22 Nisan 2017 Cumartesi

Sorunun Detayı:


İslam kadınları 2. sınıf insan olarak gördüğü için erkeklere kadınları dövme hakkı verir. Nisa suresinin 34. ayetinde erkeğin kadını dövebileceği yazıyor.

Cevaplar Ateistler tarafından en çok eleştirilen konulardan birisi de kuşkusuz kadınları dövme meselesidir. İslam gerçektende kadınların dövülmesini emrediyor mu ?

Nisa suresinin 34. ayetinde geçimsizlik durumunda ne yapılması gerektiği açıklanıyor. Bu ayeti iyi analiz edebilmek için öncelikle ayetteki eleştirilen kelimeyi Arapça karşılığı ile aktaracağız. Bu söz konusu ayetin hem ilk kısmına hem de ikinci kısmına yönelik farklı eleştiriler mevcut olduğu için biz bu cevapta yalnızca ikinci kısma odaklanacağız. (1. kısım başka paylaşımda ele alınacaktır)

ayetin (2. kısmının) meali:

''Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve nihayet onları ''darb'' edin. '' (Nisa suresi 34. ayet)

Bu ayetteki darb edin kelimesi birçok mealde ''dövün/vurun'' diye geçmektedir. Bunun doğru bir çeviri olup olmadığını gelin berabar analiz edelim. Öncelikle eski arapça sözlüklerinde bu kelimenin hangi anlamlara sahip olduğuna ve Kuran'da bu kelime hangi anlamlarda kullanıldığına bakalım.

-Sözlüklerdeki anlamları:

Ayette çoğu zaman vurun diye çevirilen kelimenin Arapça karşılığı ''vedribuhunne''dir ve bu kelimenin arapça kökü ''darabe'' (D-R-B) fiilidir. Ünlü alman dil bilimcisi Hans Wehr'in Arapça sözlüğünde bu kelimenin şu anlamları yer almaktadır:



Türkçe karşılıkları: dövmek, vurmak, ateş etmek , çalmak/vurmak (çalgı aletini), dokunmak/tıklamak, (akrep) sokması, zorlamak, ayrılmak , terk etmek , yüz çevirmek , başka yere gitmek.[1]

Lisanu'l Arab gibi eski ve en iyi klasik Arapça sözlüklerden biri olarak bilinen sözlükte ise bu kelimenin daha da çok anlamları mevcuttur. [2] Yani oldukça zengin bir kelimeyle karşı karşıyayız.

-Kuran'daki anlamları:

Darabe kelimesi Kuran'da tam 58 defa geçmektedir.  Geçen tüm anlamları ve yerleri için bkz[3]

Sözlük anlamları bunca çeşitlilik arz eden darabe kelimesinin Kuran’daki kullanımları da bu anlamların bir bölümünü içerecek şekildedir ve oldukça fazladır. Şu anlamlarda kullanıldığını görüyoruz:  

Örnek vermek,  isnad etmek,  itelen-dirmek,  perde koymak,  vazgeçmek,    salmak, sarkıtmak,  (yol) açmak, (yol) tutmak,  örtmek, (duvar) çekmek,  layık olmak, çarptırılmak, düşkünleştirmek, çarpmak, sert vurmak,  ölüm esnasında kafirlere eziyet etmek, vurmak, dokunmak,  vurup kırmak ve  yolculuğa çıkmak. [4]

Kuran'da da bu kelimenin farklı anlamlarda kullanılmış olduğunu görmüş olduk. Dolayısıyla vurmak anlamını almak gibi bir zorunluğumuz yoktur. Bu kelimenin en çok kullanılan anlamı vurmak olmakla birlikte ayrılmak gibi anlamları da mevcuttur. Peki biz böyle bir durumda hangi anlamı seçeceğiz ? 

''Ali geçen gene çok attı'' gibi basit bir cümlede Alinin attığı şey yalan da olabilir gol da olabilir. Biz böyle bir durumda elbette metne göre anlam çıkarırız. O kitabın yazarının neyi kast etmiş olabileceğini anlamak için en sağlıklı yöntem o cümlenin geçtiği kısıma ve de kitabın geneline bakmaktır. 

Metnin bağlamına uyan bir anlam olduktan sonra uygun bir anlam seçmekte dil-bilimsel açıdan bir sakınca yoktur. Şimdi size Nisa suresinin 34. ayetine en uygun ve mantıklı anlamın ''ayrılmak'' olduğunu ve dövmek gibi bir anlamın neden tutarsız olduğunu birçok argümanla göstermek istiyoruz.  

1. Argüman:

Dövme anlamını vermedeki sorunlardan biri ''dövme'' eyleminin müteşabih (farklı yorumlanabilecek) bir hüküm olmasıdır. Hükümlerin müteşabih olması mantıklı değildir. Hükümde bir belirsizlik olamaz. İnsan vurun deyince ne anlamalı ki ? ne kadar ve nasıl soruları doğurur bu hüküm. Kadına tokat atmak da dövmektir kadını komalık yapmakta. Peki biz dövmekten ne anlayacağız ? Halbuki kurandaki başka cezalarda mutlak bir ölçü verilmiştir. Mesela Kur'an (herkesin görebileceği bir yerde) zina yapan kişiye yüz sopa vurun der. Eğer dövmek kast edilmiş olsaydı ''10 tane tokat vurun'' tarzı bir ifade geçmesi beklenmez miydi ?

