2 Ağustos 2016 Salı


İslam dini Arabistan Yarımadasına yayıldığı sırada bir kısım cahiliye adetleri de bütün tesirleriyle hükmünü icra ediyordu. İslamiyet bunlardan bazılarını tamamen kaldırıyor, bazılarını mutedil hale getiriyordu. Bunlardan birisi de Cahiliye dönemindeki sınırsız kadınla evlenme meselesi idi. İslamiyet gelmeden önce Arap Yarımadasında erkekler, sayı tahdidi olmaksızın, istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. 
İşte Kur'an-ı Kerim bu cahiliye adetine bir sınırlama getirdi. Azami olarak dörde kadar evlenebileceğini açıkladı. Cenab-ı Hak “Eğer hanımlarınız arasında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, sadece bir tane ile yetinin.” buyurdu.(1) 
Buna göre, birden fazla evliliği Kur'an tesis etmedi.Ancak daha önce sınırsız olan adedi sınırlandırdı. Mesela Giylan ismindeki sahabi Müslüman olduğu zaman on hanımla evli idi. İslamiyeti kabul ettiğinde dörtten fazlasını boşadı. 
İslamiyet her ne kadar birçok kadınla evlenmeye müsaade etmişse de, bir tek kadınla evlenmeyi esas olarak kabul etmiştir. Birden fazlasına müsaade “ahlaki ve sosyal zaruretler” haline tahsis edilmiştir. Bu durumda kadınlar arasında adaletin şart olduğu açıklanırken ruhi temayüllerde eşit davranmanın pek mümkün olmadığına dikkati çekilmiştir: “Ne kadar isteseniz kadınlar arasında adaletli davramaya güç yetiremezsiniz.” (2) 
Cenab-ı Hak bir ayette adaleti emrederken, diğer ayette de insanların hanımları arasında adaleti gerçek manada gerçekleştiremeyeceklerini açıklaması, birden fazla kadınla zaruret olmaksızın evlenmemeye işaret içindir. 
Tarihin her devrinde milletler arasında ortaya çıkan kanlı savaşların acımasız tesiriyle erkek nüfusu azalıp, kadın nüfusu bir kaç misli artar. Böyle bir durumda bir erkeğin bir kaç kadını koruması bir vazife olur. Türkiye, Birinci Dünya, Almanya da İkinci Dünya Savaşından sonra bunu yaşamıştır. Almanya'da İkinci Dünya Savaşından sonra kadınların sayısı erkeklerin üç katı kadardı. Alman milleti şiddetli bir sosyal dengesizlik tehlikesiyle yüz yüzeydi. Çünkü kadınların hemen hemen üçte ikisi çaresizlik ve kimsesizlik içinde bulunuyordu. Böylece Almanya hükümeti bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine imkan tanımak zorunda kalıyordu. Bir Alman Profesör, Alman kadının kurtulması için İslamın bu ruhsatını kabul etmekten başka çare olmadığını ısrarla belirtiyordu.

