5 Nisan 2017 Çarşamba

Talak 4

“Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim ALLAH’tan korkarsa, ALLAH ona işinde bir kolaylık verir.”

Burada ki yanlış anlaşılmaya sebep, bazı meallerde ayetin anlamının “henüz adet görmeyenler” olarak çevrilmesi… Oysa;

“Arapçada “lem = لم” edatı dili ve mişli geçmiş zamanın olumsuzu (cahd-i mutlak), “lemmâ = لما” edatı ise şimdiki bitmiş zamanın olumsuzunu (cahd-i müstağrak) ifade etmek için kullanılır. Dolayısıyla “henüz” anlamını “lem” değil “lemmâ” edatı verir.
“lemmâ = لما” edatı başına geldiği muzari fiilin zamanını geçmişe, anlamını olumsuza çevirir. Fiilin henüz olmadığı ama olmasının beklendiği anlamını kazandırır.
Bize göre “lem yahıdne = لم يحضن ” ile kastedilen “mümteddetü’t-tuhr” (temizlik hali uzayıp giden) denilen ve hayzı bir kaç yıl uzayabilen kadınlardır. Ayet bu kadınların durumunu düzenlemektedir. Aksi halde bu durumda olan bir kadının boşandıktan sonra iddetinin bitmesi ve kocasının evinde geçireceği zaman seneler sürebilir.” http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kur%E2%80%99an-ve-gelenege-gore-kucuklerin-evlendirilmesi-meselesi.html#_ftn43

Ayette “lemma” ifadesi geçmiyor… Yani “henüz” gibi bir ifade yok… Birçok İslam alimi de çevirilerinde bu sebeple “henüz” kelimesini ya kullan-ma-mış ya da ayette olmadığını belirtmek için bu kelimeyi parantez içinde kullanmış…

Talak suresi 4. ayette koyu renkle işaretlediğim “adet görmemiş kadınlar” ifadesini ateistler şu şekilde dillendiriyorlar : “ömrü boyunca adet görmeyen kadın mı olur, varsa da milyonda birdir, burada adet bile görmemiş küçük kız çocuklarından bahsedilmektedir, demek ki islam küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesine izin veriyor”…

Her konuda olduğu gibi, kadınlarla ilgili bir konuda da en doğrusu, konuyu uzmanından dinlemek… Bakalım “adetten kesilmediği” halde, uzun süreli “adet görmeyen” hanımlar var mı?

“Adet kanaması, genellikle kadın doğum yaptıktan sonra 8-16. haftalar arasında yeniden başlar ama biraz önce de belirttiğim gibi kanama emzirmeye devam ediliyorsa büyük oranda gecikir. Bebek yalnız anne sütü ile besleniyorsa, genellikle ilk 6 ayda adetlerin başlaması veya başlar ise de düzenli olması beklenmez. Bu durumda telaşlanmamalısınız, zamanla kanamalarınız düzene girecektir. Bazen 18 aya kadar başlamayabilir. Hiç emzirmeyen annelerde ise adet kanaması, doğumdan sonraki 4-8. haftalarda başlar.” http://www.annebebek.com.tr/bebek/detay/id/195

Konuyu internette, “doğum sonrası âdetin gecikmesi” diye aratırsanız, bu konunun forumlarda paylaşıldığını, hatta bazı hanımların adet olamama süresi bir yılı geçtiği için ciddi ciddi endişelendikleri de okuyabilirsiniz…

Şimdi bu durumda olan yani  doğumdan sonra âdeti gecikmiş bir kadın, boşanıyor olsa iddet süresi ne olacak?

Talak suresinin 4. ayetinde göre değerlendirdiğimizde,

*Adetten kesilmiş yani menopoza girmiş değil…

*Hamile de değil.

