve Yermük savaşı. Yermük savaşı Batılı kaynaklarda da geniş yer aldığı için onun detaylarını verelim:
Güçler (Sol taraf Bizans, sağ taraf müslümanlar)
15,000-150,000
(Modern tahminler)a[›]

100,000–400,000
(Geleneksel kaynaklar)b[›]c[›]
15,000–40,000
(Modern tahminler)d[›]

24,000–40,000
(Geleneksel kaynaklar)e[›]
Kayıplar
%45'i veya 50,000+ ölü
(Modern tahminler)[3][4]
70,000–120,000 ölü
(Geleneksel kaynaklar)f[›]
4,000 öldü
Yaralanmadan kalanların sayısı çok azdı[3]
(3) Buradan ortalama olarak söyleyeceğimiz şey geleneksel siyer kaynaklarında yazan rakamlar olacaktır..Buna göre 240 bin Bizanslıya karşılık 46 bin müslüman çarpışmış ve 120 bin ölüye karşılık 3 bin şehit verilmiştir.. (4) 46 bin /240 bin = her bir mücahide karşılık 5 Bizanslı ..Diğer bir örnek Mute ;
Güçler (Sol taraf Müslümanlar)
3,000[3][4][5]100,000[3][5]
Kayıplar
12[6]Sayı verilmemektedir[6]
(5) Oran her bir Mücahide karşılık 33 Bizanslı. Bu oran ayetin işaret ettiği ideal oranın yakalanıp aşıldığını gösterir..Hadi bunun bir nevi savunma mücadelesi olduğunu varsayalım..Batılı kaynaklarda da üzerinde çalışmalar yapılan Yermük savaşı çok esaslı ve çetin bir savaştır ve tam bir imha harbidir..Oradaki oranın ise 1 e karşı 5'tir . Öyleyse Enfal 65 te söylenip te Enfal 66 ta revize edilen herhangi bir oran , tutmayan tahmin , işlemeyen hesap -haşa- yoktur..Enfal 65 zaman kavramından arındırılmış ideal oranı ( ki bu ideal oranın üst limit olmadığı örneğin idealin ortaya , 1/2'nin alt limite alındığını düşünürsek üst limitin 5x10= 1'e karşı 50 olabileceği ; her yüz kişilik kusursuz birliğin, sağlam bir şekilde birbirine kenetlenmiş ve nefsin zaaflarından tam arınmış orduların, 5000 kişiye imha savaşı açabileceği [savunma değil imha dediğimize dikkat edilsin] söylenebilir ki bunun örneklerinden birini İslam tarihinden şöyle verebiliriz: Şebib bin Yezid Hicri 76 yılında Haccac'a karşı ayaklanır. Şebip , Harici fırkalardan Haruriye koluna mensup idi . Haccac'ın 25 komutanını öldürdüğü söylenir..Bir defasında Haccac , Şebip'in üzerine 4000 kişilik birlikle Cezl bin Said adlı komutanını gönderir..Şebip bunun ordusunu 160 kişilik birliğiyle perişan eder..Şebip , Koca Haccac'ı resmen çaresiz bırakmıştı ..Sayısal olarak onlarca kat üstün birlikler ve çoğu vakit 2 binler 4 binler gibi rakamları bulan birlikler Şebip'in mütevazi 160-200 kişilik birliği önünde perişan oluyordu..181 kişiden oluşan Şebip ve askerleri Emevilerin koskoca Irak ordusunu dağıtmıştı..İbnü'l-Esir'in El-Kamil'inde naklettiğine göre bir defasında da Şebip , 600 kişilik ordusuyla Haccac'ın yolladığı 50 bin kişilik orduyu yenmiştir..Bu bilgiler efsane olmayıp , oryantalistler tarafından da zikredilmektedir.
4. "Madem yaratıcı onlarda zaaf olduğunu biliyordu neden en başta 1/2 oranını koymadı."