2. Argüman: 
Dövme anlamını vermenin Kur'an geneline uymaması.

Ahzab suresinin 28. ayetinde şöyle yazıyor: ''Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim.''

Görüldüğü gibi burda peygamberden (en yüksek otorite sahibi olmasına rağmen) itaat etmeyen eşlerini dövmesi, onlara vurması değil; onlardan ayrılması istenmektedir. Ve üstelik bunun da güzellikle yapılması isteniyor.
Yine bir başka ayette şöyle yazmaktadır: ''Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir.'' (Bakara suresi 229. ayet)

Bu ayetten de anlaşılacağı üzere hem boşanmama durumunda hem de boşanma durumunda bunun güzel bir şekilde yapılması şart koşuluyor. Bu da yine dövme düşüncesine terstir.

Bunun dışında genel anlamda eşlere iyi davranılması gerektiğini vurgulayan ayetler de vardır: 

''Ey inananlar, eşleriniz ve çocuklarınız size düşman olabilirler. Öyleyse onlardan sakının. Ama affeder, hoşgörülü davranır ve bağışlarsanız, elbette ALLAH da Bağışlayandır, Rahimdir.'' (Tegabun suresi 14. ayet)
"Kadınlarla iyi geçinin." (Nisâ suresi 19. ayet)

3. Argüman:

Yapılması gerekenler sıralamasındaki tutarsızlık. Darabe kelimesi ''dövmek'' şeklinde anlamlandırılınca konu, içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Çünkü ilk iki uygulama öğüt vermek ve yatakta ayrılmak olunca üçüncüsünün dayak olması anlaşılabilir bir şey değildir. 
Şimdi düşünelim! Eşler arasında geçimsizlik başlıyor ve daha sonra oturup konuşmalarına rağmen anlaşamıyorlar ve ayrı yaşamaya başlıyorlar. Şimdi, bundan sonra, sorunun çözümü için 3. ve son aşama, acaba ne olabilir? Erkeğin eve gelip karısını dövmesi mi; yoksa, anlaşamayan çiftin ayrılmaları mı? 

4. Argüman:

Ayrılmak manasının bir ayet sonrasıyla güzel bir uyum içerisinde olması 
Nisa 34'ten hemen bir sonraki ayet (Nisa 35) "Ve in hiftum şikaka beynihima..." yani "Şayet o ikisinin (karı-koca) arasının yarılmasından/açılmasından/ayrılmasından korkarsanız..." şeklinde başlamaktadır. Bu durum, bir önceki ayette bir ayrılıktan bahsedildiği görüşünü destekleyici niteliktedir. 

Peki ''dövün'' yorumunun kaynağı nedir ?
Biz bu konuyu sadece ''dövün diye bir şey yoktur'' diye geçiştirmektense kaynağını da vermek ve açıklamak istiyoruz.  Aklınıza muhtemelen ''Dövün diye yorumlayan onca islam alimi Arapça bilmiyor muydu?'' diye bir soru gelmiştir. Aslında dövün yorumunun temel kaynağı Arapça değildir. Birçok tefsirci ve mealci Kur'an merkezli bir yaklaşıma sahip olmadıkları için ayeti yorumlarken bazı rivayetlerdeki ''dövün'' emrini baz almışlardır. Ne yazık ki önce Kur'an sonra rivayetler gibi bir yaklaşıma gidilmemiştir. Yukardaki açıklamamızda da görmüş olduğunuz gibi Kuran'dan ''dövün'' gibi bir yorum asla çıkmamaktadır.

 "Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz'' diye bir rivayet vardır. Bu rivayet ne Kur'an ile ne de diğer hadislerle kesinlikle uyuşmamaktadır ve asla peygamberin ağzından çıkmış olamaz. Bu rivayet doğru varsayıldığı için bazıları tarafından nisa 34'teki kelime seçimi ona göre yapılıyor.

Böyle bir rivayeti doğru diye kabul etmek bizi içinden çıkılmaz bir duruma sokacaktır çünkü söz konusu rivayet hem Kur'an ile çelişkiye yol açacaktır hem de şu hadislerle:

"Karılarını dövenler hayırlılarınız değildir. Akşam bir yatağı paylaşacağınız eşlerinizi nasıl hayvanlar gibi dövebiliyorsunuz?!."[5]

''Resûlullah hiçbir hizmetçisini ve hiçbir hanımını dövmemiştir'' [6]

7 Nisan 2017 Cuma

Matematikçi Gödel'in böyle bir kanıtı mevcut ve kendi bağlamında geçerli bir kanıt. Öte yandan, matematik belitsel olduğu için kanıtladığınız şeylerin ne kadar anlamlı olduğu yaptığınız tanımlara, belitlere ve mantık sisteminize ne kadar anlam yüklediğinize bağlı. Dolayısıyla bu kanıtın "pratik" sonuçları olup olmadığı ya da "gerçekten" bir şey söyleyip söylemediği tartışılabilir.
Gödel'in kanıtındaki fikrin özü "ontolojik kanıt" olarak geçer. Ontolojik kanıt Gödel'den önce bilinen bir şey aslında. St. Anselmus, Descartes ve Leibniz gibi insanlar tarafından kullanılıyor. Ontolojik kanıtlardaki genel yaklaşım Tanrı'nin belirli özellikleri olduğunu varsaymak, öyle ki bu özellikler Tanrı'yı "var olmak zorunda" bıraksın. St. Anselmus'un kanıtında bu özellik "kendisinden daha üstününün tasavvur edilememesi", Descartes'ınkinde de "tüm mükemmelliklere sahip olmak" şeklinde. Tabii St. Anselmus'un ve Descartes'ın argümanları "günlük dil" içerisinde yapıldıkları için kullandıkları kavramlar ve yaptıkları çıkarımların mekanizmaları açısından çok muğlak kalıyorlar. Dolayısıyla pek ikna edici değiller.