* İşte ayetin “Adet görmeyenler” kısmı, bu hanımları tarif ediyor…

Ateistler, akıllarını “olumsuz rivayetlerle” gölgelemeye devam ettikçe, kalplerinin önüne perdeler çektikçe, asıl olanı görmemeye devam edecekler ne yazık ki…


15 Ocak 2017 Pazar

      Ay Mucizesinin herkes tarafından görülmesi, Cenâb-ı Hak tarafından dünyada arzu edilen "imtihan sırrı"na ters düşecek ve ister istemez bütün insanların îmana gelmesine yol açacaktı. Bu yüzden Ay'ın ikiye ayrılması, insanların genellikle uykuda veya evlerinde oldukları bir saatte, ani ve kısa süreli olarak gerçekleşti. Ay'ın hergün farklı saatlerde doğması ve farklı yerlerde bulunmasının yanısıra, o asırda gökyüzünü sürekli olarak inceleyen âlimler de yok denecek kadar azdı. Aynı zamanda bazı ülkeler sis ve bulut gibi engellerden, bazıları da saat farkından ötürü Ay'ı göremiyordu. Bu mucizenin gerçekleştiği saatlerde İngiltere ve İspanya'da güneş yeni batıyor, Çin ve Japonya'da sabah oluyor, Amerika kıtasında ise gündüz saatleri yaşanıyordu. Ay'ın görülmesi için yeterli olan şartlar, Arap Yarımadasının dışında en iyi Hindistan'da gerçekleşmiş ve Dhar Şehri Kralı Raja Bjoh ve râiyeti (halkı) tarafından bütün ayrıntılarıyla takip edilmişti. Chamal Nehri kıyısındaki sarayının balkonundan Ay'ın ikiye yarıldığını gören kral, önce dünyanın sonunun geldiğini zannederek korkuya kapılmış, daha sonra da bunun Arabistan'da zuhur ettiği (ortaya çıktığı) söylenen yeni peygamberin bir mucizesi olabileceğini tahmin ederek vezirini Mekke'ye göndermişti. Raja'nın veziri, Efendimizle görüşme şerefine erişmiş ve Ay'ın, O'nun mucizesi sonucunda ikiye ayrıldığını anlayarak İslâmiyeti seçmişti.
  Bugün bu bahtiyar hükümdarın torunu olan Bjohzadeler, Hindistan'daki Dhar Şehrinin hemen dışında ikamet ediyorlar (yaşıyorlar).
 
  * BAŞKALARI DA GÖRMÜŞTÜ
   Şakk-ı Kamer Mucizesi, Hindistan halkı tarafından da görülmüştü. Hatta bu mucizenin gerçekleştiği tarih, daha sonra bir başlangıç yılı olarak kabul edildi ve bazı eserler üzerine işlendi. Bu ülkede ele geçirilen bir heykel üzerinde: "Ay'ın ikiye ayrıldığı senede yapılmıştır" ifadesi bulunuyordu. Bu durum, bazı müfessirler (Kur'an âyetlerini açıklayanlar) tarafından sıkça nakledilmiş ve çok önemli bir delil olarak gösterilmişti. (Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen: "Muvazzah ilm-i Kelâm" 3. Baskı, sayfa: 161).
   * İLİM GÖRÜYOR
   Ondört asır önceki astronomi ilminin ve haberleşme sistemlerinin yetersizliği sebebiyle tam olarak görülmeyen veya görüldüğü halde yeterince yaygınlaşmayan Ay Mucizesi, 4 Mayıs 1967 yılında Florida'daki Cape Kennedy Uzay Üssünden fırlatılan "Orbiter 4" uydusundan çekilen Ay fotoğraflarıyla ister istemez gündeme geldi. Orbiter 4'ün bu çalışmasında, Ay'ın dünyamızdan görülmeyen arka yüzünün resimleri çekilmiş ve 3000 km. uzaklıktan çekilen Ay fotoğraflarında, daha önce küçük bölümler hâlinde çekilen Ay fotoğraflarında farkedilmeyen bazı özellikler göze çarpmıştı. Ay'ın arka yüzeyi, uzunluğu 240, genişliği de yer yer 8 km/yi bulan bir yarık tarafından boylu boyunca kuşatılmaktaydı. (The Müslim Digest, Vol:34, Nos:304, page:35) Bu çatlağın merkezi, 6 derece güney ve 105 derece doğu olarak belirlenmişti. Tabii (doğal) sebeplerle meydana gelen çatlaklar, dalgalı ve düzensiz çizgiler oluşturduğu halde, bu çatlaklar dikkati çekecek kadar düz bir çizgi halindeydi.
     ÜÇ ASIRLIK HARİTA
  Ay'ın iki parçaya ayrıldığı, bizzat Rabbimiz tarafından ifade edildiğine göre, bu parçaların tekrar birleşmesi sırasında meydana geldiği tahmin edilen çizginin Ay'ın tamamını dolaşması gerekmektedir. Yani birleşme çizgisi, Ay'ın dünyadan görülen yüzünde de bulunmalıdır.
  Uzay çalışmalarını yürüten ülkeler, şu ana kadar Ay'ın bu yüzünü çevreleyen bir çatlaktan bahsetmedikleri gibi, İtalyan gök bilimcisi Cassini tarafından üçbuçuk asır önce çizilen Ay haritasını da gözden uzak tutmuşlardır. Modern astronomiyle uğraşan bilim adamları tarafından "son derece önemli" olarak kabul edilen ve bilimsel yönü tartışılmadığı için birçok kitapta yer alan bu harita, günümüze ait Ay fotoğraflarıyla da mükemmel bir uyum göstermektedir. Cassini'nin üçbuçuk asır önce çizdiği bu haritada, dünyamızdan görülen Ay yüzeyinin tamamını kuşatan ve tesadüflere bağlanamayacak kadar muntazam olan bir çizginin varlığı açıkça görülmektedir. 151. sayfada fotoğrafını verdiğimiz bu haritayı inceleyenler, bir cetvelle çizilmiş gibi muntazam olan bu çizgiyi açıkça farkedecektir. Fakat iki büyük taşın üst üste konduğunu veya bazı yerlerde derince çizgiler çizildiğini görüp te bunların uzaylılar tarafından yapıldığını iddia eden Daniken gibi sahte âlimler, bu çizgilerden hiçbir zaman bahsetmeyecektir. 