Cevap: Tekrar etmek gerekirse 1/10 oranı zaman , mekan , şu veya bu millet veya ordu veya birlik kavramına tabi olmayan ideal orandır.."Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti" ayetindeki "şimdi" kelimesinin hazır zamana yaptığı atıftan dolayı Enfal 66'daki oran H 2'deki müslümanlar için verilmiş orandır..Bu oranın zaman üstü olarak bağlayıcılık yönü , müslümanın kendinden 2 kattan daha hafif bir ordunun önünden kaçmasının ilelebet yasaklanması , Enfal 65 in ise Allah'a güvenen ve sabreden müslümanlar için ideal  güç dengesini yansıtmasıdır..1 /10 oranına bakarsak müslüman adeta imanıyla 10 kat güçlenmiş gibi kafirin karşısına dikilmektedir..Aynen bunun gibi Hakiki imanı elde edenin kainata meydan okur. (6)
5. 'Önceki ayetteki mükellefiyet müslümanlara zor ve ağır gelince,Cenabı Hak, bu ayetle müslümanların üzerinden o yükü kaldırdı.' cevabındaki "müslümanlara zor ve ağır geldi" kısmı  yaratıcının verdiği "Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kâfire galip gelirler" garantisine karşı bir güvensizlik değil mi ?
Cevap: Her insanın mükemmel olmasını , her  imtihandan 100 çekmesini beklemek fıtrata terstir..Allah bize kulluğumuzdaki ve Allah'la olan irtibatımızdaki nispetin gücünü hatırlatmaktadır..İnsanoğlu bazen kulluğun gereklerini en ileri derecede yerine getirir , bazen de 100 alabileceği sınavdan 90 , 80 , 70 , 60 v.s. alır..Herkesin aynı seviyeyi yakalaması ,  aynı başarıyı göstermesi mümkün değildir. Allah (c.c.) bu ayetiyle bize dinde yaptığı hafifletmelerden birini daha hatırlatmakta , bizim için kolaylık lütfetmekte ve benzetmek olmasın "çocuklarından her sınavda 100 çekmesini bekleyen" egoist veliler gibi değil ilk başta en azından sınıfı geçecek kadar bir başarı sergilemesini emretmektedir..
Dolayısıyla salt manada güvensizlik değil iman , sabır , itminan , ihsan şuuru , ihlas mertebesi , cesaret , atılganlık , moral -motivasyon , o anki direnç , şartlar , pozisyon , hazırlık durumu , savaşmaya olan yatkınlık , istek,  beden gücü , uygulanan savaş taktiği, stratejiler , komuta kademesinin mahareti , planlar, savaş esnasında coğrafi olarak avantajlar , talih faktörü  gibi nitelik ve niceliklerde mertebelere dikkat çekmektedir.
6. "Oysa yaratıcı müşriklere karşı olan savaşlarda gerekirse Kızıldeniz'i ikiye ayırmamış mıydı ?"
Cevap: Böyle bir anlayış determinizme ve cebre sürükler.Ayrıca ateistin Mucizeler üzerinden kurduğu paralellikler yanlıştır.Ateist zihni benzer durumlar benzer olayların tekrarını gerektirir gibi bir sebep-netice mantığı kurmaktadır.Halbuki Mucizeler olağanüstü durumlardır ve Allah'ın takdiri ile Onun rızasına uygun şart ve anlarda gösterilirler. Ayrıca esas olan Mucizelerin gösterilmesi veya her an yardımın gelmesi değildir çünkü bu işleyiş Mucize ve yardımları sıradanlaştırır ve de kulların ihtiyarını elinden alır. Bu dünya kudret diyarı değil Hikmet diyarıdır. Burda esas olan sebepler üzerinden akışın gerçekleşmesidir..Allah'ın (c.c.) kahredici gücüyle düşman ordusunu paramparça etmesinden belki daha güzeli , dünyevi kurallar açısından daha anlamlısı, isimlerinin tecellisi açısından daha hikmetlisi , kullarının kendi çabalarıyla , kabiliyetlerinin gelişimi
ve üstün gayretlerle mücadeleyi kazanmasıdır..Bu fikri iyi anlayan negatif ateist Ahmet Altan bir yazısında güzel bir şekilde dile getirmişti : "...Bütün hayvanları mükemmel yaratan Allah, bir tek insanı bu mükemmellikten uzak tutuyor. Verebileceklerinin hepsini vermiyor.  Onun yerine, insanın “arayabileceği” geniş bir arazi bağışlıyor ona, istiyor ki bu arazide tek başına yürüsün, arasın, bulsun, ilerlesin ve “yaratıcısını” bu ilerleme yeteneğiyle sevindirsin.  Bilmiyorum bunu söylemek günah mı, haddini aşmak mı ama bana tanrı hep büyük bir sanatçı gibi gelir, yarattığının “mükemmel” olmasıyla yetinmeyecek kadar büyük bir yaratıcı, yarattığının mükemmelliği kendi başına bulabilecek kadar mükemmel olmasını isteyen, kendi görkeminin, yarattığının bu mükemmelliği bulabilecek yeteneğinde billurlaşmasını arzulayan bir sanatçı. Onun için insanın her arayışını, her buluşunu, Allah’ın aslında kendisine gösterilen bir saygı, yaratıcılığının rakipsizliğine bir alkış olarak değerlendirdiğini hayal ediyorum." (7) 

Demek ki Ateist bile olsa insan hakikatleri görmek istese görebiliyor..
