25 Nisan 2019 Perşembe


ALLAHü teâlâ, cömerde cömert davranır hadis


Firavun her gün 4.000 koyun, 400 sığır, 200 deve kestirir, bu oranda helva, tatlı, salata hazırlatır, bütün Mısır halkı ve ordu bu sofrada her gün yemek yerdi. Firavun, böyle sofra sayesinde 400 yıl yaşadı.

Hazret-i Musa "Ya RABBi, Firavunu helak et" diye dua etti. HAKK teâlâ, Hazret-i Musa’ya "Suda helak edip onun bütün malını ve zenginliğini senin kavminin ve askerinin rızkı yapacağım" buyurdu.

Hazret-i Musa, ALLAHü teâlânın vaadinin gerçekleşmesini beklemeye başladı. Fakat aradan birkaç yıl geçmesine rağmen, Firavun hep ayakta duruyor, o sapıklıkla zaman geçiriyordu. 

Hazret-i Musa, 40 gün oruç tuttuktan sonra Tur-i Sinaya gitti; ALLAHü teâlâya şöyle yalvardı: 
-Ya RABBi, Firavun ilahlık davasını bırakmıyor; o ne zaman helak olacak?
ALLAHü teâlâ buyurdu ki:
- Ya Musa, senin için onu hemen helak etmem gerekiyor. Bir milyon insan için, helak etmemem gerekiyor. Herkes her gün onun nimetini yiyor; üstelik asayiş yerindedir. İzzet ve celalim üzerine yemin ederim ki, benim kullarıma ekmeği ve nimeti bol olduğu müddetçe, ben onu helak etmem.
- Ya RABBi vaadin ne zaman tahakkuk edecektir?
- Ya Musa, Firavun yemek ve nimeti halktan çektikçe, yemek vermeyi azalttıkça, ben de ömrünü azaltırım. Böylece çöküşü yakınlaşır.

Firavun, Haman’a dedi ki:
- Musa, İsrailoğullarını kendi etrafında topladı, bizi rahatsız ediyor. Onunla işimizin, nereye varacağını bilmem. Şimdi, hazineyi ve zahire depolarını dolu tutmamız gerekiyor; çünkü, hiçbir vakit hazırlıksız olmayalım. Bu sebeple, mutfak tahsisatını ve sofrayı her gün azaltmak gerekir ki, rahat olalım. O malın yarısını zahire temini maksadıyla bir tarafa koymak, yarısını azaltmak gerekiyor. Böylece, her gün yavaş yavaş azaltırız.

Bunları öğrenen Hazret-i Musa, böylece ALLAHü teâlânın vaadinin gerçekleşmesinin yakın olduğunu anladı. Çünkü aşırı tasarruf, mülkün çökmesine alamettir. Firavun suda boğulduğu gün, mutfağında iki cılız koyun kesilmişti. Nereden nereye gelindi.


3 Nisan 2019 Çarşamba

Hz Hatice validemizin, 40 yaşından daha genç olduğunun rivayet edildiği eski kaynaklar…

hz Aişe ve hz Hatice validemizin farklı yaşlarda olabileceğine dair rivayetlerde var

"arabistan'da (cahiliyedöneminde)kızların yaşları ergenlik çağına girmelerinden itibaren sayılmaya başlanırdı."

http://www.resulullah.org/hz-ayse-ra-validemiz-peygamberimiz-asv-ile-evlendiginde-kac-yasindaydi

12 Mart 2019 Salı

Diğer ilahi kitapların tahriften korunmamasının sebebi nedir? 