 
  AY YÜZEYİ DEĞİŞİYOR MU? 
    Değerli kardeşlerim.
   Sizlere Cassini'nin haritasından bahsetmiş olmamın sebebi, Ay Mucizesinin yaşandığı zamana en yakın kaynak olmasından dolayıdır. Çünkü Ay Mucizesinden bu yana geçen ondört asır boyunca, Ay yüzeyinde önemli değişmelerin olduğu ve sözkonusu çatlağın zamanla örtülüp kapandığı bilinmektedir.
   Ay yüzeyindeki bozulmaların birçok sebebi vardır. Bunlardan biri, sıvı haldeki lavların taşması olarak belirtilmektedir. (Bilim ve Yaşam Ansiklopedisi, Bilim ve Teknoloji Cildi, Gelişim Yayınları shf: 241) Mesela Ay yüzeyinde vaktiyle bir çember şeklinde olan "Ebemkuşağı Körfezi" (Sinüs iridum), yakın sayılabilecek bir geçmişte bu lavlar tarafından doldurularak bir yay hâline getirilmiştir. Ay yüzeyinin bozulmasına sebep olan diğer bir faktör de, sıcaklık derecesindeki ani farklılıklardır. Ay üzerindeki sıcaklık, güneşin belirli bir yüksekliğe ulaşmasıyla birlikte - 80 dereceden +120 dereceye fırlamakta ve 200 dereceyi bulan bu ani ısı değişimleri sonucunda kayalar parçalanarak Ay yüzeyinin görünümünü değiştirmektedir.
    Ay'ın son derece yoğun bir meteor (göktaşı) yağmuruna maruz kalması da, yüzeyinin değişmesine yol açar. Ağırlığı bazen tonlarla ifade edilen göktaşlarının yapmış olduğu tahribat, tek kelimeyle dehşet vericidir. Hatta saniyede 40 km. hızla düşen fındık büyüklüğündeki göktaşları bile bir kurşun tesiri yapar ve en sert kayalarda en az 30 cm. derinliğinde ve 60 cm. genişliğinde bir çukur açar. Bilindiği gibi dünyamızın etrafını kuşatan atmosfer tabakası, bu taşlar için mükemmel bir kalkan görevi yapmaktadır. Buna rağmen nadir de olsa düşen göktaşlarının açtığı dev kraterler, herhangi bir atmosfer tabakasına sahip olmayan Ay yüzeyinin ne kadar fazla bozulabileceğini ortaya koymaktadır.