7."Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kâfire galip gelirler" garantisine karşı bir güvensizlik değil mi" ? Yaratıcının 1'e karşı 10 kişi de olsa yenersiniz demesi sanki havada -haşa- kalmış olmuyor mu? Oysa yaratıcı müşriklere karşı olan savaşlarda gerekirse 

Kızıldeniz'i ikiye ayırmamış mıydı ?"
Cevap: Buna da üstteki cevabı tekrarlamakla birlikte şu güzel yazıyı verebiliriz:
"Allah’ın kainatta zıtları birbirleri ile çarpıştırması değişmez bir adeti ve kanunudur. Ve bu çarpışmadan hayrın terakki ile tekemmül etmesi murat ediliyor. Bu yüzden kainatta nasıl
hayır ve güzellikler mutlak olarak galipse, bu hayır ve güzelliklerin manasını ihsas ettirip keskin hale getirecek mevhum ve farazi şerler ve zıtlar da her hayır ve güzelliğin karşısında mevcut olarak icat edilmişlerdir." (8) (9)  

Risalelerde bu hakikat şöyle ifade edilir: “İşte "Velillahil meselül a'la" ezel ve ebed sultanının pek çok Esma-i hüsnası vardır. Tecelliyat-ı celaliye ve tezahürat-ı cemâliye [cemali görünmeler] ile pek çok şuunatı [işleri] ve unvanları vardır. Nur ve zulmet [karanlık], yaz ve kış, Cennet ve Cehennem'in vücudunu iktiza eden [isteyen , gerektiren] isim ve unvan ve şe'n ise; kanun-u tenâsül [üreme], kanun-u müsabaka, kanun-u teavün [yardımlaşma] gibi pek çok umumi kanunlar misillü [gibi], kanun-u mübarezenin [savaşma , vuruşma] dahi bir derece tamimini [genele yayılmasını] isterler...Kalb etrafındaki ilhâmât [ilhamlar] ve vesveselerin mübarezelerinden tut, ta sema âfâkında melaike ve şeytanların mübarezesine kadar o kanunun şümulünü [genişlemesini] iktiza eder.[gerektirir] ” (10)
8. Öte yandan kendinden 10 katı güçlü ordulara karşı savaşmak hiç te öyle ayette denildiği gibi başarı ihtimali olan bir durum değildir. Ayetteki ilk oran gerçekçi değildir.

Cevap: Bu iddiayı yalanlama adına yukarıda verilen Mute ve Yermük savaşları yeterlidir..Hatta bu oranların ideal oranlar olduğunu ve bunlardan da daha ilerisinin olduğunu islam tarihinde çeşitli örneklerle görebiliriz .
