9 Mayıs 2016 Pazartesi

Nursüresi33

33 – Bir nikâha çare bulamayanlar Allah, kendilerine fazlından bir gına verinceye kadar iffetli kalmaya çalışsınlar, memlûklarınızdan mükâtebe isteyenleri de eğer kendilerinde bir hayır biliyorsanız hemen kitabete kesin ve onlara Allahın size malından verin ve Dünya hayatın geçici metâını kazanacaksınız diye cariyelerinizi fuhşa ikrah etmeyin, hele iffetli olmak isterlerse; her kim de onları ikrah ederse şüphesiz Allah, onlara ikrahlarından sonra gafurdur, rahîmdir. (Elmalı)
Vel yesta’fifilleziyne lâ yecidune nikahan hattâ yuğniyehümullâhu min fadliH ama evlenmeye bir türlü imkan bulamayanlar Allah lûtfundan kendilerine bir ruhsat, bir fırsat bir yol açıncaya,tanıyıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Yani önlerine bir fırsat açıncaya kadar cenabı Hakk kendi iffetlerini korusunlar. Yani iffetsizliğe böyle bir şeyi bahane kılmasınlar.
velleziyne yebteğunel Kitabe mimma meleket eymanükümöteden beri mülkiyetinizde bulunan kölelerden azatlık sözleşmesi yapmak isteyenlere gelince fekatibuhüm in alimtüm fiyhim hayra eğer onlarda bir liyakat görüyorsanız onlarla sözleşmeye yanaşınız, sözleşme yapınız hatta bu.
Vahyin daha için başında kucağında bulduğu sosyal bir kurum olan köleliği bir süreç içinde yok etmeyi amaçladığının en güzel delillerinden biridir bu ayet ve bir çok ayet vardır böyle. Kölenin iyi niyetle özgürlüğe kavuşma talebini efendi reddedemez diyor, reddetmemeli. Bu ayet ve buna benzer ayetler geldikten sonra Hz. peygamber başta olmak üzere bir çok sahabe köle azat etme yarışına giriştiler. Öyle bir yarıştı ki bu Hz. peygamber bizzat 63 köle azat etti. Yani ömrünün her yılına bir köle, yani bir özgürlük. Adeta ömrünün her yılını köle yapılmış bir insanı özgür kılarak Allah’tan satın alma anlamına geliyordu.
Hz. Aişe 67. kişiyi azat etti. Hz. Abbas 70 kişi azat etti bu ayet üzerine Abdullah bin Ömer ömründe 1.000 kişiyi, bin köleyi özgürlüğüne kavuşturdu. Sadece kendi köleleri değildi bunlar. Zaten Resulallah’ın bu manada hiç kölesi olmadı. Onları kendisine köle olarak verilmişse dahi ya azat ediyor, daha sonra hizmetine alıyor ya da onları bir başkasıyla evlendiriyor ve öylelikle azat olmuş oluyorlardı.
Yine Abdurrahman Bin Avf 30.000 köle azat etmişti. Bu ayet onlarda böylesine bir özgürlük dalgası uyandırmıştı. Onun içinde Resulallah’tan sonraki 30 yıl içinde miras olarak devredilen kölelik adeta sıfıra düştü.
Bu neyi gösteriyor bize? Vahyin amacının söyledikleri ile sınırlı olmadığını gösteriyor. Vahyin amacını söyledikleri ile sınırlı sanmak, vahyi anlamamak demektir. Vahiy köleliği bir günde bitirmemiştir. Çünkü bitmezdi böyle sosyal bir yara.
Amerika’da ki köleliğin başına gelen o dramatik olayı biliyoruz değil mi? Kölelik aniden kaldırıldığında 3 gün bayram yaptılar 4. gün eski efendilerinin kapısına gelip; açız bizi yeniden köle alın diye yalvardılar. Bu değildi, bir yaradan bir başka yaraya değildi. Ama vahiy bu problemi öyle bir usulünce halletti ki mesela hataen adam öldürmek gibi bir suçta köle azat etmek gibi bir karşılık koymuştu. Yine başka bazı suçlarda, kusurlarda ibadet kusurlarında da köle azat etmek gibi bir kefaret yöntemi ile köleliğin kökünü kesmeyi amaçlamıştı.
Kölelik 3 kaynaktan besleniyordu.
1 – Miras yolu ile geçen köleler,
2 – Özgür olduğu halde bir biçimde ele geçirilerek köle edilip satılanlar,