15 Aralık 2016 Perşembe

Yaratılışın Altı Devresi Ve Ateist Turan Dursunun Yalanları başlıklı yazı

Kuran'da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı ifade edilir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kuran'ın terimlerini yine Kuran'ın bütünlüğünü gözönüne alarak anlayabiliriz. Kuran'ın ayetleri birbirini açıklar ve birbirine bakar. Dolayısıyla Kuran'ı anlamak için bütününü dikkate almak gerekir. Bunun aksine çabalar bizi yanlışlara götürür. 
İşte bu perspektifle Kuran'a baktığımızda gün kelimesinin çeşitli uzunluktaki "zaman devresi" anlamında olduğunu görürüz. Kuran'da genel, statik, tek ve sınırlı bir yevm {gün} birimi yoktur; bilindiği gibi dünyanın kendi çevresindeki hareketi için "24 saat" bir günken güneşin çevresindeki hareketi için "yıl" bir gündür. Her yıldız ve gezegenin günü farklıdır. Günün ve dolayısıyla zamanın izafi {göreceli} olduğunun örnekleri şu ayetlerde açıkça anlatılmaktadır; 
"Sizin saydığınızdan bin yıl tutan bir günde, yani zaman devresinde" {32:5} 
"Miktarı ellibin yıl süren bir günde" {70:4} 
Bu ayetler gösteriyor ki yevm {gün} 24 saatlik bir zaman dilimini ifade etmemekte, herhangi "bir zaman devresi" anlamına gelmektedir. 
İşte kainatın yaratılmasıyla ilgili olarak ifade edilen 6 gün de, bildiğimiz 24 saatlik günlerden değildir. Burada geçen ifade, yaradılışın 6 zaman devresine işaret etmektedir. Bu zaman devresinin bizim zaman birimlerimizle ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki evren 6 evrede yaratılmıştır. 
Durum böyle iken Turan. Dursunun (öldü gitti) evrenin yaradılışını anlatan ayetlerde geçen 6 gün terimini "24 saatlik 6 gün" şeklinde anlaması {anlamaya zorlaması} hatadır. Hele hele kendisini Kuran'ın bütününü bilen ve değerlendiren bir insan olarak tanıtan T. Dursun için büyük bir eksiklik ve çarpıklıktır. 
Bu konuda Müslim'den kanıt olarak gösterilen hadis de bu altı devrenin kısmen dejenere olmuş sembolik bir ifadesidir. Bu hadis israiliyyattan kaynaklandığı için sahih kabul edilmemiştir. Yani Peygamberimizin böyle bir sözü yoktur. Bu sözü bir yahudi alimi iken sonradan Müslüman olmuş birisinden Ebu Hüreyre nakletmiştir. Bu hadisi Ali ibn el Medeni, Buhari ve diğer bazı hadis alimleri eleştirmiş ve Peygamberin sözü olamıyacağını ifade etmişlerdir. {İbn Kesir, 3:178, 166; El-Bidaye, 1:17-18} 
T. Dursun birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da Kuran ayetlerinin Tevrattan aktarılma olduğunu iddia ediyor. Halbuki apaçık görülmektedir ki Kuran Tevrattaki doğruları tasdik etmiş, buna karşın Tevratın metnine geçmiş yorum ve eklemeleri düzeltmiştir. Örneğin; 6 zaman devresi, 6 dönem anlamındaki 6 gün terimini açıklığa kavuşturmuş, tasdik etmiş; buna karşın Allah'ın dinlendiği şeklindeki yanlış anlayışı reddetmiştir, "Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı" {Kaf, 38} demiştir... 

"Eğer Kuran Tevrat'tan nakledilmiş ise, Tevrat'ta görülen ve modern ilimlerle bağdaşmayan noktalara neden Kuran'da rastlanmıyor?

"Kuran-ı Kerim modern ilimleri çoktan geride bırakmış ve ilmin yeni keşfettiği gerçekleri, asırlar öncesinden ilan etmiştir" Maurice Bucaille 