Gödel'in yaptığı şeyin farkı ise kafasındaki ontolojik argümanı bir modern mantık sistemi içerisinde biçimselleştirip belitselleştirmesi.

Kanıt, tanımsız terim olarak bırakılan pozitif özellikler üzerinden yürüyor. Tanrı'yı tüm pozitif özelliklere sahip şey olarak tanımlıyoruz. Pozitif özelliklerin sağladığını belit olarak varsaydığımız bazı özellikler var. Daha sonra da modal mantık içerisinde tüm pozitif özelliklere sahip bir şeyin, yani Tanrı'nın, var olduğunu kanıtlıyoruz.
Gödel'in kanıtı matematiksel olarak doğrudur ve biçimselleştirilip doğruluğu kontrol edilmiştir. Bu konuda yapılmış bir çalışma için şu makaleyiokuyabilirsiniz. Bu makaleye ek olarak da kanıtın hangi basamaklarının hangi modal mantık sistemi içerisinde yapılabildiğini açıklayan bir özet için şu bağlantıya bakınız.

Şimdi de Gödel'in kanıtını genel hatlarıyla özetleyeyim, daha doğrusu Türkçeye çevireyim. Yüksek mertebeli mantık içerisinde çalışacağız çünkü sadece objeler üzerinde değil özellikler üzerinde de niceleme (quantification) yapmak istiyoruz. Ayrıca modal mantıkkullanacağız, yani "zorunlu" ve "olası" şeklinde iki operatörümüz var. Bağlantısını verdiğim Wikipedia sayfasından modal mantık için çeşitli belit sistemleri ve modal operatörlerin nasıl tanımlandığı okunabilir.
"Pozitif özellik" dediğimiz şeyin ne olduğunu tanımlamayacağız. Öte yandan pozitif özelliklerle ilgili belitler sunacağız. 
P
P
 pozitiflik yüklemi olmak üzere,

Belit 1: Her özellik için o özellik pozitif değildir ancak ve ancak o özelliğin değili pozitifse.
∀ϕ(¬P(ϕ)↔P(¬ϕ))
ϕ
(
¬
P
(
ϕ
)
P
(
¬
ϕ
)
)


Belit 2: Pozitif bir özellik tarafından zorunlu olarak gerektirilen her özellik pozitiftir.
∀ϕ∀ψ([P(ϕ)x(ϕ(x)→ψ(x))]→P(ψ))
ϕ
ψ
(
[
P
(
ϕ
)
x
(
ϕ
(
x
)
ψ
(
x
)
)
]
P
(
ψ
)
)


Teorem 1: Pozitif özellikler olası olarak örneklenir.
∀ϕ[P(ϕ)→◊xϕ(x)]
ϕ
[
P
(
ϕ
)
x
ϕ
(
x
)
]
Tanım 1: Tüm pozitif özelliklere sahip şeye Tanrısal-varlık diyelim ve G ile gösterelim. (God ya da Gödel'in G'si olsun bu.)
G(x)↔∀ϕ[P(ϕ)→ϕ(x)]
G
(
x
)
ϕ
[
P
(
ϕ
)
ϕ
(
x
)
]


Belit 3: Tanrısal-varlık olmak pozitif bir özelliktir.
P(G)
P
(
G
)


Ara sonuç: Olası olarak, bir Tanrısal-varlık vardır.
xG(x)
x
G
(
x
)


Belit 4: Pozitif özellikler zorunlu olarak pozitiftir.
∀ϕ(P(ϕ)→□P(ϕ))
ϕ
(
P
(
ϕ
)
P
(
ϕ
)
)


Tanım 2: Bir objenin sahip olduğu ve o objenin tüm özelliklerini zorunlu olarak gerektiren her özelliğe o objenin bir özü (essence) diyelim.
ϕ ess x↔ϕ(x)(ψ(ψ(x)→□y(ϕ(y)→ψ(y))))
ϕ

e
s
s

x
ϕ
(
x
)
(
ψ
(
ψ
(
x
)
y
(
ϕ
(
y
)
ψ
(
y
)
)
)
)


Teorem 2: Tanrısal-varlık olmak özelliği her Tanrısal-varlığın özüdür.
x(G(x)→G ess x)
x
(
G
(
x
)
G

e
s
s

x
)


Tanım 4: Tüm özleri zorunlu olarak örneklenen bir varlığa zorunlu olarak vardır diyelim ve zorunlu olarak var olmak özelliğini NE ile gösterelim (necessary existence).
NE(x)↔∀ϕ(ϕ ess x→□yϕ(y))
N
E
(
x
)
ϕ
(
ϕ

e
s
s

x
y
ϕ
(
y
)
)


Belit 5: Zorunlu olarak var olmak pozitif bir özelliktir.
P(NE)
P
(
N
E
)


Teorem 3: Zorunlu olarak, bir Tanrısal-varlık vardır.
xG(x)
x
G
(
x
)


Bu kanıtın her basamağı öncekilerden ilgili mantık sistemi içerisinde çıkarsanabiliyor, ki attığım ilk makalenin tek yaptığı da bunu bilgisayar yardımı ile kontrol etmek. Bağlantısını verdiğim ikinci yazıdan da hangi mantık sisteminin ve çıkarım kurallarının gerektiği okunabilir.