9. Bir müslüman 2 tane müslüman olmayana eşit ise, Arap-İsrail savaşlarında neden hep yenilen Araplar olmuş?
Cevap: Ayetin belirlediği oranlar göğüs göğse çarpışma içindir..Yoksa konvansiyonel silahlarla , biyolojik , nükleer veya kimyasal silahlarla , tank gücüyle , uçak gücüyle saldırmaya karşı mukabele göğüs göğse değil tanksavar , uçaksavar v.s. gibi roket gücüyle , atış gücüyle ve diğer savunma teknikleriyle ilgilidir..O yüzden verilen örnek ilgisizdir.
10. " Kendinden 10 kat güçlü bir orduyla savaşmak her islam ordusunun yapacağı bir şey değildir..Her müminin imanı aynı değildir." Cevabına karşılık ; yaratıcı ol dedikten sonra her şey olur .On katınızı yenersiniz diyorsa bunun güvencesi kendisidir zaten.. Yok bu olamayacaksa en baştan 2 katını yenersiniz demeli ve kendi ayetini revize eder durumda kalmamalıydı .
Cevap: Yukarıda belirttiğimiz gibi ideal orandan herhangi bir revize (nesh) vaki olmamıştır..Belki nesh Allah'ın kullarına karşı Rahmani muamelesi gereği hafifletme tarzında o da sadece düşman önünden kaçmanın ayıplanabilir veya günah olmayacağı oranlar noktasında olmuştur. Burada yaratıcının verdiği garantiye güvensizlik olarak algılamamak gerekir..Her müslümanın cengaver olması , korkusuz olması , savaşın en sıcak anında bile gözünü kırpmadan ileriye atılması gibi vasıflar istemek çıtayı bazıları için çok yukarılara taşımak olur..Allah ise bunu dayatmamıştır: "Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez." (Bakara 185)  . İslam kolaylık dinidir (11) Allah (c.c.) kulların hepsinin aynı seviyede bir performans sergileyemeyeceğini bilir ve ona göre muamele eder. Günah olmadan affedicilik nasıl tezahür eder ?Her mücahit bir Hz. Ali (r.a.) olsa , Hz. Ali veya Hz. Halid bin Velid'in farkı nerede kalır? Ebu Hüreyre gibi bir hadis aşığından savaş meydanlarında Ebu Dücane olmayı beklemek kaldıramayacağı yük kapsamına girer. Günah ta nefsin eksikliğinin bir parçasıdır..Tasvip edilemez , hoş görülemez ama inkar da edilemez.."Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı." (Müslim, Tevbe, 9) Ayet-i Kerime mealen şöyle der : De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. (12) Bunun yerine ayet "Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım" size verdiğim nimetleri hor kullandınız , hakkınızı
kaybettiniz , imtihanı kaybettiniz , artık Cehennem size hak oldu dememiştir..Tevbe kapısı sürekli açıktır..Tüm bunlar Allah'ın affediciliğin , ibadına karşı lütfunun yansımasıdır.."Gaffar ismi günahları, Şafi ismi hastalıkları iktiza eder" (11)
İnsanoğlunun kusurlara ve gelişime açık doğası gereği savaşa yatkın olanlar vardır , savaşta yeteneksiz olanlar vardır , cesurlar vardır , daha az cesaretliler vardır :
Fadale İbnu Ubeyd anlatıyor: "Hz. Ömer (radıyallahu anh)'i dinledim, "Hz. Peygamber'den işittim" diyerek şu hadisi rivayet etti: "Dört çeşit şehit vardır:
1- İmanı kavi mü'min kişi düşmanla karşılaşır, öldürülünceye kadar Allah'a sadık kalır. İşte bu kıyamet günü, insanların gıpta ile gözlerini kaldırıp bakacakları gerçek şehiddir.
2) İmanı sağlam (ancak önceki kadar şecaat sahibi olmayan) bir mü'min düşmanla karşılaşır. Korkudan vücudu -talh ağacının dikeni batmış gibi- titrer. Bu sırada gelen serseri bir ok darbesiyle hayatını kaybeder. Bu, ikinci derecede bir şehiddir.
3- İyi amelle kötü ameli karıştırmış mü'min kişi, düşmanla karşılaşır. Bu karşılaşma esnasında (sabır ve şecaatte, şehitliğin mükâfatını beklemekte) Allah'a sadık kalır. Öldürülünce bu üçüncü mertebede bir şehit olur.