Biz bu ayetten anlıyoruz ki, gökler ve yer 6 dönemde {safhada} yaratılmıştır. Bir başka ayette yerin 4 safhada, göklerin ise iki safhada yaratıldığı ifade edilmektedir. T. Dursun bunu Hz. Muhammed'in gökleri yerden daha küçük gördüğünden dolayı böyle söylediğini yazıyor. Halbuki bu ayette şuna işaret ediliyor; 
Dünya ilk önce ateş topu idi. Soğudu. Denizler, göller ve toprak oluştu. Daha sonra tekhücreli canlılar, bitkiler, hayvanlar ve en sonunda insanlar oluştu. Yani dünya yıldızlara {gökyüzüne} göre daha farklı ve birçok değişim devresi geçirmiştir. Bunu şöyle açıklayalım; 
Örneğin elimizde bir ton pamuk var. Bu pamuğu iplik haline getirip boyadık. Boyanmış hale gelen bu bir tonluk ipten 100 gram alıp önce bunu kumaş olarak dokuduk, sonra kestik, diktik ve bir elbise haline getirdik. İşte baştan sona bu işlemi tanımlarsak; 
1- İplik haline getirme, 2- Boyama, 3- Dokuma, 4- Kesme, 5- Dikme, 6- Elbise olarak düzenleme safhalarını ifade etme anlamında 100 gr'lık elbise 4 günde {safhada}, kalan kilolarca iplik iki günde yaratılmıştır deriz. Bu elbisenin kilolarca iplikten büyük olduğunu göstermez. 
Aynen bunun gibi yer gökyüzüne göre daha çeşitli {ve sayıca çok} evrim safhalarından geçmiş olduğu için Kuran'da yerin 4 günde, göklerin ise 2 günde {yani iki dönemde} yaratıldığı ifade edilmiştir. Bu konuda T. Dursunun öne sürdüğü 2 hadis de uydurmadır. İlkinde gün terimi 24 saatlik günler şeklinde ifade edilmekte, ikincisinde ise Allah'ın yaratma işini bitirince sırtüstü uzandığı ifade edilmektedir ki bunlar Kuran'ın apaçık ayetleriyle çelişkilidir. Hadis usulünde Kuran'a zıt rivayetler reddedilir. Bunlar da böyledirler. Dolayısıyla Peygamberimizin sözü değildirler. İbn Kesir ve Buhari bunları eleştirmişlerdir... 

27 Kasım 2016 Pazar


Kısacası Big Bang beş önemli noktada, materyalist felsefelerin her şeklini geçersiz kılmaktadır. Bu felsefelere dayanarak inanç, eylem ve ahlak sistemlerini oluşturanlar; hem inanç, hem eylem, hem de ahlak sistemlerini baştan ele almalıdırlar. Bu beş madde şunlardır:
1- Evren ezeli değildir. Böylece evreni, maddeyi tek ve asli unsur kabul eden materyalist felsefeler en temellerinden geçersiz olmuşlardır.
2- İzafiyet teorisinin formülleri evreni ve zamanı birbirine bağladı. Böylece evrenin başlangıcının ispatı, zamanın başlangıcının ispatı anlamına da gelmektedir. Zamanı sonsuza dek geriye giden bir süreç olarak tasarlayan materyalist düşünürler yanılmışlardır.
3- Big Bang ile oluşan süreçler evrende bilinçli bir tasarımın var olduğunu gösterir. Evreni sırf kendiyle açıklayan, bilinçli bir Yaratıcı’nın müdahalesini kabul etmeyen materyalist felsefeler bu açıdan da geçersiz olmuşlardır. (İlerideki bir bölümde “tasarım delili”ni detaylıca işleyeceğiz.)
4- Materyalizm doğası gereği, değişmeyen ve bozulmayan, zamanın geçmesiyle aşınmayan bir evren ve madde tasarımı yapmıştır. Evrendeki aşamalı süreçler bunun tam tersini ispatlamıştır. Evrenin genişlemesi, entropi, yıldızların ve ışığın son bulacak olmasının anlaşılması; değişmeyen tek şeyin sürekli ve kesintisiz değişim olduğunu göstermektedir.
5- Evren ezeli olmadığı gibi ebedi de değildir. İnsanlar gibi evrenimiz de bir gün ölüm sürecini yaşayacaktır. Materyalizm bu en temel tezinde de geçersiz olmuştur.

18 Kasım 2016 Cuma


"ALLAH “Her şeyi” bildiği için, bütün kullarının ileride düşünüp yapacaklarını da ezelden bilir. O kulu sorumlu kılan ALLAH’ın o kulun işleyeceği günahı bilmesi değil, kulun kendi cüz-i iradesiyle o günahı işlemeyi seçmesi ve bu günaha meyletmesidir."


Konuyu anlamak için bilmemiz gereken sadece şudur:

“Bir şeyin olacağını bilmek, o şeyin olmasını zorlayan bir sebep değildir. O şey zaten olacağı için ilim onu bilmiştir.”