Dolayısıyla, eğer yapılan tanımları, bu beş beliti, modal mantığı ve çıkarım kurallarını kabul etmeye hazırsanız, Tanrı vardır.

Yokluk ispatlanabilir mi? (Bir ateistle diyalog)

Ateistlerin sıksık sarıldıkları yokluk ispatlanamaz, dolayısı ile ateizmi savunmak için kanıt gerekmez iddiasına cevap..Bir ateiste tartışmadan alıntı.

YOKLUK İSPATLANABİLİR Mİ?

Ateist: “Bir kere var olmayan bir şeyin var olmadığını ispatlamak mantık kurallarına aykırıdır.”

Sevgili dostum öncelikle şunu bilmenizi isterim ki yukardaki iddianız kesinlikle yanlıştır... Lisede okuduğunuz mantık ders kitaplarına bakmanız bile bu iddianızın yanlış olduğunu anlamanız için yeterldir... Bilim ve felsefe ile uğraşmayan insanlar bu yukardaki iddianızın gerçek olduğunu sanır, ama gerçek tam tersidir...

Mesela Reductıo ad absurdum adlı mantık kuralını bilir misiniz... Mantık, bilim ve fesfede en çok kullanılan ispat metodlarından biridir... Peki ne için mi kullanılır... Birşeyin var olmadığını ispatlamak için... Aynı şekilde çelişki metodu da birşeyin var olmadığını göstermek için kullanılabilir...

Mesela ben size dunya ile venüs arasında herhangi bir gezegenin var olmadığını fizik förmüllerini kullanarak hemen ispatlayabilirim...Ve ya tanımını kullanarak noel babanın var olmadığını kolayca ispatlayabilirim...

Mesela dört kenarlı bir üçgenin ve ya çember şeklinde bir karenin var olmadığını ispatlamak mantık kurallarını kullanarak beş saniyemizi alır...

Bazı fizik kitaplarında Güliverin liliput ülkesinin var olmadığını ispatlayan ispatlar bile vardır...

Bakın Meşur Ateist filozof Austin Dacey ne diyor:

“ Bir kimse “negatifi ispatlayamaz diye, tanrının var olmadığını iddia etmenin aptalca olduğunu düşünebilrsiniz. Ancak aslında birşeyin varolmadığını göstermenin bir sürü yolu vardır.... (Autin Dacey vs Wiliam Lane Craig “Does god exists” Purdue University, 29 March 2004)

Ünlü filozof Austin Daceyin de dediği gibi Birşeyin var olmadığını göstermenin bir sürü yolu vardır...

Dahası Ateizm sözcük olarak teizmi red eden manasına gelir... Pozitif bir iddiadır çünkü teizmin YANLIŞ OLDUĞUNU İDDİA EDER... Ortada bir iddia vardır... Ve bu iddia tanrının kesinlikle var olmadığı iddiasıdır... Felsefede ve mantıkta her iddia kanıtlarla savunulmalıdır...Biz eğer birşeyin var olmadığını ispatlayamazsak bu konuda yorum yapamayız... Bilim ve felsefe de öyledir o konuda yorum yapamayız...

Mesela bilimadamları evrenin ilk dönemlerinde “inflationary era” olarak bir dönemin olabileceğini iddia etmektedirler... Ancak böyle bir dönemin olabileceği konusunda şimdilik elimizde bir kanıt bile yoktur... Şimdi biz böyle bir dönemin olmadığını KESİNLİKLE İDDİA EDEMEYİZ... ATEİZM İSE ALLAHIN KESİNLİKLE VAR OLMADIĞINI SÖYLER...BÖYLE KESİN BİR İDDİA İSE KANIT İSTER....

İSPATLAMA İHTİYACI DUYMAYAN TARAF ATEİZM DEĞİL, BİR İDDİADA BULUNMAYAN AGNOSTİCİZMDİR...

ATEİZM EĞER KANIT GÖSTERMEZSE DOGMATİK BİR İNANÇ OLUR... BAKIN Ç.AĞIMIZIN EN BÜYÜK FİLOZOFU WILLIAM LANE CRAİG NE DİYOR:

Dr. Craig : “ Ateizm, tanrının var olmadığını iddia eden düşünce ile, Teizm, tanrının var olduğunu iddia eden düşünce arasında iddia olarak hiçbir fark yoktur. İkisinin iddia ağırlığı aynıdır. Bu nedenden dolayı ateist kendi görüşünü rasyonel olarak savunacaksa “Tanrının varlığı ile ilgili geçerli kanıt yoktur” demekten fazlasını yapmalı. Ateist tanrının var olmadığını gösteren kanıtlar ortaya atmalı...”