3 – Savaşta esir olanlar.
Vahiy bu ikisinin kaynağını kuruttu. Birini zaten kesinlikle yasakladı. Özgür birinin gasp edilerek, herhangi bir kervanda basılarak, Hz. Zeyd gibi getirilip köle diye satılması bunu kesinlikle yasakladı. Bir diğerini miras yolu ile köleliği böyle eritti, geriye sadece savaş köleliği kaldı onu da bir çok kurallara bağladı. Öyle sıkı kurallar koydu ki karı koca esir alınmışsa onlar birbirinden ayrılamazdı. Eğer köle kendi özgürlüğünü satın almak isterse hayır denilemezdi. Eğer Müslüman olursa zaten kesinlikle köle edilemezdi ve köleyi azat etmenin ne büyük bir ecre, ne büyük bir sevaba nail olacağı da böylesine teşvikkar ayetlerle ifade edilmişken işte vahiy köleliği böyle peyderpey bir süreç içinde bitirdi.
ve atuhüm min malillâhilleziy ataküm üstelik onlara Allah’ın size emanet olarak verdiği maldan bir miktar da verin. Yani sadece kabul etmekle yetinmeyin bir de onların özgürlüğünü satın almalarına katkıda bulunun.
ve lâ tükrihu feteyatiküm alelbiğai in eradne tehassunen litebteğu aredal hayatid dünya iffetsizliğe karşı korunmak istiyorlarsa eğer evlenme yolu ile dünya hayatının fani hazlarına tamah ederek sakın kadın kölelerinizi fuhşa zorlamayın. İbare biraz uzun olunca tercüme de biraz zor oluyor. Evet, (eğer evlenme yolu ile) iffetsizliğe karşı korunmak istiyorlarsa dünya hayatına meyl ederek onları fuhşa zorlamayın.
ve men yükrihhünne feinnAllâhe min ba’di ikrahihinne Ğafûrun Rahıym zira onları zorlayan herkes iyi bilsin ki Allah bu zorlamadan dolayı onları bağışlayacak, merhamet edecektir. Yani zorlanan değil zorlayan suçlu olacak sorumlu olacaktır.
Kölelerle evlilik dışı cinsel birleşmeyi yasaklayan bir ima da içeriyor bu ayet. Cariyelere yüklenen ücret ödeme yükümlülüğü vardı. Bu ayetlerin geldiği toplumda. Yani cariyeler efendilerine belli bir ücret ödüyorlardı. Efendileri buna onları zorluyordu. Bana kazan getir. Bir cariye nereden kazanacak? Ne yapacak? Nereden kazanırsan kazan diyordu adeta onu fuhşa teşvik eder gibi ve onlar da kazanmanın en kolay ve en bol yolu olan ahlaksızlığı buluyorlardı. Çünkü başka kazanç kapısı yoktu onlar için. O nedenle de bu fuhşu tetikleyen bir unsur olarak ortaya çıkıyordu. İşte bu manada bu kapıyı kapatıyordu.
İlginçtir bire bir örnek olarak Medine’de ki münafık elebaşı Übey Bin Kaab’ın bu işi çok büyük bir boyutta yaptığı, 6 ya da 7 cariyesini bu yolla çalıştırdığı söylenir. İlginç değil mi, bu adam aynı zamanda iftirayı çıkaran, Hz. Peygamberin harim-i İsmetine çamur atan adam ve onun adını dahi anmıyor bakınız, Üsluba bakınız onu direkt izan bir etmiyor, direkt muhatap ta almıyor.
Oysa ki aslında yerin dibine geçirilmeyi hak etmiş olan bu insana direkt doğrudan bir ifade de yok. Sadece yine ahlaki bir kural getiriyor. Ki İbn. Übey’in Muaze adlı bir cariyesi vardı, bu cariye Müslüman olmuştu. Müslüman olmasına rağmen bu adam ona zulmediyor onu hala kendisine para getirmeye zorluyordu. Ağlayarak durumunu Resulallah’a izah etmişti Resulallah’ta ona sahip çıkmıştı ama ya durumunu izah etmeyenler, ya durumunu söyleyemeyenler, açığa çıkaramayanlar zulüm altında gizlice inleyenler, işte bu ayet muhataplarının tümüne böyle bir zulme son vermelerini emrediyordu. Yani insanı savunuyor, yine kadının ezilmesini savunuyor, kadının bir başka amaçla sömürülmesini cinselliğinin sömürülmesinin önüne geçiyordu