Diğer ilahi kitapların tahriften korunmamasının sebebi nedir?
Soru Detayı
- İncil, Tevrat ve Zebur da Kur'an gibi Allah tarafından gönderilmiş ilahi kitaplar olduğuna göre, onlar neden korunmamış ve zamanımıza kadar tahrif edilerek gelmiştir? 
Cevap
Değerli kardeşimiz,
1. İnsanoğlunun yaratılması, Allah’a kulluk etmeleri içindir. Bu kulluğun nasıl yapılacağını göstermek için de birer rehber olarak elçiler ve kitaplar gönderilmiştir.
 Kitapların, peygamberlerin gönderilmesi, insanların âdil bir imtihan geçirmelerinin olmazsa olmaz şartıdır.
Gerçeği anlamak için insanlara akıl, şuur verildiği gibi, imtihanın âdil ve eşit şartlarda geçmesi için de onların her birisine özgür irade verilmiştir. Özgür iradesini kullanamayan, aklı olmayan çocuk, deli ve icbar altında olanlar bu imtihandan muaftır.
Bu tablo karşısında yer alan insanlar, bu gelen peygamberlere ve kitaplara iman edenler ve etmeyenler olarak iki gruba ayrılır.
“Dinde zorlama yoktur...”(Bakara, 2/256)
mealindeki ayetten iki şey anlıyoruz: Birincisi; dine girmelerini sağlama adına, insanlara hiçbir surette baskı yapılamaz. İkincisi; dine girmemelerini engelleme adına hiçbir surette baskı yapılamaz. Bu prensibi bize öğreten Allah, kendisi de aynı prensibe uygun hareket ediyor.
Buna göre Allah, peygamberlere iman edenleri engellemediği gibi, iman etmeyenleri, hatta onları öldürenleri de engellemiyor. Kitaplara iman edip sahip çıkanları engellemediği gibi, onları tahrif edenleri de engellemiyor. 
Eğer Allah, bütün katillerin, canilerin, hırsızların, dinsizlerin, tahrifçilerin ellerinden tutup onları yaptıklarından alıkoysa, bu takdirde dünyada kötülük namına bir şey kalmaz ve tabii ki, bu durumda imtihandan da söz edilemez.
2. Daha önceki peygamberler, belli kavimlere ve belli bir süre için gönderilmişlerdir. Onların kitapları da sadece o kavimler ve belli bir süre için geçerlidir. Onun için Allah onları koruma altına almamıştır. Çünkü o peygamberin gönderildiği süre dolunca veya kitabı tahrife maruz kalınca Allah peşinden başka bir peygamber ve başka bir kitap göndermiştir. Ama bizim Peygamberimiz (asm), bütün zamanlar ve mekanlar için gönderilmiş son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmeyeceğine göre, eğer Allah O’na (asm) verdiği Kur’an’ı korumasaydı, daha sonraki asırlarda gelen/gelecek insanların doğru yolu bulmaları mümkün olmazdı.
3. Allah’ın yeryüzünde yarattığı şeylerin hepsi bir değildir. Kimini sebeplere bağlar, kimini sebepsiz vasıtasız yaratır. Mesela insanların hepsi anne ve babadan gelirken Hz. Ademi (as) hem anne hem babasız, Hz. İsa (as)'ı babasız, Hz. Hava'yı da annesiz yaratmıştır. Demek ki umumi kanunların dışında bazen hususi olarak muamele etmektedir.
Ayrıca ateş yakar, ay ikiye yarılmaz, ağaç yürümez, asa yılan olamaz. Sebepler açısından böyledir. Ancak, Hz. İbrahim (as) yanmamış, Ay ikiye ayrılmış, ağaç Peygamberimizin (asm) emriyle yürümüş, Hz. Musa (as)'ın asası da yılan olmuştur. Allah’ın izniyle ve muradıyla bunlarda değişiklik olmuştur.
Yine bazı peygamberler gelmiş, gönderildiği ümmetleri tarafından öldürülmüştür. Ama Hz. Musa (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Muhammed (asm) gibi bazı peygamberlerini de muhafaza ederek korumuştur.
İşte aynı durum kitaplar için de geçerli olabilir. Diğer kitapların değiştirilmesine müsaade eden Allah, hususi olarak lütfuyle Kur’an-ı Kerim’in değiştirilmesini engellemiştir. Bu sebepten dolayı Kur’an’ın özel koruması altında olduğunu belirtmiştir. Hz İbrahim (as)’i ateşten yakmayıp koruyan Allah, Kur’an-ı Kerimi de değişiklikten muhafaza etmiştir.
Şimdi nefis ve şeytanımız, neden diğer peygamberlerini öldürülmekten korumadı da Hz. İbrahim (as)’i korudu, diyemeyeceği gibi, bu konuda da fikir beyan edemeyecektir inşallah.
4. Kur'an'dan önce gelen ve bugün elde mevcut bulunan İlâhî Kitapların hiçbiri, Allah'ın peygamberlerine indirdiği semavî kitapların orijinali değildir. Bunların zamanla asıl nüshaları kaybolmuş, insanlar tarafından yeniden yazılmışlardır. Bu yüzden de içlerine hurafeler ve bâtıl inançlar karışmıştır.