14 Temmuz 2016 Perşembe

Bakara191 tevbe


Ateist ve Hıristiyanların İslam’ı eleştirirken Bakara 191 ve Tevbe 5 ayetlerini delil göstererek Müslümanları şiddet eğilimli olmakla eleştirirler. Bu ayetleri de şu formatta sunarlar: “Onları yakaladığınız yerde öldürün” (Bakara 191) ve “müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” (Tevbe 5). Ayetlerin bu parçalarını kullanarak Müslümanları terörist olmakla, Müslüman olmayanların hepsinin düşmanı olmakla suçlarlar. Halbuki bu Mantıkta “Straw Man Fallacy” olarak bilinen mantık yanılgısıdır, ve genel olarak ahlak dışı bir saldırı olarak kabul edilir. Zira verilen ayet kısımları bağlamından çıkarılıp sunulmaktadır. Kur’an ayetlerini izole edip bakarsak, yanlış anlamlar çıkarırız. Kur’an bütünlük halinde bakılması gereken bir kitaptır. Bakalım verilen ayetler ne söylüyor. Önce Bakara süresi, ayetin öncesi ve sonrasına bakalım:
2:190 Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Saldırgan olmayın. Allah saldırganları sevmez.
2:191 Onları yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın; zulüm ve işkence öldürmekten beterdir. Kutsal Mescid’in yanında sizinle savaşmadıkça onlarla savaşmayın. Size saldırırlarsa siz de onlara saldırın. İnkarcıların cezası böyledir.
2:192 Son verirlerse, Allah Bağışlayandır, Rahimdir.
2:193 Zulüm ve işkence ortadan kalkıncaya ve din Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Son verirlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
2:194 Kutsal ay ancak iki taraflı gözetilebilir. Ateşkese uymak karşılıklıdır. Size saldırırlarsa onlara aynen saldırın. Allah’ı dinleyin ve bilin ki Allah erdemlilerin yanındadır.
Yukarıdaki ayetleri okuduğumuz zaman açıkça görüyoruz ki öldürme emri onlara savaş açan düşmanlaradır. O dönemde Müslümanlar ciddi işkenceler görmüşler, bulundukları yerlerde öldürülmüşler, Mekke’den sürülmüş, işkencelere maruz kalmışlardır. Buna cevaptır bu ayetler, sizde cevap verin demektir. Yoksa savaşı müşriklerin kesmesi halinde Müslümanların devam ettirmesi de, başlatması da yasaktır. Bunu yukarıdaki ayetlerden açıkça görürsünüz.
Nitekim bu emir de çok normaldir. Bunu şöyle bir analoji ile basitçe anlayabiliriz. Normal şartlar altında bir ülkenin ordusu kendi vatandaşına savaş açmaz. Ancak vatandaşlardan bir kısmı organize olup orduya savaş açarsa, ordu tabi ki bu saldırılara cevap verir. Ordunun cevap vermesi, orduyu ne zalim yapar ne terörist. Müslümanların yaptığı da budur. Bu müdafaadır ve can güvenliği için şarttır.
Diğer ayet de bundan farklı bir şey demez… Bakalım: (Tevbe süresi):
1: Antlaşma yaptığınız müşriklere, Allah ve Elçisi tarafından yapılan ilişkiyi kesme duyurusudur
2:Bu topraklarda dört ay daha dolaşın Bilin ki, Allah’ı çaresiz bırakamazsınız Ama Allah, görmezlikten gelenleri (kâfirleri) rezil eder
3:Bu büyük hac gününde Allah ve Elçisi tarafından bütün insanlara bildirilen şudur: Allah’ın o müşriklere desteği yoktur; Elçisinin de öyle Ey müşrikler, tevbe ederseniz hayrınıza olur Sırt çevirirseniz bilin ki, siz Allah’ı çaresiz bırakamazsınız Görmezlikten gelenlere (kâfirlere) acıklı bir azabı müjdele
4: Bu duyuru, sizinle antlaşma yapmış ve daha sonra bir kusur işlememiş, size karşı kimseye destek vermemiş müşrikleri kapsamaz Onlara karşı olan andınızı süresinin sonuna kadar tam yerine getirin Allah korunanları sever
5: (Dört) yasak ayı çıkınca o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün Onları yakalayın, onları kuşatın, onlar için her gözetleme yerinde oturun Ama tevbe ederler, namaz kılarlar, zekât verirlerse yollarını açın Allah’ın bağışlaması çok, ikramı boldur”
Öldürün denilen müşrikler; antlaşmayı bozan müşriklerdir. Ayetleri dikkatle okursak bunu çok kolay anlarız, birinci ayette açıkça bu bildirilmiştir: “anlaşma yaptığınız müşriklere ilişkiyi kesme duyurusudur” . Buradan anladığımız da bu ölüm emrinin tüm müşrikleri kapsamadığıdır.
4 ayette de “antlaşmayı bozmayanların ve Müslümanların aleyhine çalışmayan müşriklerin hariç tutulduğu” söyleniyor. Demek ki bu ayetteki ilişkiyi kesme duyurusu, anlaşma yapılan her müşrikle ilgili değildir. Dolayısı ile ölüm emri anlaşma yapan her müşriki kapsamaz, sadece bozanları kapsar. O müşrikler diye belirtilmesi buna açıkça işaret eder. Ayetin Arapçasında el-müşrikün geçiyor yani “o müşrikler”, bunu anlamından kaydırıp tüm müşrikler yapmak sahtekarlıktır. Maalesef çoğu ateist bu sahtekarlığa bilerek ya da bilmeyerek alet olmaktadır.
Nitekim çekilecek, tövbe edecek ve anlaşmayı bozmayan müşriklere dokunulmayacaktır…
Aslında bakara süresinde de denildiği gibi Müslümanların tek düşmanları zalimlerdir ve sadece bunlarla savaş olur. Zalimler kimdir peki, Mumtehine suresi 8-9 ayetlerde bu da bildirilmiştir, bunlar üç grup insandır:
1. Müslüman olduğumuz için bizi öldürmek isteyenler
2. Bizi yaşadığımız topraklardan kovmak isteyenler
3. Bizi yaşadığımız topraklardan kovmak isteyenlere yardımcı olanlar.
Bu üç grupta olanlarla savaşırız, gerektiğinde öldürürüz. Bunun haricinde kimseyi düşman edinmemiz yasaklanmıştır. Tevbe süresi ve Bakaradaki kişiler bu üç gruba birden dâhildirler. Ve bu üç gruptaki insanları öldürmek de nefsi müdafaadır, ahlaksızca değildir bir haktır.
Diğer taraftan bu ayetlerin inmesi de çok normaldir. Zira “onları öldürün” ifadesi olmazsa, Müslümanlar normal şartlarda geçerli olan İnsan öldürme yasağının savaş şartlarında da geçerli olup olmadığı konusunda şüpheye düşebilirlerdi.