27 Nisan 2016 Çarşamba

Kozmoloji, Kur’an ve Dawkins’in cahil havarileri

Şüpheci Melek yine akıl dolu(!) bir yazı yazmış. Allah razı olsun kendisinden imanımı tazeledim bir kez daha. Muhterem blog yazarı bu sefer yeni iddia ile çıkmış karşımıza: “Kur’an-ı Kerim’e göre dünya düz”
Bu iddianın sorunlarına değinmeden evvel Şüpheci Melek’in yazısındaki devasa bir yanlışa dikkat çekmek istiyorum. Abartmadan söylüyorum; bir ilkokul çocuğu bu yanlışı yapmaz. Şüpheci Melek’in yazısından alıntılayalım;
Dünya’nın yuvarlak olduğunu göstermek  Macellan’a , Ay ve Güneş’in Dünya’nın etrafında dönmediğini göstermek de Galileo’ya kalmıştır.
Evet arkadaşlar, maalesef Şüpheci Melek, Ay’ın Dünya etrafında dönmediğini zannediyor böyle yanlış bir bilgiye sahip olmasının yanında Galileo’yu da buna ortak ediyor. Kendi safsatalarınıza bu büyük bilim adamlarını karıştırmayın bari. Lafta bilimin savunucususunuz, havarisisiniz ama bilimin en temel bilgilerinden yoksunsunuz. Bir de kalkmış Kur’an-ı Kerim’de “bilimsel hata” kovalıyorsunuz. Bilim sözcülüğünden önce katetmeniz gereken uzun yollar var.
Bu saçmalıktan sonra tekrar meseleye gelelim ve “Kur’an-ı Kerim dünyaya düz diyor” iddiasını inceleyelim.
Şüpheci Melek’in, Kehf Suresi 86.ayet ve başka bazı ayetlere “dayandırdığı” bu iddianın akıldan/izândan uzaklığını olaya akl-ı selim yaklaşan herkes görebilir. Öncelikle olaya dayanak teşkil ettiği söylenen Kehf Suresi 86. ayetin Türkçe mealine bakalım;
Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. (Diyanet İşleri)
Şimdi Şüpheci Melek’in bu ayeti nasıl yorumladığına bakalım;
Ancak ayetin manası, o zamanın coğrafya ve kozmoloji teorisini işin içine soktuğumuz zaman daha fazla tefsire, açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kadar netleşiyor.
Düz dünya teorisi.
Öncelikle şunu iyi anlamak erekiyor; neredeyse bu ayetin tüm tefsirlerinde ortada bir “mecaz” olduğu belirtiliyor. Her ne kadar yazıyı yazan kişi “tefsirlere gerek yok anlamı gayet açık” dese de; açık olan tek şey ayette mecaz ifadelerin olduğu. Bu mecaz ifadeleri görmezden gelmek “körlüğün” neticesidir. Gerçeklere gözleri kapamanın tezahürüdür. Bilimsellik adı altında nasıl şarlatanlık yapıldığının göstergesidir.
Hiçbir tefsire bakmadan, din alimlerinin açıklamalarını dinlemeden bu ayetten çıkarılacak iki husus vardır;
1. “Güneşi, balçıklı bir su gözesine batar buldu” demek Güneş’in Zülkarneyn perspektifinden nasıl göründüğünün mecazi bir anlatımıdır. Yani Zülkarneyn’in güneşi gördüğü esnadaki ortamın tasviri yapılmıştır. Güneşin o anki konumun su gözesine batıyor gibi oluşundan dolayı böyle bir mecaz anlatım vardır. Şu fotoğrafa bakın bir;
Sanki güneş denizin içine batıyor gibi. İşte bu ayet-i kerimede de böyle bir ân anlatılmıştır. Olayı “demek Kur’an dünyaya düz diyor”a çekmek über zorlama bir düşüncedir. Mantıkla, akılla ve tefsir ilmiyle bağdaşmaz.
2. Ayette kozmolojik bir bilgi verilmediği açıktır. Olay salt olarak yukarıda belirttiğim gibidir.
Kehf Suresi’nde iddia edilen gibi bir hatanın olmadığı açıktır. Kur’an-ı Kerim dünyanın düz olduğunu değil aksine geoit benzeri olduğunu dahi söyler. Kur’an-ı Kerim’in dünyanın geoit yapısına atıf yaptığı ayetlerine değinmeden önce Şüpheci Melek’in başka bir ayet ile ilgili söylediklerine cevap vermek elzem.
Diğer bir mevzu ise Yasin Suresi 40.ayet. Ayetin Türkçe meali şöyle;
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. (Diyanet İşleri)
Şüpheci Melek’in gülünç iddiası ise şu;
Dünya’nın merkezde Ay ve Güneş’in de Dünya’nın etrafındaki kubbe içinde dolaştığı düşünüldüğünde Yasin 40 çok fazla açıklamaya gerek kalmadan anlamlı hale gelmektedir.
Bu iddiayı ortaya çıkarmak için baya ıkınmak lazım. ŞM Hazretleri önce “Kur’an dünyaya düz diyor” diye buyurmuş sonra da bu buyruğuna kanıt aramış; bulamayınca da çarpıtmaya başvurmuş. Allahaşkına, Allah’a inanmıyorsanız da başka bir şeyin aşkına söyleyin Yasin 40’da hatalı olan ne?
Öncelikle ayette “Ay ve Güneş, Dünya’nın etrafında dolaşır” tipi bir açıklama yoktur. Bugün bilimin ulaştığı verileri söylemektedir o ayet ve Yasin Suresi. Ayette belirtildiği üzere Ay ve Güneş, yörüngelerinde yüzmektedirler. Bilim bunu söylemez mi? Ay’ın da, Güneş’in de bir yörüngesi yok mu? Herkesin kabul edeceği üzere Ay’ın da Güneş’in de yörüngesi var. O halde neden ayette “hata” arama derdindesiniz? Yoksa Güneş’in Ay’a yetişebileceğini, gecenin gündüzü geçebileceğini mi düşünüyorsunuz? Tekrarlıyorum; ayette bilim dışı tek bir ifade yoktur, dünya merkezli bir model sunulmamaktadır, bu ayet Kur’an-ı Kerim’in zamanı ve mekanı aşan bir kitap olduğunun göstergesidir. Ama tabii Ay’ın Dünya çevresinde dönmediğini zanneden kişilerin böyle hatalar(!) bulması normal.
Gelelim Kur’an-ı Kerim’de yer alan ve dünyanın geoit şekline atıf yapan ayete;
Naziat 30.ayet;
Ve yeryüzünü de bundan sonra yaydı, döşedi.
Burada “döşemek” olarak kullanılan “dehaha” kelimesinin Arapça’da yuvarlak bir şeyi sarmak için kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Ve bu da İslam hakkındaki bir miti sonlandırmaktadır.
 