4. Günahkâr bir mü'min düşmanla karşılaşır, ölünceye kadar Allah'a sadık kalır. Bu da dördüncü derecede bir şehit olur." [Tirmizî, Fedailu'l-Cihad 14, (1644).]

*
Ebu Müslim İsfehani'nin bu iki ayet hakkındaki yorumu da ateistin itirazlarına genel bir cevap mahiyetindedir : 
Velhasıl âlimlerin çoğu, "Şimdi Allah sizden yükü hafifletti.." ayetinin, önceki ayeti neshettiğini söylemişlerdir. Ebu Müslim el-İsfehânî ise, bunu nesih saymamıştır. Ebu Müslim'in görüşü şu şekilde izah edilir: Allah Teâlâ, bir önceki ayette, "Eğer sizden sabr-u sebata malik yirmi kişi bulunursa, onlar iki yüz kâfire galip gelirler" buyurmuştur. Farz et ki biz bu haber cümlesini (galip gelsin manasında) bir emir sayıyoruz. Fakat bu emir, o yirmi kişinin, iki yüz kâfire karşı koymaya sabredebilmeleri şartına bağlıdır. "Şimdi Allah sizden yükü hafifletti" ayeti ise, bu şartın bunlarda mevcut olmadığına delalet eder. Binaenaleyh bunun neticesi şu olur: Önceki ayet, o hususi ve belli şart bulunduğunda, o hükmün sabit olacağına delalet eder. Bu ayet ise, o şartın bu bahsedilen cemaatte bulunmadığına delalet eder. İşte bu sebeple de o hüküm, bunlar için söz konusu olmamış olur. Böyle olması halinde de asla bir nesh tahakkuk etmiş olmaz. Eğer diğer alimler: "Ayetteki, "Eğer sizden, sabr-u sebata malik yirmi kişi bulunursa, onlar iki yüz kâfire galip gelir" ifadesi, "içinizde, iki yüz kâfire karşı koymaya sabreden yirmi kişi bulunsun" manasındadır. Bu manaya göre, bunda bir neshin olmuş olması gerekir" derlerse, biz deriz ki: Bu ayetten muradın, "Eğer sizden, iki yüz kişiye karşı koyacak, sabırlı yirmi kişi bulunursa, o iki yüz kişiye karşı cihat etsinler" şeklinde bir mana olduğu niçin söylenemesin? Netice olarak ayetin lafzı, bir haber cümlesi şeklindedir. Biz ayetin zahirine muhalefette bulunarak, onun emir manasında olduğunu söyledik. Ama şart nazar-ı dikkate alındığında, bu ifadeyi zahirine göre anlarız. Buna göre bu kelamın takdiri, "Eğer" sizden, iki yüz kişiye mukavemet edebilecek sabırda yirmi kişi bulunursa, onlar, o iki yüz kâfire mukavemet etsinler" şeklindedir. Bunun manasının böyle olması halinde de, nesh söz konusu olmaz. Buna karşılık eğer o âlimler, "Şimdi Allah sizden (yükü) hafifletti" ayeti bu mükellefiyetin, onlara daha önce yönelmiş olduğu hissini vermektedir" derlerse, biz deriz ki: "Hafifletme" lafzının, daha önce ağır bir mükellefiyetin bulunduğuna delalet ettiğini kabul etmiyoruz. Çünkü Arapların âdeti, bu gibi ifadeleri de "bir ruhsat" manasına kullanmaktır. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, hür bir erkeğe, bir cariyeyi nikahlama ruhsatı verdiği ayetindeki, "Allah sizden hafifletmek ister..." (Nisa, 26) ifadesi gibidir. Burada bir nesh söz konusu değildir. Bu, hür kadınlarla evlenme gücüne sahip olmayan hür erkeklerin, cariyelerle evlenebileceklerini ifade etmektedir. İşte (tefsir ettiğimiz) bu ayette de böyledir. Sözün özü şudur: O yirmi kişi, bu sabır şartı kendilerinde tahakkuk ettiği bir yerde idiler. Binaenaleyh bu mükellefiyet, onlara vacip olmuştur. Bundan dolayı, Cenâb-ı Hak, o şartın bunlar hakkında bulunmadığını ve bunların içinde onu yapamayacak zayıf kimselerin bulunduğunu beyan edince, onlar bu sıkıntıdan kurtuldular. İşte bundan dolayı haklarında, "Şimdi Allah sizden yükü hafifletti" denilmesi doğru oldu. Allah Teâlâ'nın bunu, önceki ayetin hemen peşinden getirmesi de, burada bir nesh olmadığına delalet eder. Çünkü nesneden ayeti, mensûh ayetle peş peşe getirmek caiz değildir. Şayet o âlimler, "Nasih ve mensûh meselesinde nazar-ı dikkate alınan, o ayetlerin okunuş sıraları (Kur'an'da yer alış sıraları) değil, nazil oluş sıralarıdır. Çünkü ayet okunuşta bazan önde yer alır, bazan sonda yer alabilir. Baksana, kocası ölmüş kadının iddeti hakkındaki nasih ayet, (Kur'an'da) mensûh ayetten önce yer almıştır" derlerse, biz deriz ki: Nasih ayetin, mensûh ayetle bir arada bulunması caiz olmadığına göre, bunun okunurken de (yani Kur'an'daki sırasıyla da) caiz olmaması gerekir. Meğer ki kesin bir sebep ve delil bulunsun. Siz ise böyle bir delil getirmiyorsunuz. Sizin, kocası ölmüş kadının iddeti ile ilgili nasih ayetin, mensûhtan önce yer aldığından bahseden sözünüze gelince, biz deriz ki: "Ebu Müslim, Kur'an'da neshin olduğunu hiç kabul etmiyor. Binaenaleyh bu sözle, onu susturmak nasıl mümkün olur?" İşte Ebu Müslim'in görüşünün izahı budur. Ben de [yani F.Razi] derim ki: Eğer Ebu Müslim'den önce, mutlak manada bu neshin mevcut olduğunda ümmetin bir icması varsa, bu hususta hiçbir söz söylenemez. Yok eğer böyle bir icma tahakkuk etmemiş ise, Ebu Müslim'in görüşü sahih ve güzeldir. (14)
Özetle , İsfehani şunu demek istiyor: Ayetlerin manası "Eğer" sizden, iki yüz kişiye mukavemet edebilecek sabırda yirmi kişi bulunursa, onlar, o iki yüz kâfire mukavemet etsinler" değilse en azından 40 kişiyle mücadelede geri kalmasınlar şeklindedir. Bunun manasının böyle olması halinde de, nesh söz konusu olmaz. 
*
İki ayet arasında bir zıtlığın olmadığına diğer bir izah tarzı esbap-ı nüzul açısındandır
Buna göre baştaki mükellefiyet (her ne kadar haber cümlesi gibi dursa da teklif cümlesi olarak ta anlayanlar vardır ) müslümanlara zor gelince onların Allah'a yalvarması bu teklifin
hafifletilmesine sebep olmuştur..Böyle olunca da aradaki farklılık varsa bile hafifletmeyle oluşmuş fark olarak izaha kavuşur:

Enfal 66: Simdi Allah sizden hafifletti. Bildi ki sizde muhakkak bir zayıflık vardır. O halde içinizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yenerler. Eğer sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.