Çok güzel bir yorum... Bakın birde çağımızın en büyük ateist filozofu Kai Neilsen bu konuda ne diyor:

Kai Neilsen (yaşayan en büyük üç ateisten biri) : “ Bir argümanın yanlış olduğunu göstermek, o argümanın çıkardığı sonucun yanlış olduğunu göstermez... Tanrının varlığı ile ilgili bütün kanıtlar ve ispatlar geçersiz olabilir, fakat tanrı hala gerçekte var olabilir. Kısacası tanrının varlığı ile ilgili olan bütün delillerin ve ispatların geçersiz olduğunu göstermek yetmez. Tanrı bu şartlarda gene de var olabilir.” (Kai Nielsen, Reason and Practice (New York: Harper & Row, 1971) , pp. 143-4.)

Neilsen durumu o kadar güzel açıklamış ki... Bir de aşağıyabakın:

1. Ateizim islama saldırmakla savunulamaz, çünkü Hristiyanlar da islamın geçersiz olduğunu iddia eder...
2. Ateizim Dinlere saldırmakla savunulamaz, çünkü deistler(Tanrının var olduğunu iddia eden ancak dinleri red eden kişi) de dinlerin geçersiz olduğunu düşünür...
3. Ateizm tanrının varlık delillerine saldırmakla savunulamaz, çünkü Agnostikler de bu delillerin geçersiz olduğunu iddia eder...

Eğer iddia ettiğiniz gibi birşeyin var olmadığı ispatlanamazsa (ki bu iddiayı bilim ve felsefe red ediyor, ki zaten bilim terihi var olmayan şeylerin var olmadığını gösteren ispatlarla doludur mesela Volkan isimli gezegenin var olmadığını bilim daha teleskoplar bulunmadan kağıt üzerinde yapmıştı...) o zaman ateizm dogmatik bir inanç olmaya mahkumdur... Çünkü kanıtlarla desteklenmemiş bir iddia ancak inançla savunulabilir...

Mesela Meşhur filozof Bernard Russelin “Ben neden Hristiyan değilim” adlı eserini okudun mu... Bernard Russel bu eserinde inanılanon aksine ateist olmadığını söyler... Çünkü ona göre Tanrının var olmadığını gösteren herhangi bir kanıt yoktur... O felsefi olarak Hristiyanlığın yanlış olduğunu ispatlamaya çalışır... Ona göre bu ispat başarılıdır... Ancak tanrı hala var olabilir... Bu yüzden bu meşhur eserinde Russel kendini Ateist olarak değil Agnostik olarak tanıtır...

Eğer dediğiniz gibi negatif ispat edilemezse(ki bütün bilimciler bunun böyle olmadığını bilir) o zaman ateizim her zaman bilim dışı, dogmatik bir felsefe olacaktır... Çağın en büyük filzofları bunu kabul ediyor ateist de dahil....

kaynak:fb/idrak-ı-islam

5 Nisan 2017 Çarşamba

Talak 4

“Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim ALLAH’tan korkarsa, ALLAH ona işinde bir kolaylık verir.”

Burada ki yanlış anlaşılmaya sebep, bazı meallerde ayetin anlamının “henüz adet görmeyenler” olarak çevrilmesi… Oysa;

“Arapçada “lem = لم” edatı dili ve mişli geçmiş zamanın olumsuzu (cahd-i mutlak), “lemmâ = لما” edatı ise şimdiki bitmiş zamanın olumsuzunu (cahd-i müstağrak) ifade etmek için kullanılır. Dolayısıyla “henüz” anlamını “lem” değil “lemmâ” edatı verir.
“lemmâ = لما” edatı başına geldiği muzari fiilin zamanını geçmişe, anlamını olumsuza çevirir. Fiilin henüz olmadığı ama olmasının beklendiği anlamını kazandırır.
Bize göre “lem yahıdne = لم يحضن ” ile kastedilen “mümteddetü’t-tuhr” (temizlik hali uzayıp giden) denilen ve hayzı bir kaç yıl uzayabilen kadınlardır. Ayet bu kadınların durumunu düzenlemektedir. Aksi halde bu durumda olan bir kadının boşandıktan sonra iddetinin bitmesi ve kocasının evinde geçireceği zaman seneler sürebilir.” http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kur%E2%80%99an-ve-gelenege-gore-kucuklerin-evlendirilmesi-meselesi.html#_ftn43

Ayette “lemma” ifadesi geçmiyor… Yani “henüz” gibi bir ifade yok… Birçok İslam alimi de çevirilerinde bu sebeple “henüz” kelimesini ya kullan-ma-mış ya da ayette olmadığını belirtmek için bu kelimeyi parantez içinde kullanmış…

Talak suresi 4. ayette koyu renkle işaretlediğim “adet görmemiş kadınlar” ifadesini ateistler şu şekilde dillendiriyorlar : “ömrü boyunca adet görmeyen kadın mı olur, varsa da milyonda birdir, burada adet bile görmemiş küçük kız çocuklarından bahsedilmektedir, demek ki islam küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesine izin veriyor”…

Her konuda olduğu gibi, kadınlarla ilgili bir konuda da en doğrusu, konuyu uzmanından dinlemek… Bakalım “adetten kesilmediği” halde, uzun süreli “adet görmeyen” hanımlar var mı?