10 Temmuz 2016 Pazar

Peygamberimizin savaş ahlakı

  1. 1
    peygamberimiz 4 sebeb olmadıkça savaşa asla izin vermemiştir bunlar;
    -meşru müdaafa
    -barış antlaşmasının bozulması
    -elçilerin öldürülmesi
    -düşmanla işbirliği
    ..(bkz: iktibas)...
    köse "peygamberimiz zamanında yüce lider sahabelerini, savaş anında çocuklara, kadınlara, yaşlılara ve silahsızlara saldırmamaları konusunda uyarmıştır. ahlakı kuran ahlakı üzerine olan peygamber efendimizin bu örnek davranışı tüm insanlığa örnektir. bizler kuran ahlakı ile ahlaklanmak istiyorsak, bizim için en büyük örnek hz. peygamber'dir. onun hayatını doğru anlar, yaptıklarını yapar, sakındıklarından sakınır isek o zaman ahlakımız kuran ahlakı üzerine olur" diye konuştu.

    köse şöyle devam etti: "amerika, hukukun en fazla çiğnendiği ülkelerin başında gelmektedir. çünkü orada insanlar her şeyin hukuk ile çözülebileceğine inanmaktadırlar. oysa toplumda yaygınlaşmayan ahlak ilkesi hukuk ile bütünleştirilmedikçe hukuktan söz edilemez. birey yalnız kaldığı zaman onu yapmak istediği fena işlerden hiçbir hukuk kuralı alıkoyamaz. ancak kişi ahlakı üzerine fena işlerden vazgeçebilir. çünkü hukuk hükümleri; ahlakın zorunlu hale getirilmiş şeklidir. önce ahlak sonra ahkam gelir”
    ...(bkz: iktibas)...
    sonuç olarak ;islam tarihinde peygamberimizin asla insanlara işkence ettiğini görmüyoruz.casus bile olsa islam işkenceyi yasaklıyor.