Meselâ Tevrat'ın, Hz. Musa (as)'dan sonra uzun asırlar esir ve sürgün hayatı yaşayan, hattâ bir ara inançlarını bile kaybedip putperestliğe düşen Yahudiler tarafından muhafaza edilemediği; bugün elde olan nüshanın Hz. Musa (as)'dan çok sonra bâzı din adamları tarafından yazıldığı, fakat Tevrat'ın aslı imiş gibi yeniden din kitabı olarak kabul edildiği bilinen tarihî gerçeklerdendir. Böyle uzun ve karışık bir devreden sonra ortaya çıkarılan bir kitabın Hz. Musa (as)'a indirilen Tevrat'ın aynısı olamayacağı açıktır. Bu yüzdendir ki, içinde peygamberlere yakışmayacak isnad ve iftiralar yer almakta; tevhid dîninin ruhuna aykırı düşen hükümler bulunmaktadır.
Davud (as)'a gelen Zebur da Tevrat'ın mâruz kaldığı akıbetten kurtulamamıştır.
İncil'e gelince, Hz. İsa (as) kendisine gelen vahiyleri yazdırmamıştı. Çünkü otuz yaşında peygamber olmuş, otuz üç yaşında da peygamberlik vazifesi son bulmuştu. Üç sene gibi kısa bir süre içinde de köyden köye, şehirden şehire dolaşıp, halkı irşâd için uğraşmıştı. Son zamanlarında ise, zaten Yahudilerin kışkırtmasıyla Romalı idareciler tarafından sürekli takip altında idi. Bu durumda İncil'i yazdırmak için ne zaman, ne de imkân bulabilmişti. Nitekim bugün elde mevcut olan İnciller, müelliflerinin adıyla anılmakta ve içinde Hz. İsa (as)'ın havarilerine verdiği vaazlarını, ders ve irşadlarını ihtiva eden bir siyer kitabı görüntüsünü taşımaktadırlar. Üstelik de bunları yazanlar Hz. İsa (as)'ın havarileri olan ilk mü'minler değil, onları görüp Hz. İsa (as)'a gelen İlâhî sözleri onlardan dinleyenlerdir.
Eldeki mevcut İncillerde bir takım muhteva ve anlatış farkları görülmektedir. Aslında bu İnciller, M.S. 325 tarihinde İznik'te toplanan bin kişilik bir ruhanî konsülün kararı ile kabul edilmiştir. Bu hey'et, yüzlerce İncil'i incelemişler, 318 üyenin ittifakı ile aralarından Hz. İsa (as)'ın ulûhiyet tarafı olduğunu ileri süren bugünkü dört İncil'i kabul edip diğerlerini yakıp imha etmişlerdir.
Görüldüğü gibi, Hz. İsa (as)'ın -hâşâ- Allah'ın oğlu olduğu prensibi, Hz. İsa (as)'dan yıllar sonra bir meclis kararı ile kabul edilmiştir. Hattâ bu karara bâzı Hristiyan kiliseleri uymamışlardır. Bu bakımdan bugünkü dört İncil'in, Hz. İsa (as)'a indirilen İncil'in aslına uygun olduğunu söylemek mümkün değildir.
Kur'an'ın Dışındaki İlâhî Kitaplar Tahrif Edildiklerine Göre, Bunlara İman Nasıl Olur?
Biz Müslümanlar, Hz. Musa, Hz. Dâvud ve Hz. İsa Aleyhimüsselâm'a Tevrat, Zebur ve İncil adını taşıyan İlâhî kitaplar gönderildiğine ve bu kitapların hak ve tevhid dînine aykırı hiçbir hüküm taşımadığına inanırız. Fakat ne var ki, bu kitaplar sonradan muhafaza edilemeyerek asılları kaybolmuştur.
Bugün Yahudi ve Hristiyanların ellerinde bulunan kitapların içinde, peygamberlere indirilmiş olan vahiylerden hiçbir şey yoktur diyemeyiz. Fakat, içine hurafe ve bâtıl itikadların karıştığı da bir vakıadır. Bu sebeple, bu kitaplara karşı ihtiyatlı davranırız. İçinde bulunan Kur'an'a uygun hükümlerin, vahiy mahsulü olduğunu kabul ederiz. Kur'an'a zıd düşen hükümlerin ise, sonradan o kitaplara ilâve edildiğine ihtimal veririz. O kitapların Kur'an'a uygunluk veya zıd düşme durumu söz konusu olmayan haberlerinde ise, sükût ederiz. Ne kabul, ne de reddederiz. Çünkü onların vahiy eseri olma ihtimali olduğu kadar, olmama ihtimali de vardır.
Bu hususta Ebû Hüreyre (ra) şöyle demiştir:
«Ehl-i Kitab, Tevrat'ı İbranice (metni) ile okurlar, Arab diliyle de Müslümanlara tefsir ederlerdi. Bu hususta Resûlüllah (asm) ashabına şöyle buyurdu:
"Siz Ehl-i kitabın sözlerini ne tasdik, ne de tekzib ediniz. Ancak deyiniz ki: 'Biz Allah'a, bize indirilen Kur'an'a; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yâkub ve torunlarına indirilenlere; Musa'ya ve İsa'ya verilenlere ve (bütün) peygamberlere Rabları katından gönderilen (kitap ve âyetler)'e îman ettik. Onlardan hiçbirini (kimine inanmak, kimini inkâr etmek suretiyle) diğerlerinden ayırt etmeyiz. Biz (Allah'a) teslim olmuş Müslümanlarız.' " (Bakara, 2/136)."