“Adet kanaması, genellikle kadın doğum yaptıktan sonra 8-16. haftalar arasında yeniden başlar ama biraz önce de belirttiğim gibi kanama emzirmeye devam ediliyorsa büyük oranda gecikir. Bebek yalnız anne sütü ile besleniyorsa, genellikle ilk 6 ayda adetlerin başlaması veya başlar ise de düzenli olması beklenmez. Bu durumda telaşlanmamalısınız, zamanla kanamalarınız düzene girecektir. Bazen 18 aya kadar başlamayabilir. Hiç emzirmeyen annelerde ise adet kanaması, doğumdan sonraki 4-8. haftalarda başlar.” http://www.annebebek.com.tr/bebek/detay/id/195

Konuyu internette, “doğum sonrası âdetin gecikmesi” diye aratırsanız, bu konunun forumlarda paylaşıldığını, hatta bazı hanımların adet olamama süresi bir yılı geçtiği için ciddi ciddi endişelendikleri de okuyabilirsiniz…

Şimdi bu durumda olan yani  doğumdan sonra âdeti gecikmiş bir kadın, boşanıyor olsa iddet süresi ne olacak?

Talak suresinin 4. ayetinde göre değerlendirdiğimizde,

*Adetten kesilmiş yani menopoza girmiş değil…

*Hamile de değil.

* İşte ayetin “Adet görmeyenler” kısmı, bu hanımları tarif ediyor…

Ateistler, akıllarını “olumsuz rivayetlerle” gölgelemeye devam ettikçe, kalplerinin önüne perdeler çektikçe, asıl olanı görmemeye devam edecekler ne yazık ki…


15 Ocak 2017 Pazar

      Ay Mucizesinin herkes tarafından görülmesi, Cenâb-ı Hak tarafından dünyada arzu edilen "imtihan sırrı"na ters düşecek ve ister istemez bütün insanların îmana gelmesine yol açacaktı. Bu yüzden Ay'ın ikiye ayrılması, insanların genellikle uykuda veya evlerinde oldukları bir saatte, ani ve kısa süreli olarak gerçekleşti. Ay'ın hergün farklı saatlerde doğması ve farklı yerlerde bulunmasının yanısıra, o asırda gökyüzünü sürekli olarak inceleyen âlimler de yok denecek kadar azdı. Aynı zamanda bazı ülkeler sis ve bulut gibi engellerden, bazıları da saat farkından ötürü Ay'ı göremiyordu. Bu mucizenin gerçekleştiği saatlerde İngiltere ve İspanya'da güneş yeni batıyor, Çin ve Japonya'da sabah oluyor, Amerika kıtasında ise gündüz saatleri yaşanıyordu. Ay'ın görülmesi için yeterli olan şartlar, Arap Yarımadasının dışında en iyi Hindistan'da gerçekleşmiş ve Dhar Şehri Kralı Raja Bjoh ve râiyeti (halkı) tarafından bütün ayrıntılarıyla takip edilmişti. Chamal Nehri kıyısındaki sarayının balkonundan Ay'ın ikiye yarıldığını gören kral, önce dünyanın sonunun geldiğini zannederek korkuya kapılmış, daha sonra da bunun Arabistan'da zuhur ettiği (ortaya çıktığı) söylenen yeni peygamberin bir mucizesi olabileceğini tahmin ederek vezirini Mekke'ye göndermişti. Raja'nın veziri, Efendimizle görüşme şerefine erişmiş ve Ay'ın, O'nun mucizesi sonucunda ikiye ayrıldığını anlayarak İslâmiyeti seçmişti.
  Bugün bu bahtiyar hükümdarın torunu olan Bjohzadeler, Hindistan'daki Dhar Şehrinin hemen dışında ikamet ediyorlar (yaşıyorlar).
 
  * BAŞKALARI DA GÖRMÜŞTÜ
   Şakk-ı Kamer Mucizesi, Hindistan halkı tarafından da görülmüştü. Hatta bu mucizenin gerçekleştiği tarih, daha sonra bir başlangıç yılı olarak kabul edildi ve bazı eserler üzerine işlendi. Bu ülkede ele geçirilen bir heykel üzerinde: "Ay'ın ikiye ayrıldığı senede yapılmıştır" ifadesi bulunuyordu. Bu durum, bazı müfessirler (Kur'an âyetlerini açıklayanlar) tarafından sıkça nakledilmiş ve çok önemli bir delil olarak gösterilmişti. (Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen: "Muvazzah ilm-i Kelâm" 3. Baskı, sayfa: 161).
   * İLİM GÖRÜYOR
   Ondört asır önceki astronomi ilminin ve haberleşme sistemlerinin yetersizliği sebebiyle tam olarak görülmeyen veya görüldüğü halde yeterince yaygınlaşmayan Ay Mucizesi, 4 Mayıs 1967 yılında Florida'daki Cape Kennedy Uzay Üssünden fırlatılan "Orbiter 4" uydusundan çekilen Ay fotoğraflarıyla ister istemez gündeme geldi. Orbiter 4'ün bu çalışmasında, Ay'ın dünyamızdan görülmeyen arka yüzünün resimleri çekilmiş ve 3000 km. uzaklıktan çekilen Ay fotoğraflarında, daha önce küçük bölümler hâlinde çekilen Ay fotoğraflarında farkedilmeyen bazı özellikler göze çarpmıştı. Ay'ın arka yüzeyi, uzunluğu 240, genişliği de yer yer 8 km/yi bulan bir yarık tarafından boylu boyunca kuşatılmaktaydı. (The Müslim Digest, Vol:34, Nos:304, page:35) Bu çatlağın merkezi, 6 derece güney ve 105 derece doğu olarak belirlenmişti. Tabii (doğal) sebeplerle meydana gelen çatlaklar, dalgalı ve düzensiz çizgiler oluşturduğu halde, bu çatlaklar dikkati çekecek kadar düz bir çizgi halindeydi.
     ÜÇ ASIRLIK HARİTA
  Ay'ın iki parçaya ayrıldığı, bizzat Rabbimiz tarafından ifade edildiğine göre, bu parçaların tekrar birleşmesi sırasında meydana geldiği tahmin edilen çizginin Ay'ın tamamını dolaşması gerekmektedir. Yani birleşme çizgisi, Ay'ın dünyadan görülen yüzünde de bulunmalıdır.
  Uzay çalışmalarını yürüten ülkeler, şu ana kadar Ay'ın bu yüzünü çevreleyen bir çatlaktan bahsetmedikleri gibi, İtalyan gök bilimcisi Cassini tarafından üçbuçuk asır önce çizilen Ay haritasını da gözden uzak tutmuşlardır. Modern astronomiyle uğraşan bilim adamları tarafından "son derece önemli" olarak kabul edilen ve bilimsel yönü tartışılmadığı için birçok kitapta yer alan bu harita, günümüze ait Ay fotoğraflarıyla da mükemmel bir uyum göstermektedir. Cassini'nin üçbuçuk asır önce çizdiği bu haritada, dünyamızdan görülen Ay yüzeyinin tamamını kuşatan ve tesadüflere bağlanamayacak kadar muntazam olan bir çizginin varlığı açıkça görülmektedir. 151. sayfada fotoğrafını verdiğimiz bu haritayı inceleyenler, bir cetvelle çizilmiş gibi muntazam olan bu çizgiyi açıkça farkedecektir. Fakat iki büyük taşın üst üste konduğunu veya bazı yerlerde derince çizgiler çizildiğini görüp te bunların uzaylılar tarafından yapıldığını iddia eden Daniken gibi sahte âlimler, bu çizgilerden hiçbir zaman bahsetmeyecektir. 