13 Mayıs 2016 Cuma

     İslam kılıç zoruyla mı yayıldı?
Endonezya, Malezya dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkelerdendir. Müslüman orduların tek bir askeri sefer yapılmadığı bu ülkeler nasıl Müslüman olmuştur. Ya yüzlerce yıl İslam ile yönetilen İspanya, balkanlar, Anadolu’daki H Y Z ler neden ‘zorla’ Müslüman yapılmadı?
İngiliz müstemleke memuru Sir Thomas Arnold, kitabında (The Preaching of Islam; Abdulhakim Murad, Geçmişe Duyulan Özlem Olarak Hidayet: Büyük Misakın Uzantısı, Köprü, S. 91) şu samimi itirafta bulunur: “İslam en büyük insan kazanımlarını siyasal gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekânlarda gerçekleştirmiş olduğuna inananlardanım.” Devamı, İslam barış dinidir .
Bu da ilginç bir birlikteliği savunan ( Türk sol’undan) Gökçe Fırat’tan alıntı: ” İslam kılıçla mı kalemle mi yayıldı? : İslamiyet,Hıristiyanlığın egemen olduğu bir çağda ve bölgede ortaya çıktı ve yayıldı. İslam’ın gelişmesi için en önemli etken sanıldığının aksine İslam orduları değildi. Çünkü İslam büyük bir baskı altında, savunma dini olarak gelişti. Arap kabilelerinin kuşatması altındaki İslam, inananların vicdanına, inancına dayanarak direndi. Bu direniş ve geleceğe uzanabilmek için tek bir şeye dayanacaktı: Allah’ın emrini yani Kuran’ı ezberleyecek gönüllüler bulmak. Nitekim İslam’ın gelişmesi için Kuran ezberleyecek insanlara, sonrasında ise bunu yayacak, propagandasını yapacak insanlara ve en sonunda da bunu yazacak ve çoğaltacak insanlara ihtiyaç vardı. Dolayısıyla İslam, bir kılıç ordusu ile değil kalem ve gönül ordusu ile yayılmaya başladı.” (Gökçe Fırat, Türk Solu, Din ile bilim çatışır mı?)