Özetle İslam asla dünyaya düz demez. İş bu ayetlerde hiçbir bilimsel hata yoktur. Bilimsel hata Richard Dawkins’in havarilerindedir…

17 Nisan 2016 Pazar

Allah, bu kâinatı yaratırken, bizim küçük aklımızın mühendisliğine göre değil, kendi sonsuz hikmetine göre tanzim etmiştir. Aklımızın her şeye ermemesi normaldir.
“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler, diye yarattım.”(Zariyat, 51/56) 
mealindeki ayette yaratılışımızın gayesi belirtilmektedir.

Adalet kavramı -öngörülerle değil- uygulamalara göre tespit edilir. Buna göre;

Bir öğretmen düşünün ki, -kerametine veya ferasetine yahut bir yıl önceki tecrübesine dayanarak- A ve B adlı iki öğrencisinin yeni kayıtlarını yaparken onlara der ki; “Ben B’nin sınıfta kalacağını, A’nın da sınıfı birincilikle geçeceğini biliyorum.” demiş olsa, bu kesin bilgisine rağmen çocuklara “Madem işin sonu bellidir, okula devam etmenize gerek yok!..” şeklinde bir teklifte bulunabilir mi? Böyle bir teklif öğrenciler tarafından hoş karşılanmayacağı açıktır. Yapılacak şey, adaletin tecellisi için her iki öğrenciye de fırsat eşitliği tanımak, onlara okula devam imkânını sağlamaktır. Eğer sene sonunda sınıfta kalan öğrenci itiraz edip “Öğretmenim! Sen durumumu bildiğin için ben sınıfta kaldım.” diye bir hezeyanda bulunsa, elbette hocasının cevabı kolaydır:
“İlim sıfatı, kuvvet/kudret sıfatı gibi değildir, onun yaptırım gücü yoktur. Yani; ben bildiğim için siz sınıfta kalmadınız. Siz sınıfta kalıyor olacağınızdan ben bildim. Çünkü ilim maluma tabidir. Bir şey nasıl olacaksa, öyle bilinir. Faraza ben bilmeseydim, sen yine sınıfta kalacaktın. Çünkü bilgimle seni sınıfta kalmaya zorlamadım, bilakis herkese tanıdığım imkanları sana da tanıdım. Cehaletinin ve tembelliğinin faturasını hocaya çıkarmak büyük bir küstahlıktır…” diyecektir. 