Kur'an Tahriften Nasıl Uzak Kalmıştır?
Allah'ın son mukaddes kitabı, bütün insanlığa İlâhi fermanı olan Kur'an, yirmi üç senede âyet âyet, sûre sûre nazil olmuştur. Peygamber Efendimiz (asm) kendisine nazil olan âyet ve sûreleri yanında bulunan sahabelerine okur, sahabeler de onu ezber ederler, bir kısmı da yazardı. Bundan ayrı olarak, Peygamber Efendimizin (asm) vahiy kâtipleri vardı. Bunlar nazil olan âyetleri ve sûreleri özel olarak yazmakla vazifeli idiler. Gelen âyet ve sûrenin nerede yer alacağı, Kur'an'ın neresine gireceği de bizzat Peygamberimize (asm) Cebrail (as) vasıtasıyla bildiriliyor, o da vahiy kâtiplerine tarif ederek, gerekeni yaptırıyordu. Böylece Hz. Peygamber (asm)'in sağlığında Kur'an'ın tamamı yazılmış, nereye neyin gireceği belli olmuştur. Aynca Cebrail (as) her Ramazanda gelir, o güne kadar nazil olmuş âyet ve sûreleri Peygamberimize (asm) yeni baştan okurdu. Efendimizin (asm) vefatından evvelki son Ramazanda Hz. Cibril (as) yine gelmiş, ancak bu sefer Kur'an'ı Peygamberimiz (asm) ile iki sefer okumuşlardı. Birinci sefer Hz. Cibril (as) okumuş, Peygamberimiz (asm) dinlemiş; ikinci seferde ise Peygamberimiz (asm) okumuş, Hz. Cibril (as) dinlemişti. Böylece Kur'an son şeklini almıştı.
Bununla beraber, Hz. Peygamber (asm)'in sağlığında Kur'an, henüz müstakil bir cilt hâlinde bir araya toplanmış da değildi. Sayfalar halinde sahabeler arasında dağınık olarak bulunuyor, hafızalarda ezberlenmiş halde duruyordu. Fakat neyin nereye gireceği gayet kesin ve net şekilde bilinmekteydi.
Nihayet Hz. Ebû Bekir (ra)'in hilâfeti zamanında görülen lüzum üzerine Zeyd bin Sâbit'in başkanlığında vahiy kâtiplerinden ve kuvvetli hafızlardan müteşekkil bir komisyon kuruldu. Kur'an'ın bir cilt hâlinde bir araya toplanma işi, bu komisyona havale edildi. Ashabdan herkes, elinde yazılı bulunan Kur'an sayfalarını getirip bu komisyona teslim ettiler. Hafızların ve vahiy kâtiplerinin elbirliği ile çalışmaları sonunda sayfalar, sûre ve âyetler Peygamberimizin (as) tarif ettiği şekilde yerli yerine kondu. Böylece Kur'an, Mushaf adıyla tek kitab hâline getirilmiş oldu.
Artık Kur'an için unutulma, kaybolma, tahrif ve tebdile uğrama diye bir şey söz konusu olamazdı. Zira aslı, Hz. Peygamber (asm)'e gelen şekliyle eksiksiz ve noksansız şekilde tesbit edilmişti.
Hz. Osman (ra) zamanında görülen lüzum üzerine, bu Mushaf'tan yeni nüshalar çoğaltılıp çeşitli memleketlere gönderildi.
Bugün elde mevcut olan Kur'anlar, işte bu Kur'an'dan çoğaltılmıştır.
Kur'an tesbit edilişindeki sağlamlık itibariyle, diğer ilâhi Kitaplardan farklı olarak, hiçbir tahrifat ve değişikliğe uğramadan vahiy mahsulü olan şekliyle tesbit edilip ortaya konmuş; 1400 senedir de muhafaza edilerek gelmiştir. Bunda, Kur'an'ın edebî icaz ve i'câzının, yani, ezberleme kolaylığının hiçbir insan sözüne benzememesinin ve söz olarak hiçbir taklidinin yapılamamasının, edebiyatve belagatına erişılememesinin ve zaptında a'zamî titizlik gösterilmesinin büyük rolü olduğu kesindir. Fakat asıl sebep, Kur'an'ı Cenâb-ı Hakk'ın hıfz ve himayesine alması, onu kıyamete kadar lâfızve mânâ bakımından bir mu'cize olarak devam ettirmeyi taahhüd etmesidir. Nitekim Kur'an'da şöyle buyurulur:
"Muhakkak ki bu Kur'an'ı biz indirdik ve onu koruyacak, muhafaza edecek, devam ettirecek de biziz..." (Hicr, 15/9).
Bugün yeryüzündeki bütün Kur' anlar aynıdır; hiçbir farklılık ve değişiklik yoktur. Ayrıca milyonlarca hafızın ezberinde bulunmakta, her an milyonlarca dil ile kırâet edilip okunmaktadır. Bu özellik, Kur'an'dan başka herhangi bir beşeri kitaba nasib olmadığı gibi, semavi kitablardan hiçbirine dahi nasib olmamıştır. Allah'ın son kelâmı, hükmü kıyamete kadar baki ezelî fermanı olan Kur'an'ın, böyle eşsiz bir makam ve ulvi bir şerefe nail olması da, elbette zaruri ve lüzumludur.
(bk. Mehmed Dikmen, İslam İlmihali, Cihan Yayınları, İstanbul, 1991, s. 94-97)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