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Nursüresi33

33 – Bir nikâha çare bulamayanlar Allah, kendilerine fazlından bir gına verinceye kadar iffetli kalmaya çalışsınlar, memlûklarınızdan mükâtebe isteyenleri de eğer kendilerinde bir hayır biliyorsanız hemen kitabete kesin ve onlara Allahın size malından verin ve Dünya hayatın geçici metâını kazanacaksınız diye cariyelerinizi fuhşa ikrah etmeyin, hele iffetli olmak isterlerse; her kim de onları ikrah ederse şüphesiz Allah, onlara ikrahlarından sonra gafurdur, rahîmdir. (Elmalı)
Vel yesta’fifilleziyne lâ yecidune nikahan hattâ yuğniyehümullâhu min fadliH ama evlenmeye bir türlü imkan bulamayanlar Allah lûtfundan kendilerine bir ruhsat, bir fırsat bir yol açıncaya,tanıyıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Yani önlerine bir fırsat açıncaya kadar cenabı Hakk kendi iffetlerini korusunlar. Yani iffetsizliğe böyle bir şeyi bahane kılmasınlar.
velleziyne yebteğunel Kitabe mimma meleket eymanükümöteden beri mülkiyetinizde bulunan kölelerden azatlık sözleşmesi yapmak isteyenlere gelince fekatibuhüm in alimtüm fiyhim hayra eğer onlarda bir liyakat görüyorsanız onlarla sözleşmeye yanaşınız, sözleşme yapınız hatta bu.
Vahyin daha için başında kucağında bulduğu sosyal bir kurum olan köleliği bir süreç içinde yok etmeyi amaçladığının en güzel delillerinden biridir bu ayet ve bir çok ayet vardır böyle. Kölenin iyi niyetle özgürlüğe kavuşma talebini efendi reddedemez diyor, reddetmemeli. Bu ayet ve buna benzer ayetler geldikten sonra Hz. peygamber başta olmak üzere bir çok sahabe köle azat etme yarışına giriştiler. Öyle bir yarıştı ki bu Hz. peygamber bizzat 63 köle azat etti. Yani ömrünün her yılına bir köle, yani bir özgürlük. Adeta ömrünün her yılını köle yapılmış bir insanı özgür kılarak Allah’tan satın alma anlamına geliyordu.
Hz. Aişe 67. kişiyi azat etti. Hz. Abbas 70 kişi azat etti bu ayet üzerine Abdullah bin Ömer ömründe 1.000 kişiyi, bin köleyi özgürlüğüne kavuşturdu. Sadece kendi köleleri değildi bunlar. Zaten Resulallah’ın bu manada hiç kölesi olmadı. Onları kendisine köle olarak verilmişse dahi ya azat ediyor, daha sonra hizmetine alıyor ya da onları bir başkasıyla evlendiriyor ve öylelikle azat olmuş oluyorlardı.
Yine Abdurrahman Bin Avf 30.000 köle azat etmişti. Bu ayet onlarda böylesine bir özgürlük dalgası uyandırmıştı. Onun içinde Resulallah’tan sonraki 30 yıl içinde miras olarak devredilen kölelik adeta sıfıra düştü.
Bu neyi gösteriyor bize? Vahyin amacının söyledikleri ile sınırlı olmadığını gösteriyor. Vahyin amacını söyledikleri ile sınırlı sanmak, vahyi anlamamak demektir. Vahiy köleliği bir günde bitirmemiştir. Çünkü bitmezdi böyle sosyal bir yara.
Amerika’da ki köleliğin başına gelen o dramatik olayı biliyoruz değil mi? Kölelik aniden kaldırıldığında 3 gün bayram yaptılar 4. gün eski efendilerinin kapısına gelip; açız bizi yeniden köle alın diye yalvardılar. Bu değildi, bir yaradan bir başka yaraya değildi. Ama vahiy bu problemi öyle bir usulünce halletti ki mesela hataen adam öldürmek gibi bir suçta köle azat etmek gibi bir karşılık koymuştu. Yine başka bazı suçlarda, kusurlarda ibadet kusurlarında da köle azat etmek gibi bir kefaret yöntemi ile köleliğin kökünü kesmeyi amaçlamıştı.
Kölelik 3 kaynaktan besleniyordu.
1 – Miras yolu ile geçen köleler,
2 – Özgür olduğu halde bir biçimde ele geçirilerek köle edilip satılanlar,