İbn İshak der ki: Abdullah ibn Ebî Necîh kanalıyla Abdullah ibn Abbâs'tan rivayette o şöyle diyor: "Ey o peygamber, mü'minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizden sabırlı yirmi kişi bulunursa onlar iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa kâfirlerden binini yener." ayet-i kerimesi nazil olunca bu müslümanlara ağır geldi ve yirmi kişinin iki yüz kişiyle, yüz kişinin bin kişiyle savaşması emrini gözlerinde büyüttüler. Allah Tealâ da onların bu yükünü hafifletti, başka bir ayetle bunu neshetti ve şöyle buyurdu: "Şimdi Allah sizden hafifletti. Bildi ki sizde muhakkak bir zayıflık vardır. O halde içinizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yenerler. Eğer sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir." İbn Abbas der ki: Düşmanlarının yarısı kadar olduklarında düşmandan kaçmaları onlara yaraşmaz ama yansından az oldukları zaman onlarla savaşmaları vacip olmaz, onlardan uzaklaşmaları ve onlarla savaşı terk etmeleri caiz olur. İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette birinci ayet-i kerime ile bir zaman, ikinci ayet-i kerime nazil oluncaya kadar müslümanların amel ettikleri ayrıntısına da yer verilmektedir. (15)


*
Diyanet Tefsirinde de her iki ayetin birbirini destekleyen şu yönüne dikkat çekilmiştir:
Bize göre bu iki ayet ortaklaşa şunu ifade etmektedir: Gerektiği ve kaçınılmaz hale geldiği zaman bire on bile savaşılabilir; karşı tarafı savaşa iten sebep ve saiklerle müminlerinki farklı olduğu için bu bilinç farkı gücü ve dayanmayı (sabrı) etkiler, Allah rızası için savaşan ve şehit olduğu takdirde kendisini dünyadakinden daha mutlu bir hayatın beklediğine inanan müminlerin gücü on katına çıkar ve Allah'ın izniyle zafer kazanılabilir. Bu iman ve bilinç zayıfladıkça güç de azalır. Ancak müminlerle kâfirlerin, hak yolun­da savaşanlarla ona karşı savaşanların, maddi güce eklenen manevi güçleri bire ikiden aşağı düşmez. Müminler güç dengesi hesabını yaparken terazinin kefesine bu moral güç farkını da koymalıdırlar.(16)
*
Sonuç: Aklından zoru olmayan bir şahsa yetecek kadar , farklı yönlerden ve farklı bakış açılarından izah yapılmıştır. Hala inkar ve itiraz edenler suçu kendilerinde aramalıdırlar..
*
(2) http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/munafiklar-ve-onlara-karsi-tutum_2163330.html
(3) http://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Yarmouk
(4) http://tr.wikipedia.org/wiki/Yarmuk_Muharebesi
(5) http://tr.wikipedia.org/wiki/Mute_Muharebesi
(6) http://www.sorularlarisale.com/makale/10867/iman_hem_nurdur_hem_kuvvettir_evet_hakiki_imani_elde_eden_adam_kainata_meydan_okuyabilir_ve_imanin_kuvvetine_gore_hadisatin_tazyikatindan_kurtulabilir_cumlesini_nasil_anlamaliyiz.html
(7) http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-odundan-meyve.htm
(8) http://www.sorularlarisale.com/makale/15389/kanun-u_mubarezenin_hikmeti_nedir_carpisma_olmadan_bu_kainattaki_duzen_olmaz_miydi_felsefenin_hayat_cidaldir_sozuyle_mubareze_kanunu_arasinda_ne_fark_vardir.html

(9) http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=file&id=419
(10) http://www.sorularlarisale.com/makale/18116/seytanlar_ile_meleklerin_en_dar_daireden_en_genis_daireye_kadar_mucadele_ve_muharebesinin_hikmetini_biraz_aciklar_misiniz.html
(11) http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/539/bu-din-kolayliklar-dinidir-hic-kimse-bu-dine-galip-gelemez-din-daima-kisiye-galebe-eder-buhari-hadisi-ne-ifade-etmektedir-nasil-anlasilmalidir.html

(12) http://www.sorularlaislamiyet.com/article/13170/eger-siz-hic-gunah-islemeseydiniz-allah-teala-hazretleri-sizi-helak-eder-ve-yerinize-gunah-isleyecek-fakat-tevbeleri-sebebiyle-magfiret-edecegi-kimseler-yaratirdi-hadisin-kaynagi-ve-aciklamasi-nedir.html
(13) http://www.sorularlarisale.com/makale/16216/gaffar_ismi_gunahlari_safi_ismi_hastaliklari_iktiza_ederse_cebir_cikmaz_mi.html

(14) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/364-366
(15) Taberî, age. x,27. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/429.
(16) Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/556-557.