1 Mart 2019 Cuma

Kur’an, İncil ve Tevratın Kökeninin Sümer dini oldugu İddiası…


“Güncelleme : Bu konuyu detaylıca incelediğim son çalışmam  “Sümer efsanesi THE END” adlı yazıma buradan ulaşabilirsiniz… ”
Size bir şey sormak istiyorum? Türkiye eskilerde yaşamış bir medeniyet olsa ve bir şekilde yok olmuş olsa… Sonra Türkiye’ de yaşayan halkın yaşam standartlarını, dini yaşayış biçimlerini, ekonomisini anlamak için arkeolojik çalışmalar yapılsa;
a-) Sadece Marmara Bölgesi’nden çıkan bulgulara göre Türkiye hakkında bir karara varılabilir mi? Ya da Ege Bölgesi’nden, Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu, Karadeniz?
b-) Bu bölgelerin hepsi ayrı ayrı incelendiğinde karşımıza örf, töre, eğitim, dini yaşayış, eğitim düzeyi olarak bambaşka Türkiye çıkmaz mı?
c-) Tarihçiler hangi bölgeden çıkan arkeolojik kalıntıları esas aldıklarında gerçek Türkiye’yi tanımlamış olurlardı?
Cevap belli… Tüm Türkiye.
Şimdi konumuza dönersek Muazzez İlmiye Çığ’ın “Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni” adlı kitabında şöyle bir cümle var…
” Ne yazık ki, Sümer kanunlarının yazılı olduğu tabletler çok kırıklı, belki de toprak altından daha çıkarılmayanlarda var. Bu yüzden tam karşılaştırma yapıla-mı-yor.” Kitabında Sayfa 19.
Mademki tam karşılaştırma yapılamıyor ve bulgular eksik, O zaman ” Kur’an’ın ve hatta diğer dinlerin kökeni Sümer dini” gibi iddiali bir sonuca nasıl ulaşılıyor?
Zaten kitabı okurken, İslamla alakası olmayan hurafelerin sanki Kur’an da varmış gibi anlatılmasını hayretler içinde okuyorsunuz…
Muazzez Hanım, Sümerlerin tarihine vakıf olabilir! Ama Kur’an dan bihaber olduğu kesin… Kendisi mademki böyle iddialı bir kitap yazıyor, o zaman bahsettiği konuların ayet ayet Kur’an da geçtiği yerleri vermesi gerekirdi…
Sevdiğim bir söz vardır… “ Yalanın en kötüsü, doğruya en yakın olandır…” Ancak bu tür yalanlar insanların aklını bulandırabilir. 
İşte bu kitapta yapılan da bu… Doğru ve doğruya yakın yanlışlar birbirine karışmış… “Bu konu Kur’an da var denilen”  birçok konu Kur’an da ol-ma-dığı gibi, olan şeyler de var…
Kitabında, Bütün dinlerin ortak noktası olarak verdiği kısımda öyle yanlış tespitler var ki? İslami bilgisi az olan biri bile bunu ayırt edebilir…  Örneğin;
” Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinleriyle Sümer dini ortak noktaları:
1- Tanrı korkusu
2- Tanrı yargılaması
3- Kurban
4- Törenler (İslamda tören ?)
5- İlahiler ( İslam’da ilahiHangi ayette geçer?)
6- Dualar
7- Tütsülerle tanrıyı memnun etmek ( İslamda! Hangi ayet ?)
8- İyi ahlaklı, dürüst ve haktanır olmak, büyüklere ve küçüklere saygı göstermek
9- Sosyal adalet
10- Temizlik “( kitabında sayfa 15)
İste bu ortak noktalara bakarak, Sümerlerin dini Kur’an in temeli deniliyor…
Sizce, İlk peygamber Hz Âdem insanlara Allah’ın hangi emirlerini iletti?
Bu soruya dini bilgisi az olan biri bile,  yukarıda ki 1.2.3.6.8.9.10 maddelerini hemen sıralar…
Bu ortak noktaların olması Sümerlerin dinlerin temellerini oluşturduğunu değil, Adem as dan itibaren dinin temellerinin hiç değişmediğini gösterir… 
Allah adaleti gereği her ümmete aynı temel esasları tebliğ etmiştir… Her peygambere ayrı bir din göndermiş olsaydı, Hz İsa’nın dinine inanmış birinin, Muhammed as ın dinine inanmasını Rabbim ister miydi?
Sorunun temeli şu ayrıntının anlaşılmamış olması:
Hz Âdem as dan itibaren peygamberlerin tebliğ ettiği din hep İslam’dı… Ama insanlar bu temelleri saptırıp kendilerine göre dini başkalaştırdılar…
Sümer, Akad, Asur, Babil gibi medeniyetlerin dindeki esaslarıyla; Tevrat, İncil gibi kitaplarda geçen dini esasların benzerlik göstermesi Allah’ın dininin değişmediğinin kanıtıdır…
Zaten şura 13. Ayet bu durumu net açıklar…
“Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.”
Muazzez Hanım kitabında;
“Sümerlerde tanrılar ol der, o şey oluverir” diyor (sayfa 17)
Bir şeyin ol deyince oluvermesi zaten Allah’in özelliğidir… Bu Adem as dan itibaren değişmemiştir… Sümerlerde bu görüşün tek tanrıdan birçok tanrıya yayılmış olması onların, Arabistan’da yaşanan cahiliye dönemi gibi bir süreci yaşadıklarını gösterir…
İslamiyet öncesi Cahiliye dönemini incelediğinizde oruç, kurban, tavaf bunların hepsinin yapıldığını, ancak Allah adına yapılması gereken bu ibadetlerin putlar adına ve başkalaşmış bir şekilde yapıldığını görürsünüz…
Tıpkı Muazzez hanımın kitabında sayfa 18 alt metin 14 de belirttiği Sümerler orneginde olduğu gibi…
“Sümer dininde ay kültürünün önemli bir yeri vardır. Ayın ilk göründüğü gün, 15 günlük olduğu ve görünmediği günlerde tören yapılırdı. Hatta bazı yiyecekler yenil-mez-di ”