26 Mart 2016 Cumartesi

Bakara216

Yukardaki ayetin taşıdığı bu mesaj., sunduğu bu telkin sadece savaş görevi ile sınırlı değildir. Çünkü savaş, insan nefsine antipatik gelen, fakat arkasında hayır saklayan konuların sadece bir örneğidir. Bu mesaj, müminin hayatının tümü için geçerlidir, bu hayatın bütün olaylarını kapsamına alır.
Gerçekten insan hayrın ve şerrin nerede olduğunu önceden tahmin edemiyor. Meselâ Bedir savaşı günü yola çıkan müslümanların hedefi Kureyşlilerin ticaret kervanı idi, onlar yüce Allah'ın kendilerine karşılaşmayı vaadettiği kafilenin, silâhlı bir muhafız birliği değil, ticaret malları taşıyan bir kervan olacağını umuyorlardı. Fakat yüce Allah ticaret kervanını ellerinden kaçırarak onları Kureyşli bir savaş birliği ile karşı karşıya getirdi. Bu savaş sonucunda kazanılan zafer, Arap yarımadasının tümünde yankılandı ve İslâm sancağının dalgalanmasını sağlayan ilk başarı oldu. Ticaret kervanı nerede, yüce Allah'ın müslümanlar için dilemiş olduğu bu son derece hayırlı olay nerede? Müslümanların kendileri için yaptıkları tercih nerede, yüce Allah'ın onlar hesabına yapmış olduğu seçim nerede? Kısacası "Allah bilir, fakat insanlar bilmez."

19 Mart 2016 Cumartesi

“Ganimetlerin Allah’a ait olması”, onların hükmünün, taksimat işlerinin Allah’a ve onun elçisine ait olduğu anlamındadır. Yani, ganimetler herkesin keyfine göre, alacağı bir mal değildir. Onların asıl sahibi Allah’tır. Öyleyse ganimetler, Allah’a ve onun emirlerini tatbik eden peygambere aittir. Hz. Peygamber (a.s.m), onları Allah’ın emirleri doğrultusunda mücahitler arasında taksim eder.

Bu ayet, Bedir ganimetleri konusunda mücahitler arasında meydana gelen tartışmalar üzerine nazil olmuştur.

Allah Teâlâ ganimetin nasıl paylaştırılacağını belirlemeden önce, bu tavrın ahlâkî yönünün yanı sıra eğitmeye yönelik telkinlerde bulunmayı murat etmiş; savaşta ve barışta müminlerin asıl hedef ve vazifelerinin neler olduğunu, nelere öncelik, vermeleri gerektiğini açıklamıştır. Buna göre her şey gibi ganimet de Allah'ındır. O'nun Resulü vahyi tebliğ etme ve dini öğretme yanında örnek gösterme ve uygulama vazifesi ile de yükümlü kılınmıştır. Tam manasıyla mülk olarak Allah'a ait bulunan ganimetin kullarına nasıl paylaştırılacağını açıklama ve bunu uygulama vazifesi de Resulullah'a aittir. Müminler ganimet için savaşmamalı, ganimete göz dikmemeli, bir şey verilirse almalı, verilmezse hak iddia etmemelidirler. 

Mülkiyeti Allah'a, kullanım ve dağıtım şekillerindeki tasarruf hakkı da Resulullah (sav)'e ait bulunan bir madde üzerinde tartışan, bu arada birilerinin öfkelenmesine ve incinmesine sebep olanlara düşen vazife ise hemen gönül almak, ilişkileri yeniden normal çizgiye getirmek ve güzelleştirmektir."Ganimetin Allah'a ve Resulü'ne ait olması" böyle anlaşılınca aynı sure’nin 41. ayetinde geçen, ganimetlerin beşe bölüneceğini, beşte birinin Allah'a, Peygamber'e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu ifade eden âyetin bunu neshettiğini, hükmü değiştirdiğini söylemenin anlamı kalmamaktadır. Bu âyet konunun ahlâkî boyutunu, meseleye bir kul gibi yaklaşmanın örneğini vermekte; 41. âyet ise Allah'ın kendine ait olanı nasıl dağıtmayı murat ettiğini açıklamaktadır. (bk. Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, ilgili ayetlerin tefsiri.)