 
  AY YÜZEYİ DEĞİŞİYOR MU? 
    Değerli kardeşlerim.
   Sizlere Cassini'nin haritasından bahsetmiş olmamın sebebi, Ay Mucizesinin yaşandığı zamana en yakın kaynak olmasından dolayıdır. Çünkü Ay Mucizesinden bu yana geçen ondört asır boyunca, Ay yüzeyinde önemli değişmelerin olduğu ve sözkonusu çatlağın zamanla örtülüp kapandığı bilinmektedir.
   Ay yüzeyindeki bozulmaların birçok sebebi vardır. Bunlardan biri, sıvı haldeki lavların taşması olarak belirtilmektedir. (Bilim ve Yaşam Ansiklopedisi, Bilim ve Teknoloji Cildi, Gelişim Yayınları shf: 241) Mesela Ay yüzeyinde vaktiyle bir çember şeklinde olan "Ebemkuşağı Körfezi" (Sinüs iridum), yakın sayılabilecek bir geçmişte bu lavlar tarafından doldurularak bir yay hâline getirilmiştir. Ay yüzeyinin bozulmasına sebep olan diğer bir faktör de, sıcaklık derecesindeki ani farklılıklardır. Ay üzerindeki sıcaklık, güneşin belirli bir yüksekliğe ulaşmasıyla birlikte - 80 dereceden +120 dereceye fırlamakta ve 200 dereceyi bulan bu ani ısı değişimleri sonucunda kayalar parçalanarak Ay yüzeyinin görünümünü değiştirmektedir.
    Ay'ın son derece yoğun bir meteor (göktaşı) yağmuruna maruz kalması da, yüzeyinin değişmesine yol açar. Ağırlığı bazen tonlarla ifade edilen göktaşlarının yapmış olduğu tahribat, tek kelimeyle dehşet vericidir. Hatta saniyede 40 km. hızla düşen fındık büyüklüğündeki göktaşları bile bir kurşun tesiri yapar ve en sert kayalarda en az 30 cm. derinliğinde ve 60 cm. genişliğinde bir çukur açar. Bilindiği gibi dünyamızın etrafını kuşatan atmosfer tabakası, bu taşlar için mükemmel bir kalkan görevi yapmaktadır. Buna rağmen nadir de olsa düşen göktaşlarının açtığı dev kraterler, herhangi bir atmosfer tabakasına sahip olmayan Ay yüzeyinin ne kadar fazla bozulabileceğini ortaya koymaktadır.