Demek ki oruç ibadetini baskalastirmislar…
Sümerlerde çıkan bu bulgular, Sümerlere de bir peygamberin geldiğini  (ki bu peygamberin Nuh as olduğu ve adının  Ziusudra olduğu,( -Ziusudra Sümer mitolojisinde Tufandan kurtulan kişidir. Üç büyük dine göre Ziusudra’nın karşılığı Nuh Peygamberdir.http://tr.wikipedia.org/wiki/Ziusudra  -)  ve onların peygamberden etkilenmesine rağmen zamanla; İbrahim as ın dinini başkalaştıran cahiliye dönemindeki putperestler gibi sapıttıklarını gösterir…
Ayrıca  “Erken dönemlerde Sümerlerin ana tanrısı An’dır…  (http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCmerler)
Demek ki Sümerler ilk başta tek tanrılıydı…
Sümerce ve Akadca yani çift dille yazılan SAG.BA tableti de Tek tanrıdan bahseder… Bu da Sümerlerde cahiliye dönemi arapları gibi (ibrahim as dan sonra) tek tanrıdan, çok tanrıcılığa geçisin  yaşandığının ispatıdır…
(SAG.BA
Büyü, Ant, Aşılmayan Ant dairesi,
Tanrıların aşılmayan Ant dairesi,
Göğün ve yerin değiştirilmeyen Ant dairesi,
Tanrı tektir, ve değiştirilmez,
Tanrı ve insan, birbirinden ayrılmazlar…)
Kitaptan devam edelim:
“Sümer dini çok tanrılı dindi. Her nesnenin bir tanrısı vardı. Tanrılara ait listelerde 1500 kadar tanrı adı bulunduğu” nu belirten yazar ( sayfa 13), sayfa 23 e geldiğinde bu sefer;
“Sümer tanrılarının esas adlarından başka, niteliklerine göre diğer adları da vardı. Babilliler bu adlardan 50 sini yeni yarattıkları tanrı Marduk a vererek tek tanrı düşüncesine doğru bir adım atmışlardı. İslam dininde Allah a verilen 99 ad, aynı geleneğin bir devamı gibi görünüyor. ”
Şimdi sormak lazım…
a-) Babilliler ne oldu da, Sümerlilerin 1500 tanrısından vazgeçip, tek tanrılı dine geçiş yaptılar? Sümerler, dinlerin temelini oluşturacak kadar etkili bir medeniyet ise, Babillileri neden etkileyemediler?
b-) Allahın 99 ismi olduğu Kur’an-i Kerim’in hangi süresinde geçiyor?
Asil sorulmasi gereken soru şu… Peygamberimiz nasıl oluyor da seneler sonra Sümer diniyle benzerlikleri olan ama ondan farklı, İncil de anlatilanlarla benzerlikler gosteren ama ondan farkli, Tevrattaki bilgilerle benzerlik gösteren ama ondan farkli bir dini yani islamı, hem de okuma yazma bilmeden bu kadar güzel derleyip toplayabiliyor?
Muazzez hanımın kitabı 110 sayfa… Kur’an 600 sayfa… Bütün dinlerin kökeni dediği ve bununla ilgili Sümer, incil ve Tevrat’tan bütün bilgileri topladığı kendi kitabı bile ancak 110 sayfadan olusabilirken,
gene vurguluyorum okuma yazma bilmeyen peygamberim, nasıl olmuş da 600 sayfalık bir kitap hazırlamış… Sırf bu iddiaları bile Kur,an in mucize olduğunu ve Allah’tan geldiğini  kanıtlamaz mı?
Muazzez hanım kitabında birçok konuyu anlatırken “Bu konu Kur’an da yok” ifadesini kullanmış olmasına rağmen (örneğin recm cezası, kaburga kemiğinden yaratılma, çocukların doğuştan günahkâr doğması, büyük erkek çocuğa mirastan özel bir pay verilmesi gibi), Sümerlerin dinini Kur’an ın kökeni gibi sunmuş…
Devam edelim…
Yazar, “Hammurabi’nin Güneş tanrısından kanun alışı, Musa’nın tanrıdan kanun alışına örnek olmuştur” demiş…
Şaşırmamak elde değil… Musa as a gelen kadar, Âdem as’ın Allah’tan kanun alışı nasıldı? Yazar, bu kadar iddialı bir cümle kurmadan önce, keşke bunu konuyu araştırmış olsaydı…
Kısacası, kitabın adının şöyle olması gerekirdi…
Sümer, İncil ve Tevrat’taki dini esasların kökeni, İslam… Bu yüzden ters mantıkla okunması gereken bir kitap…
Ve Muazzez Hanım için üzüldüğüm konu…
Yeni yapılan arkeolojik kazılarla ” Göbeklitepe” nin bulunuşu kendisi için kötü bir sürpriz olmuştur sanırım…
Senelerini, dinlerin başlangıcı Sümerlerdir temelinin üzerine kur, bir ömrü buna harca… Sonra en güvendiğin Bilim ve Arkeolojik kalıntılar seni yarı yolda bıraksın…
(İddiaları neydi? Önce “Kent” ler oluşuyordu, birlikte yaşamanın sonucunda  “din”kavramı ortaya çıkıyordu…  Göbeklitepe de ortaya ne çıktı? Önce “Din” olmuştur, sonra “kent”… )
Hadi arkeologlar ilk medeniyet Sümerler değilmiş, yanılmışız diyebiliyorlar da, Muazzez Hanım,
Büyük dini tapınaklardan oluşmuş ve Sümerlerden binlerce sene önce yaşamış Göbeklitepe deki dinin KÖKENİNİ neye bağlayacak?
Sanırım yeni bir kitap yazması gerekecek… “Sümer, İncil, Tevrat ve Kur’an kökeni, Göbeklitepe medeniyeti” adında…
Sonra bir kazı daha yapılacak, aaaa!
Göbeklitepe medeniyetinden önce de yaşayan bir medeniyet ve tapınaklar varmış…Bir şaşkınlık daha…
Kazılarla, yavaş yavaş Âdem as a kadar ulaşacaklar…
Ve o zaman bakacaklar ki; Ne Allahın dini, ne de insanların nankörlükleri değişmemiş…
Ömürleri bu gerçeği görmeye yeterse tabi…