Bildiğimiz ya da olacağını tahmin ettiğimiz pek çok şey vardır ki, o mesele hakkındaki bilgimiz o varlık ve olayların oluşmasının sebebi asla değildir.



ALLAH’ın bizi yargılarken kullanacağı bilgi bizim iradeli olarak yaptıklarımızın bilgisidir. Kur’ân bizi bu gerçeğe yönlendirmektedir. Biz  iradeli işlerimizden sorgulanacağımız inancıyla amel ederiz. ALLAH’ın, bizim amellerimizden kaynaklanan bilgisinin mahkumu olmadığına ve isteklerimiz doğrultusunda her an dilediklerini yaratabilecek bir RABB olduğuna inanarak da O’na yalvarırız.


ALLAH’ın ezeliyeti geçmiş ve gelecek sınırlarına bağlı değildir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin tamamı açıkça göstermektedir ki, ALLAH geçmiş, gelecek ve hali aynı anda bilmekte ve bildirmektedir."

12 Kasım 2016 Cumartesi

Ayet, İslama göre kadının hak ve vazifelerinin birbirleriyle uyumlu olduğuyla ilgili önemli bir kurala işaret etmektedir (nitekim erkeklerinde hak ve vazifeleri birbirleriyle uyumludur); yani kadınların hakkıyla vazifeleri arasında eşitlik vardır. Bunun terside aynıdır, yani, birine bir hak verilirse karşılığında o hak ölçüsünde vazife de verilmektedir. İşte bu temel kural kadınla erkek arasında ki adaletin kaynağıdır.

İslam kadınla erkeğin eşit olduğu iddiasında değildir, İslam kadın erkek arasında adaletin olduğu iddiasındadır. Zira kadınla erkek arasındaki ruhi, cismi vs. farklılıkların olduğunu kimse inkar edemez. Bu farklılıklar onların vazifelerinin de farklı olmasına neden olmaktadır. Bu adaletin ta kendisindir. Farklılıklarla birlikte eşit vazifelere sahip olsaydılar bu adalete aykırı olurdu. [2]
Yukarıda söylenenler ve başarılı ve mutlu bir ailenin iyi bir idareciye ihtiyacı olduğu göz önüne alındığında ve konuya bağnazlıktan uzak bir şekilde baktığımızda cismi, ruhi, vs. durumlarından dolayı erkeğin aile reisi olması gerekir. [3]

Demek ki İslama göre erkekler bir yönden kadınlardan üstün olsalar da, bu üstünlük ve derece onlara çeşitli görevleri de yüklemiştir. Bu görevler kadınlardan istenmemiştir.

Ne ilginçtir ki, ayetin sonunda “ Allah yüce ve üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir ” diye buyrulmaktadır. Bu nurlu sözler ilahi kanun ve tedbirin herkesin toplumda, yaratılış kanununun belirlediği ve bedensel yapısına uygun olan vazifesini yerine getirmesi gerektiğine işarettir. [4]

Sonuç olarak diyoruz ki, bu ayet ve Kur ' an ' ın diğer ayetlerinin üslubuna baktığımızda, kadın ve erkeğin salih amellerinin sevaplarında farklılık olmadığını, [5] ölçünün takva olduğunu, [6] bu yönlerden kadınla erkeğin arasında bir fark olmadığını görüyoruz. Ayetin erkeklerin üstün olduğundan kastı yalnızca ailenin yönetim ve himayesinin erkeğe ait olduğudur, yoksa onun her yönden üstün olduğunu kastetmiyor.