Bazı tefsir ve fıkıh âlimlerine göre bu âyet, ganimet ile ilgili hüküm ve uygulamanın ilk aşamasını açıklamaktadır. Hz. Peygamber (sav) Bedir Savaşı'nda alınan ganimetlere bu âyetin hükmünü uygulamış, tamamı kendisine bırakılmış bulunan ganimetin beşte birini ayırmadan hepsini gazilere dağıtmıştır. Sonra ganimetin beşte birini ayırmasını, geri kalanı savaşa katılanlara dağıtmasını bildiren 41. âyet gelmiş ve bu âyetin hükmünü değiştirmiştir. (bk. İbn Kesîr, III, 549-550)

Burada neshi kabul etmeyen fakih ve müfessirlere göre iki âyeti, yukarıda açıklandığı şekilde anlayıp birleştirmek, birlikte uygulamak mümkündür, nesih söz konusu değildir.

16 Mart 2016 Çarşamba

Kur’an da ’ü Teala tek kadınla evliliği Müslümanlara tavsiye etmektedir. Dolayısıyla İslam’da tek eşlilik esastır.Peki dört kadınla evlilik meselesi nedir ? İslâm’da bir erkeğin bir, iki, üç en çok dört kadınla evlenmesini belli şartlar dahilinde izin vardır. Bunlar kısaca şöyledir :

1-) İlk hanımın izin vermesi : Kadın kocası ile evlenirken, kocasına, benden sonra başka kadınla evlenmezsen seninle evlenirim der, erkek de kabul ederse bir daha başka bir kadınla erkek evlenmez.

Eğer hanımı izin verirse, erkek ancak o zaman ikinci bir hanımla evlenebilir.

2-) Belli şartlarda ancak erkek ikinci bir kadınla evlenebilir. Mesela ; bir savaş olsa erkeklerin sayısı ülke düzeyinde azalsa (her savaşta olduğu gibi) ülkede kadın nüfusu çok, erkek nüfusu az olsa. Medeni kanunlara göre her erkek bir kadınla evlense, fazlalık olan eşitliğin üstünde fazla olan kadınlar ne yapacak? Zina mı, fuhuş mu ? ( I. Dünya savaşından sonra Almanya’da, Fransa’da olduğu gibi )

Medeni kanunlar buna bir çözüm üretemiyor. Ama İslam’ın (tek kadınla eşlilik genel tavsiyesi yanında) Taaddüt-ü Zevcat meselesi gündeme gelir. Sorun kendiliğinden çözülür.

İlk hanımın iznini alan erkek ikinci eşini alır ve toplumda kim kimin eşi, kim kimin çocuğu belli olur. Toplum ahlakı bozulmamış olur. Türkiye’de çağdaş psikiyatrinin kurucusu olan Pr. Dr. Mazhar Osman bu nedenle şunu söyler : “Ben Taaddüt-ü Zevcatı bir kusur değil, kemali eser olduğuna inanıyorum.”

Zaten Avrupa’da tek eşle yaşayan, zina etmeyen , çocuğu belli olan kaç toplum vardır. Kendi toplumunun yapısını çok iyi ben Pr. Dr. Forel şunu söylemektedir : Avrupa’da tek eş taraftarlığı etiket, riyadan başka bir şey değildir. Erkek hanımını neden kandırsın ki ? Ya izin alır evlenir yada asla zina yapmaz. Batı ise zina, fuhuş, homo-lezbiyen bir toplum olma yolunda, hayvanlarla cinselliğe yönelmiş bir çağdaş lut kavmi konumundadır. Bu nedenle Angutil, “Acele T. zevcat kabul edilmelidir. Geçen her saat toplumsal bir suç olmaktadır.” demektedir.

Wictor Gambot, Charles Richet; tek eşlilik, kadına hoş görünmek için uydurul-muş yalan gösteriştir derler.

Wictor Marqveritte, Ayandan Gogslere, Dr. Charles Richet, Binet Sanglet... batının içine düştüğü buhranı görüp çok kadınla evliliği savunurlar.