20 Ocak 2019 Pazar

Seksenlik bir kadının ortadan ikiye ayrılıp kafası kesilerek dolaştırılması doğru mu?

Soru Detayı
Bu nasıl bir hadis, bu doğru mu, doğruysa böyle bir şeyin olması nasıl açıklanabilir?
Ümmü Kırfe adlı müşrik kafir kadının bir bacağını bir deveye, diğer bacağını diğer deveye bağlayıp develeri koşturmuş ve 80 yaşındaki melun kafir müşrik kadını ortadan ikiye ayırmakla ona gereken cevabı vermiştir. Çok şükür ibret olsun diye de kadının kafasını kesip günlerce şehirde ibret olsun diye gezdirtmiştir. (Vâkıdî, II, 564)
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Öncelikle şunu unutmamalıyız ki, İslam dininde kesin olarak bilinen prensibe göre, savaşlarda ibadetle meşgul olanların, yaşlıların, savaşmayan sivillerin, özellikle çocukların ve  kadınların öldürülmesi yasaktır, günahtır. (bk. Buhari, 2792; Müslim, 1731,3280; İbn Hanbel, 17158; Ebu Davud, 2613, 2669; Beyhaki, es-Sünenu’l-kübra, 17934; Tahavi, Şerhu maani’l-âsar, 3/221)
Buna göre, Hz. Peygamber’in çocukların, kadınların ve yaşlıların öldürülmesini asla tasvip etmediğini bilen Zeyd b. Harise’nin böyle bir emir vermesi mümkün görünmemektedir. Ṣaḥîḥ-i Müslim’deki rivayette (Cihâd, 14) Ümmü Kırfe’nin esir alındığı belirtilmekle beraber katledildiğine dair bir bilgi mevcut değildir.
Şimdi, soruda geçen rivayetin tahlilini bir kaç madde halinde yapacağız:
a) Sorudaki kaynak Vakıdi’ye aittir. (bk. el-Megazi, 2/564-565) Bu zat, Buhari, Müslim, Nesai, İbn Hanbel, Hakim, Zehebi ve diğer hadis otoriteleri tarafından yalancılıkla itham edilmiş, oldukça zayıf  ve metruku’l-hadis olarak kabul edilmiştir. (bk. el-Mizzi/Tehzibu’l-Kemal, Muhakkik Beşşar Avvad Maruf’un taliki, 26/193-195; Nevevi/el-Mecmu, 1/114)
b) Bu rivayet ayrıca sahih değildir. Farklı rivayet şekillerinde birbiriyle çelişen bilgilere yer verilmiştir.
Mesela: Vakidi’de bu olayın, Hz. Peygamber (asm)’in hayatında cereyan ettiği bildirilmiştir. Buna mukabil, Beyhaki, Darekutni, İbn Hişam sireti, el-Bidaye ve’n-Nihaye’de bu olay Hz. Ebubekir’in hilafetinde vuku bulmuştur. Kendisi dinden döndüğü için öldürüldüğü bilgisine yer verilmiştir.
c) Bu rivayetlerin hepsinin senetlerinde zaaf vardır, inkıta vardır. Bazıları senetsizdir. (bk. İbn Receb, Camiu’l-Ulumi ve’l-hikem, 1/387)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

6 Ocak 2019 Pazar

İslam orduları, “kadınları, çocukların, yaşlıların, savaşmayan sivil vatandaşların, -hangi dinden olursa olsun- sadece ibadetle meşgul olan dindarların” dokunulmazlığını bilmişler ve bu emri her zaman yerine getirmişlerdir.