3 – Savaşta esir olanlar.
Vahiy bu ikisinin kaynağını kuruttu. Birini zaten kesinlikle yasakladı. Özgür birinin gasp edilerek, herhangi bir kervanda basılarak, Hz. Zeyd gibi getirilip köle diye satılması bunu kesinlikle yasakladı. Bir diğerini miras yolu ile köleliği böyle eritti, geriye sadece savaş köleliği kaldı onu da bir çok kurallara bağladı. Öyle sıkı kurallar koydu ki karı koca esir alınmışsa onlar birbirinden ayrılamazdı. Eğer köle kendi özgürlüğünü satın almak isterse hayır denilemezdi. Eğer Müslüman olursa zaten kesinlikle köle edilemezdi ve köleyi azat etmenin ne büyük bir ecre, ne büyük bir sevaba nail olacağı da böylesine teşvikkar ayetlerle ifade edilmişken işte vahiy köleliği böyle peyderpey bir süreç içinde bitirdi.
ve atuhüm min malillâhilleziy ataküm üstelik onlara Allah’ın size emanet olarak verdiği maldan bir miktar da verin. Yani sadece kabul etmekle yetinmeyin bir de onların özgürlüğünü satın almalarına katkıda bulunun.
ve lâ tükrihu feteyatiküm alelbiğai in eradne tehassunen litebteğu aredal hayatid dünya iffetsizliğe karşı korunmak istiyorlarsa eğer evlenme yolu ile dünya hayatının fani hazlarına tamah ederek sakın kadın kölelerinizi fuhşa zorlamayın. İbare biraz uzun olunca tercüme de biraz zor oluyor. Evet, (eğer evlenme yolu ile) iffetsizliğe karşı korunmak istiyorlarsa dünya hayatına meyl ederek onları fuhşa zorlamayın.
ve men yükrihhünne feinnAllâhe min ba’di ikrahihinne Ğafûrun Rahıym zira onları zorlayan herkes iyi bilsin ki Allah bu zorlamadan dolayı onları bağışlayacak, merhamet edecektir. Yani zorlanan değil zorlayan suçlu olacak sorumlu olacaktır.
Kölelerle evlilik dışı cinsel birleşmeyi yasaklayan bir ima da içeriyor bu ayet. Cariyelere yüklenen ücret ödeme yükümlülüğü vardı. Bu ayetlerin geldiği toplumda. Yani cariyeler efendilerine belli bir ücret ödüyorlardı. Efendileri buna onları zorluyordu. Bana kazan getir. Bir cariye nereden kazanacak? Ne yapacak? Nereden kazanırsan kazan diyordu adeta onu fuhşa teşvik eder gibi ve onlar da kazanmanın en kolay ve en bol yolu olan ahlaksızlığı buluyorlardı. Çünkü başka kazanç kapısı yoktu onlar için. O nedenle de bu fuhşu tetikleyen bir unsur olarak ortaya çıkıyordu. İşte bu manada bu kapıyı kapatıyordu.
İlginçtir bire bir örnek olarak Medine’de ki münafık elebaşı Übey Bin Kaab’ın bu işi çok büyük bir boyutta yaptığı, 6 ya da 7 cariyesini bu yolla çalıştırdığı söylenir. İlginç değil mi, bu adam aynı zamanda iftirayı çıkaran, Hz. Peygamberin harim-i İsmetine çamur atan adam ve onun adını dahi anmıyor bakınız, Üsluba bakınız onu direkt izan bir etmiyor, direkt muhatap ta almıyor.
Oysa ki aslında yerin dibine geçirilmeyi hak etmiş olan bu insana direkt doğrudan bir ifade de yok. Sadece yine ahlaki bir kural getiriyor. Ki İbn. Übey’in Muaze adlı bir cariyesi vardı, bu cariye Müslüman olmuştu. Müslüman olmasına rağmen bu adam ona zulmediyor onu hala kendisine para getirmeye zorluyordu. Ağlayarak durumunu Resulallah’a izah etmişti Resulallah’ta ona sahip çıkmıştı ama ya durumunu izah etmeyenler, ya durumunu söyleyemeyenler, açığa çıkaramayanlar zulüm altında gizlice inleyenler, işte bu ayet muhataplarının tümüne böyle bir zulme son vermelerini emrediyordu. Yani insanı savunuyor, yine kadının ezilmesini savunuyor, kadının bir başka amaçla sömürülmesini cinselliğinin sömürülmesinin önüne geçiyordu