15 Aralık 2016 Perşembe

Yaratılışın Altı Devresi Ve Ateist Turan Dursunun Yalanları başlıklı yazı

Kuran'da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı ifade edilir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kuran'ın terimlerini yine Kuran'ın bütünlüğünü gözönüne alarak anlayabiliriz. Kuran'ın ayetleri birbirini açıklar ve birbirine bakar. Dolayısıyla Kuran'ı anlamak için bütününü dikkate almak gerekir. Bunun aksine çabalar bizi yanlışlara götürür. 
İşte bu perspektifle Kuran'a baktığımızda gün kelimesinin çeşitli uzunluktaki "zaman devresi" anlamında olduğunu görürüz. Kuran'da genel, statik, tek ve sınırlı bir yevm {gün} birimi yoktur; bilindiği gibi dünyanın kendi çevresindeki hareketi için "24 saat" bir günken güneşin çevresindeki hareketi için "yıl" bir gündür. Her yıldız ve gezegenin günü farklıdır. Günün ve dolayısıyla zamanın izafi {göreceli} olduğunun örnekleri şu ayetlerde açıkça anlatılmaktadır; 
"Sizin saydığınızdan bin yıl tutan bir günde, yani zaman devresinde" {32:5} 
"Miktarı ellibin yıl süren bir günde" {70:4} 
Bu ayetler gösteriyor ki yevm {gün} 24 saatlik bir zaman dilimini ifade etmemekte, herhangi "bir zaman devresi" anlamına gelmektedir. 
İşte kainatın yaratılmasıyla ilgili olarak ifade edilen 6 gün de, bildiğimiz 24 saatlik günlerden değildir. Burada geçen ifade, yaradılışın 6 zaman devresine işaret etmektedir. Bu zaman devresinin bizim zaman birimlerimizle ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki evren 6 evrede yaratılmıştır. 
Durum böyle iken Turan. Dursunun (öldü gitti) evrenin yaradılışını anlatan ayetlerde geçen 6 gün terimini "24 saatlik 6 gün" şeklinde anlaması {anlamaya zorlaması} hatadır. Hele hele kendisini Kuran'ın bütününü bilen ve değerlendiren bir insan olarak tanıtan T. Dursun için büyük bir eksiklik ve çarpıklıktır. 
Bu konuda Müslim'den kanıt olarak gösterilen hadis de bu altı devrenin kısmen dejenere olmuş sembolik bir ifadesidir. Bu hadis israiliyyattan kaynaklandığı için sahih kabul edilmemiştir. Yani Peygamberimizin böyle bir sözü yoktur. Bu sözü bir yahudi alimi iken sonradan Müslüman olmuş birisinden Ebu Hüreyre nakletmiştir. Bu hadisi Ali ibn el Medeni, Buhari ve diğer bazı hadis alimleri eleştirmiş ve Peygamberin sözü olamıyacağını ifade etmişlerdir. {İbn Kesir, 3:178, 166; El-Bidaye, 1:17-18} 
T. Dursun birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da Kuran ayetlerinin Tevrattan aktarılma olduğunu iddia ediyor. Halbuki apaçık görülmektedir ki Kuran Tevrattaki doğruları tasdik etmiş, buna karşın Tevratın metnine geçmiş yorum ve eklemeleri düzeltmiştir. Örneğin; 6 zaman devresi, 6 dönem anlamındaki 6 gün terimini açıklığa kavuşturmuş, tasdik etmiş; buna karşın Allah'ın dinlendiği şeklindeki yanlış anlayışı reddetmiştir, "Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı" {Kaf, 38} demiştir... 

"Eğer Kuran Tevrat'tan nakledilmiş ise, Tevrat'ta görülen ve modern ilimlerle bağdaşmayan noktalara neden Kuran'da rastlanmıyor?

"Kuran-ı Kerim modern ilimleri çoktan geride bırakmış ve ilmin yeni keşfettiği gerçekleri, asırlar öncesinden ilan etmiştir" Maurice Bucaille 

Biz bu ayetten anlıyoruz ki, gökler ve yer 6 dönemde {safhada} yaratılmıştır. Bir başka ayette yerin 4 safhada, göklerin ise iki safhada yaratıldığı ifade edilmektedir. T. Dursun bunu Hz. Muhammed'in gökleri yerden daha küçük gördüğünden dolayı böyle söylediğini yazıyor. Halbuki bu ayette şuna işaret ediliyor; 
Dünya ilk önce ateş topu idi. Soğudu. Denizler, göller ve toprak oluştu. Daha sonra tekhücreli canlılar, bitkiler, hayvanlar ve en sonunda insanlar oluştu. Yani dünya yıldızlara {gökyüzüne} göre daha farklı ve birçok değişim devresi geçirmiştir. Bunu şöyle açıklayalım; 
Örneğin elimizde bir ton pamuk var. Bu pamuğu iplik haline getirip boyadık. Boyanmış hale gelen bu bir tonluk ipten 100 gram alıp önce bunu kumaş olarak dokuduk, sonra kestik, diktik ve bir elbise haline getirdik. İşte baştan sona bu işlemi tanımlarsak; 
1- İplik haline getirme, 2- Boyama, 3- Dokuma, 4- Kesme, 5- Dikme, 6- Elbise olarak düzenleme safhalarını ifade etme anlamında 100 gr'lık elbise 4 günde {safhada}, kalan kilolarca iplik iki günde yaratılmıştır deriz. Bu elbisenin kilolarca iplikten büyük olduğunu göstermez. 
Aynen bunun gibi yer gökyüzüne göre daha çeşitli {ve sayıca çok} evrim safhalarından geçmiş olduğu için Kuran'da yerin 4 günde, göklerin ise 2 günde {yani iki dönemde} yaratıldığı ifade edilmiştir. Bu konuda T. Dursunun öne sürdüğü 2 hadis de uydurmadır. İlkinde gün terimi 24 saatlik günler şeklinde ifade edilmekte, ikincisinde ise Allah'ın yaratma işini bitirince sırtüstü uzandığı ifade edilmektedir ki bunlar Kuran'ın apaçık ayetleriyle çelişkilidir. Hadis usulünde Kuran'a zıt rivayetler reddedilir. Bunlar da böyledirler. Dolayısıyla Peygamberimizin sözü değildirler. İbn Kesir ve Buhari bunları eleştirmişlerdir...