Son olarak şunu da söyleyelim ki, kim olursa olsun, eğer İslam’ın izin vermediği bir şekilde savaşmışsa o kimse günah işlemiş demektir. Hem Allah hakkına hem de kul hakkına zulmetmiş olur.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

1 Ocak 2019 Salı

Hadis çocuk namaz

Prof. Dr. Ali Akyüz’ün makalesinde şu ifadeler yer almaktadır:

“[…] Hadisteki ikinci fıkranın belirleyici fiili “D-R-B” fiili mazi-sülasisinden üretilmiş olan “FE-DRİBÜ” emir kipiyle zikredilen fiildir. Arap dilinde yaygın biçimde kullanılan ve “dövmek” manasına gelen bu kelime, daha başka pek çok anlamı olan fiillerin başında gelmektedir.

Her fiilde olduğu gibi bu fiilin de cümle içinde kullanıldığı edata göre farklı anlamlar yüklendiği gözden ırak edilmemesi gereken hayati öneme sahip bir mevzudur. […] Yaptığımız araştırmaya göre hadisin ikinci fıkrasında yer alan “FE-DRİBÜ” fiili istisnasız bütün kaynaklarda “ALA” harfi ceri yani “ALA” edatı ile kullanılmaktadır. Bu kullanım oldukça önemli ve sonuç bakımından da fevkalade etkilidir. Söz konusu kelimenin başka harfi cer ve edatlarla anlamı çok değişmektedir. Mesela, “D-R-B”-“AN”, “D-R-B”-“MİN”, “D-R-B”-“Lİ”, “D-R-B”-“Fİ”, “D-R-B”-“MESELEN” v.s. kullanımların hiçbirisinde dövmek anlamı söz konusu değildir.

“Dövmek” anlamı yüklenmek istendiğinde daha çok yalın biçimde veya “ba” edatıyla kullanılan bu kelime, “ALA” edatıyla dövmek manasında değil, “sıkıştırmak”, “zorlamak”, “yaptırmak”, “kuşatmak”, “empoze etmek”, “mecbur etmek”, “sorumlu ve yükümlü tutmak” v.s. anlamlarına gelmektedir. Klasik ve çağdaş hiçbir sözlük müellifi bu kelimeye böyle bir anlam, yani “dövmek” anlamı vermemektedir.” (33)

Özetlemek gerekirse, Ali Akyüz Hoca, bu hadisin son kısmında geçen “… 10 yaşına gelince, kılmıyorsa dövün” tercümesinin doğru olmadığını ifade ediyor. Bu hadisin doğru tercümesinin “Çocuğunuz 7 yaşına gelince namazı öğretin, 10 yaşına gelince sorumlu tutun/yükümlü tutun” olduğunu bilimsel bir makale ile yayına sunuyor. Ve yazdığı makalenin Arap ülkeleri de dâhil olmak üzere dünyada birçok bölgede bilimsel bir çalışma olarak yayınlandığını ve herhangi bir itiraz gelmediğini belirtmiştir (34).


Hz. PEYGAMBER (s.a.v.)’in kendi çocuklarını bizzat cezalandırdığına dair hiçbir örnek yok, Hz. PEYGAMBER (s.a.v.)’in sözü ile fiili arasında çelişki olmaz 
Dövmek Hz. PEYGAMBER (s.a.v.)’in genel sünnetine aykırıdır
 “bırakınız çocukları, mükellef çağına girdiği ve bazı dinî emirleri yerine getirmediği ya da getiremediği halde hiç kimseyi azarlamadığını ve tehdit etmediğini ...” 


Dihlevî ve Beyhakî’nin dayakla ilgili hadislerin mensuh olduğunu onlarla hükmedilemeyeceğini, zira onların Hz. Ali (ra)'dan rivayet edilen sahih şu hadisle "Kalem/sorumluluk, üç kimseden kaldırılmıştır. Küçük buluğa erinceye kadar, uyuyan uyanıncaya kadar... Hasta / mecnun, kendisine gelinceye kadar..." (46) neshedildiğini belirtmesi dikkate alınması gereken önemli bir husustur (47). 

Yine bu konuya ışık tutacak bir örnek olay da Hz. Ömer'in ikazı ve tavrıdır ki son derece önemlidir. Uyuyan çocuğunu namaz kılması için uyandırmaya çalışan bir kadına tesadüf eden Hz. Ömer: "Bırak onu! Akil baliğ oluncaya kadar o sorumlu değildir" (48) ve “Küçüğün iyilikleri yazılır, seyyiatı yazılmaz” (49) diyerek kadını bundan vazgeçirmeye çalışması Hz. Ömer gibi tavizsiz bir şahsiyetin bu konuda Resûlullah'a muhalif düştüğü söylenemeyeceğine göre onun, Beyhakî'nin de işaret ettiği gibi söz konusu hadislerin neshedilmiş olduğu kanaatinde olduğunu gösterebilir (50).