27 Nisan 2016 Çarşamba

Kozmoloji, Kur’an ve Dawkins’in cahil havarileri

Şüpheci Melek yine akıl dolu(!) bir yazı yazmış. Allah razı olsun kendisinden imanımı tazeledim bir kez daha. Muhterem blog yazarı bu sefer yeni iddia ile çıkmış karşımıza: “Kur’an-ı Kerim’e göre dünya düz”
Bu iddianın sorunlarına değinmeden evvel Şüpheci Melek’in yazısındaki devasa bir yanlışa dikkat çekmek istiyorum. Abartmadan söylüyorum; bir ilkokul çocuğu bu yanlışı yapmaz. Şüpheci Melek’in yazısından alıntılayalım;
Dünya’nın yuvarlak olduğunu göstermek  Macellan’a , Ay ve Güneş’in Dünya’nın etrafında dönmediğini göstermek de Galileo’ya kalmıştır.
Evet arkadaşlar, maalesef Şüpheci Melek, Ay’ın Dünya etrafında dönmediğini zannediyor böyle yanlış bir bilgiye sahip olmasının yanında Galileo’yu da buna ortak ediyor. Kendi safsatalarınıza bu büyük bilim adamlarını karıştırmayın bari. Lafta bilimin savunucususunuz, havarisisiniz ama bilimin en temel bilgilerinden yoksunsunuz. Bir de kalkmış Kur’an-ı Kerim’de “bilimsel hata” kovalıyorsunuz. Bilim sözcülüğünden önce katetmeniz gereken uzun yollar var.
Bu saçmalıktan sonra tekrar meseleye gelelim ve “Kur’an-ı Kerim dünyaya düz diyor” iddiasını inceleyelim.
Şüpheci Melek’in, Kehf Suresi 86.ayet ve başka bazı ayetlere “dayandırdığı” bu iddianın akıldan/izândan uzaklığını olaya akl-ı selim yaklaşan herkes görebilir. Öncelikle olaya dayanak teşkil ettiği söylenen Kehf Suresi 86. ayetin Türkçe mealine bakalım;
Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. (Diyanet İşleri)
Şimdi Şüpheci Melek’in bu ayeti nasıl yorumladığına bakalım;
Ancak ayetin manası, o zamanın coğrafya ve kozmoloji teorisini işin içine soktuğumuz zaman daha fazla tefsire, açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kadar netleşiyor.
Düz dünya teorisi.
Öncelikle şunu iyi anlamak erekiyor; neredeyse bu ayetin tüm tefsirlerinde ortada bir “mecaz” olduğu belirtiliyor. Her ne kadar yazıyı yazan kişi “tefsirlere gerek yok anlamı gayet açık” dese de; açık olan tek şey ayette mecaz ifadelerin olduğu. Bu mecaz ifadeleri görmezden gelmek “körlüğün” neticesidir. Gerçeklere gözleri kapamanın tezahürüdür. Bilimsellik adı altında nasıl şarlatanlık yapıldığının göstergesidir.
Hiçbir tefsire bakmadan, din alimlerinin açıklamalarını dinlemeden bu ayetten çıkarılacak iki husus vardır;
1. “Güneşi, balçıklı bir su gözesine batar buldu” demek Güneş’in Zülkarneyn perspektifinden nasıl göründüğünün mecazi bir anlatımıdır. Yani Zülkarneyn’in güneşi gördüğü esnadaki ortamın tasviri yapılmıştır. Güneşin o anki konumun su gözesine batıyor gibi oluşundan dolayı böyle bir mecaz anlatım vardır. Şu fotoğrafa bakın bir;
Sanki güneş denizin içine batıyor gibi. İşte bu ayet-i kerimede de böyle bir ân anlatılmıştır. Olayı “demek Kur’an dünyaya düz diyor”a çekmek über zorlama bir düşüncedir. Mantıkla, akılla ve tefsir ilmiyle bağdaşmaz.
2. Ayette kozmolojik bir bilgi verilmediği açıktır. Olay salt olarak yukarıda belirttiğim gibidir.
Kehf Suresi’nde iddia edilen gibi bir hatanın olmadığı açıktır. Kur’an-ı Kerim dünyanın düz olduğunu değil aksine geoit benzeri olduğunu dahi söyler. Kur’an-ı Kerim’in dünyanın geoit yapısına atıf yaptığı ayetlerine değinmeden önce Şüpheci Melek’in başka bir ayet ile ilgili söylediklerine cevap vermek elzem.
Diğer bir mevzu ise Yasin Suresi 40.ayet. Ayetin Türkçe meali şöyle;
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. (Diyanet İşleri)
Şüpheci Melek’in gülünç iddiası ise şu;
Dünya’nın merkezde Ay ve Güneş’in de Dünya’nın etrafındaki kubbe içinde dolaştığı düşünüldüğünde Yasin 40 çok fazla açıklamaya gerek kalmadan anlamlı hale gelmektedir.
Bu iddiayı ortaya çıkarmak için baya ıkınmak lazım. ŞM Hazretleri önce “Kur’an dünyaya düz diyor” diye buyurmuş sonra da bu buyruğuna kanıt aramış; bulamayınca da çarpıtmaya başvurmuş. Allahaşkına, Allah’a inanmıyorsanız da başka bir şeyin aşkına söyleyin Yasin 40’da hatalı olan ne?
Öncelikle ayette “Ay ve Güneş, Dünya’nın etrafında dolaşır” tipi bir açıklama yoktur. Bugün bilimin ulaştığı verileri söylemektedir o ayet ve Yasin Suresi. Ayette belirtildiği üzere Ay ve Güneş, yörüngelerinde yüzmektedirler. Bilim bunu söylemez mi? Ay’ın da, Güneş’in de bir yörüngesi yok mu? Herkesin kabul edeceği üzere Ay’ın da Güneş’in de yörüngesi var. O halde neden ayette “hata” arama derdindesiniz? Yoksa Güneş’in Ay’a yetişebileceğini, gecenin gündüzü geçebileceğini mi düşünüyorsunuz? Tekrarlıyorum; ayette bilim dışı tek bir ifade yoktur, dünya merkezli bir model sunulmamaktadır, bu ayet Kur’an-ı Kerim’in zamanı ve mekanı aşan bir kitap olduğunun göstergesidir. Ama tabii Ay’ın Dünya çevresinde dönmediğini zanneden kişilerin böyle hatalar(!) bulması normal.
Gelelim Kur’an-ı Kerim’de yer alan ve dünyanın geoit şekline atıf yapan ayete;
Naziat 30.ayet;
Ve yeryüzünü de bundan sonra yaydı, döşedi.
Burada “döşemek” olarak kullanılan “dehaha” kelimesinin Arapça’da yuvarlak bir şeyi sarmak için kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Ve bu da İslam hakkındaki bir miti sonlandırmaktadır.
 