Cevap 1:
Hadis-i şerifte kadınların aklı ve dini noksan olduğuna işaret edilmiştir. Akıllarının noksanlığına delil olarak, malî konularda iki kadının şahitliğini bir erkek yerine sayan ayet (Bakara, 2/282) gösterilmiştir. Dinlerinin noksanlığına ise, aybaşı gören ve loğusa olan kadının bu halinde namaz, oruç gibi ibadetlerden uzak kalması, delil getirilmiştir. (bk. Buharî, Hayız, 6).
Bu hadisi doğru anlamaya ihtiyacımız vardır. Çünkü, pratikte bazı kadınların bazı erkeklerden daha akıllı olduğu ortadadır. Bu nedenle konunun anlaşılması için birkaç noktaya işaret etmekte fayda vardır:
a. Hadisin içinde geçen bazı noktalar, burada söz konusu edilen aklın noksanlığı, geri zekâlı olma anlamında olmayıp, duygusal taraflarının daha fazla olduğuna işarettir. Hadiste bu konu açıklanırken, kadınlara hitaben: “Siz çok lanet okuyorsunuz, kocanızın/yakınlarınızın iyiliklerini inkâr ediyorsunuz.” şeklindeki ifade bunu göstermektedir. Çünkü, kızgınlık anında başkasına lanet okumak veya gördüğü iyiliğini inkâr etmek, duygusal hareket edildiğinin en bariz göstergesidir.
b. Kadınların duygusal olarak yaratılmasının hikmeti ise, onların annelik özelliklerinde saklıdır. Çünkü, çocukların kahrını çekmek, onları büyütmek, ancak, ciddi bir fedakârlık, denizler gibi çağlayan bir şefkat, bir sevgiyle mümkündür. Bunlar da birer duygudur. Annelerin birer şefkat kahramanı olmaları için verilen bu duyguların, elbette yan etkileri de olacaktır. İşte onların, o ince ruhları, o fedakâr vicdanları, o sevecen gönüllerinin tamamen aksi istikametinde cereyan eden, aşırı duygusallılarının sonucu ortaya çıkan durumlar ise bu yan etkinin bir negatif yansımasıdır.
c. Hadiste kadınların akıllarının noksanlığına delil olarak gösterilen ayette geçen “Tedılle” kelimesi, ”unutma”yı ifade etmektedir.(bk. Kurtubî, III/397). “Unutkanlık” gerekçesi ise, işin başka boyutunu da ortaya koymaktadır. Yani burada gerçekten akılları noksan kadınlar değil, büyük çoğunlukla karşılaşacakları, gebeliğin, loğusalığın, özellikle de her ay söz konusu olan ay hâlinin, kadının psikolojisi üzerindeki tesiri inkâr edilemez. Bununla birlikte, psikoloji ve özellikle de jinekoloji bilim dalı uzmanlarınca yapılacak ciddi bir araştırma, bu konuda önemli gerçekleri ortaya çıkaracaktır.
d. Hükümler çoğunluğa göredir. Bu gün yüzde doksan aile bireyleri, erkek ve kadın olarak, kadınların daha alıngan, daha sabırsız, daha duygusal, işine gelmediği zaman, bazı iyilikleri, güzellikleri -bile bile- inkâr etmeye daha meyyal, ufak meseleleri bile büyütüp problem hâline getirmeye daha yatkındır. İşte, duyguların öne çıktığı bir durumda, akıl devreden tamamen veya kısmen çıkar. Bu da aklın noksanlığı olarak ifade edilir.
e. Bu duygusal tarafın pozitif bir ayrımcılığı da vardır. İşin ehli olan âlimler, bir erkeğin, kırk yılda ancak varacağı bir velayet mertebesine, bir kadının kırk günde yetişebildiğini söylemektedir.
“Cennet annelerin ayakları altındadır.” hadisinde de bu pozitif ayrımcılığı görüyoruz.
Demek ki, Allah’ın adaletinden şüphe etmemek gerekir. Mükâfat ve ceza ile, yapılan fiiller arasında adil bir ölçüden ziyade, merhamet dolu bir ölçü vardır.
Buna göre her insan maddi ve manevi konumuna, içinde bulunduğu şartlara göre hesaba çekilecektir. Öyleyse kadın kadınlığına ve kendine verilen diğer özelliklere göre; erkek de yine erkekliğine ve kendine verilen diğer özelliklere göre hesaba çekilecektir. Hiç kimse yapmadığından hesaba çekilmeyeceği gibi, yapamayacağı şeyden de sorumlu tutulmayacaktır. Her insanın kendine özel bir hesabı, bu hesaba göre de bir karşılığı vardır.