Özetle İslam asla dünyaya düz demez. İş bu ayetlerde hiçbir bilimsel hata yoktur. Bilimsel hata Richard Dawkins’in havarilerindedir…

17 Nisan 2016 Pazar

Allah, bu kâinatı yaratırken, bizim küçük aklımızın mühendisliğine göre değil, kendi sonsuz hikmetine göre tanzim etmiştir. Aklımızın her şeye ermemesi normaldir.
“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler, diye yarattım.”(Zariyat, 51/56) 
mealindeki ayette yaratılışımızın gayesi belirtilmektedir.

Adalet kavramı -öngörülerle değil- uygulamalara göre tespit edilir. Buna göre;

Bir öğretmen düşünün ki, -kerametine veya ferasetine yahut bir yıl önceki tecrübesine dayanarak- A ve B adlı iki öğrencisinin yeni kayıtlarını yaparken onlara der ki; “Ben B’nin sınıfta kalacağını, A’nın da sınıfı birincilikle geçeceğini biliyorum.” demiş olsa, bu kesin bilgisine rağmen çocuklara “Madem işin sonu bellidir, okula devam etmenize gerek yok!..” şeklinde bir teklifte bulunabilir mi? Böyle bir teklif öğrenciler tarafından hoş karşılanmayacağı açıktır. Yapılacak şey, adaletin tecellisi için her iki öğrenciye de fırsat eşitliği tanımak, onlara okula devam imkânını sağlamaktır. Eğer sene sonunda sınıfta kalan öğrenci itiraz edip “Öğretmenim! Sen durumumu bildiğin için ben sınıfta kaldım.” diye bir hezeyanda bulunsa, elbette hocasının cevabı kolaydır:
“İlim sıfatı, kuvvet/kudret sıfatı gibi değildir, onun yaptırım gücü yoktur. Yani; ben bildiğim için siz sınıfta kalmadınız. Siz sınıfta kalıyor olacağınızdan ben bildim. Çünkü ilim maluma tabidir. Bir şey nasıl olacaksa, öyle bilinir. Faraza ben bilmeseydim, sen yine sınıfta kalacaktın. Çünkü bilgimle seni sınıfta kalmaya zorlamadım, bilakis herkese tanıdığım imkanları sana da tanıdım. Cehaletinin ve tembelliğinin faturasını hocaya çıkarmak büyük bir küstahlıktır…” diyecektir.