7 Ekim 2016 Cuma

Kuran’da dağların önemli bir jeolojik işlevine dikkat çekilmektedir:
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık… (Enbiya Suresi, 31)
Dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu haber verilmektedir. Kuran’ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.
Eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğu düşünülmekteydi. Ancak bilim adamları dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarını fark ettiler. Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahiptir. Örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest Dağı’nın 125 km’den fazla kökü vardır. (1)
Ayrıca dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana gelir. İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yer altında ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir. Dolayısıyla daha evvel de belirttiğimiz gibi dağların yeryüzünde gördüğümüz kütleleri kadar, yer altına doğru ilerleyen derin bir uzantıları daha vardır.
Dünyaca ünlü deniz altı jeologlarından biri olan Prof. Siaveda ise, dağların yeryüzüne kökler şeklinde saplı olduklarından bahsederken, şöyle bir yorumda bulunmuştur:
Kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir… Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır… Köklerin fonksiyonu, Arşimed kanununa göre dağları desteklemek içindir. (2)
Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press’in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir. (3)
Başka Kuran ayetlerinde ise, dağların bu işlevine, “kazık” benzetmesi yapılarak şöyle işaret edilir:
Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi, 6-7)
Yine bir başka ayette Allah, “Dağlarını dikip-oturttu” (Naziat Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir. Bu ayette geçen “ersayha” kelimesi “köklü kıldı, sabit yaptı, demirledi, yere çaktı” anlamlarına gelmektedir. Bu özellikleri sayesinde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler. Bu şekilde, yerkabuğunu sabitleyerek magma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller. Kısacası dağları, tahtaları birarada tutan çivilere benzetebiliriz.
Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim’de Allah’ın yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak verilmiştir. Bir ayette şöyle buyrulur:
… Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı… (Lokman Suresi, 10)
Dağların Sürüklenmesi
Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler… (Neml Suresi, 88)
Dağların bu hareketi, üzerinde bulundukları yer kabuğunun hareketinden kaynaklanır. Yer kabuğu kendisinden daha yoğun olan manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. İlk olarak 20. yüzyılın başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların Dünya’nın ilk dönemlerinde birarada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürmüştü.
Ancak jeologlar, Wegener’in haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra yani 1980’li yıllarda anlayabildiler. Wegener’in, 1915 yılında yayınlanan bir makalesinde belirtmiş olduğu gibi; yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon yıl önce birbirlerine bağlılardı ve Pangaea ismi verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu’nda bulunuyordu. Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere sürüklenen bu iki dev kıtadan birincisi Afrika, Avustralya, Antarktika ve Hindistan’ı kapsayan Gondwana idi. İkincisi ise, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistansız Asya’dan oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeyi izleyen yaklaşık 150 milyon yıl içindeki çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia daha küçük parçalara ayrıldılar.
İşte Pangaea’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar sürekli olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler.
20. yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucunda keşfedilen yer kabuğunun bu hareketi bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır:
Yer kabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km kalınlığındaki Dünya yüzeyi “tabaka” adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız küçük tabaka vardır. “Tabaka tektoniği” adı verilen teoriye göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak Dünya üzerinde hareket ederler… Kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm civarında olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin, Atlantik Okyanusu her sene biraz daha genişlemektedir. (4)
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Allah dağların hareketini ayette “sürüklenme” olarak bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de “continental drift” yani “kıtasal sürüklenme”dir. (5)
Kıtaların kayması Kuran’ın indirildiği dönemde gözlemlenemeyecek bir bilgidir ve Allah ayette geçen “dağları görürsün de, donmuş sanırsın” ifadesiyle insanların bu konuyu ne şekilde değerlendireceklerini önceden bildirmiştir. Ancak bunun ardından bir gerçeği açıklamış ve dağların bulutların sürüklendikleri gibi sürüklendiklerini haber vermiştir. Görüldüğü gibi ayette dağların bulunduğu tabakanın hareketliliğine açıkça dikkat çekilmiştir.
Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, evren ve doğa hakkındaki görüşlerin, hurafe, batıl inanç ve efsanelere dayandığı 7. yüzyılda, Kuran’da haber veriliyor olması şüphesiz büyük bir mucizedir. Ve Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunun çok önemli bir delilidir.
SONUÇ: Dağlar kökleri sayesinde çivi gibi yere çakılı sabit dururlar. Baktığımızda gerçekten onları donmuş/sabit görürüz. Ancak bizim gözle algılayamayacağımız şekilde bulutların sürüklenmesi gibi yılda 1 ile 5 cm civarında sürüklenirler. Bu iki bilgi birbiri ile çelişmediği gibi, Kuran’da yer alan iki bilimsel mucizenin de delilleridir.