3-) Hanımı izin verirse, ( mali, sosyal-kültürel) şartlarda uygun olsa, erkek kendine sorar: Alacağım yeni eş ile eski eşim arasında adaleti sağlayabilecek miyim ? ikisinin çocuklarında da maddi-manevi adaleti gerçekleştirebilir miyim ? cevabı hayır ise erkek yine evlenemez, hanımı izin verse de. Yani üçüncü şart “adalet” dir.

Bu üç şartta bir arada olmalı. Biri eksik olsa, ikinci eş yasaktır.

Özetle erkek ikinci eşle evlenmek isterse; hanımından izin , kendisinden adalet şartına uyma, şartlarında uygun olması gerekir.

Bir erkeğe dört kadınla evlenme izni varda, bir kadına neden dört erkekle evlenme izni yok ?

1- Çocuk olsa kimin olduğu nasıl belli olacak. Neslin devamı, miras... buna bağlı. Günümüzde bu DNA testleri ile anlaşılabilir. Ya 1400 seneden beri geçen sürede bu nasıl anlaşılacaktı ? O dönemde de İslam, insan ve evlilik vardı.

2-) Pr. Forel’inde belirttiği gibi erkek çok kadına temayüllüdür. Ama kadın bir erkeği sever (onunla evlenir veya evlenemez..).

3-) Kadın gebe kalınca 4 erkek ne yapar ?

4-) Kadın dokuz ayda, erkek bir kaç günde çocuk sahibi olurlar.

5-) Erkek kıskançtır. (İslâm’da ikinci eş ilk hanımın iznine bağlıdır.)

Şimdi bir örnek verelim :

Bir mümin erkek ve kadın düşünelim. Erkek hanımına kötü yoldaki bir kadını gösterip bana izin ver onunla evlenip onu kötü yoldan kurtaralım dese hanımda izin verse , şartlar uygun olsa adaletli davranacağına erkek kanaat getirirse ve o kadınla evlenirse... boyalı basın olayı nasıl değerlendirir ?

“Erkeğe bak, eşi üzerine kuma aldı. Bu adam aşırı dinci, yobaz der, kadın haklarını savunur rolüne girişmez mi; araba lastiği reklamında mayolu kadınları podyumda yürüten bu medya ? Kadını bataklıktan kurtarmak suç, onu her gün bir kaç erkeğe satma çağdaşlık kabul edilir. Sanki o satılan kadınlar birinin kızı, kardeşi, annesi değil, uzaydan geldiler...!

Metres hayatını savunanlar T.Zevcata karşıdırlar. Genç kızları kandırıp kullanıp atmak varken evlenmeye niyetin yoksa eline bile dokunamazsın kuralını isterler mi bazı medeni (!)lerimiz. Ayrıca istisnai bir durum olan ve toplumun devamını amaçlayan bu tür konular hakkındaki sorular genelde cevap almak için sorulan sorulardan değildir, art niyetli sorulardır.

14 Mart 2016 Pazartesi


Mezheplerde Deniz Ürünleri İçin Neden Ayrı Hüküm Veriyor?

Mezheplerde Deniz Ürünleri İçin Neden Ayrı Hüküm Veriyor?

Bir mezhepte helal kabul edildiği halde, diğer bir mezhepte haram sayılan pek çok şey vardır. 
 
Mesela, Şafii mezhebinde veli olmadan nikah kıyılamaz, yani bu fiil haramdır, Halbuki Hanefi mezhebinde bu caizidir. 
 
Mesela, Hanefi mezhebinde Vitir namazını kılmamak günahtır, Şafii’de ise -sünnet olduğu için- bazen kılmamak mekruh bile değildir. 
 
Mesela, eli kadına değen bir Şafii’nin o abdestle namaz kılması haramdır, caiz değildir. Hanefi mezhebinde ise -kerahetsiz- caizdir.
 
Asıl konuya gelecek olursak, Hanefi mezhebine göre, balık dışındaki bütün deniz / su ürünlerinin yenilmesi haramdır. Delilleri:
 
“Kendiliğinden ölen hayvanlar size haram kılındı.”(Maide, 5/3),
 
“Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o ümmi Peygambere tabi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar, kendilerine güzel ve hoş şeyleri mübah, murdar şeyleri ise haram kılar.”(Araf, 7/157)
 
mealindeki ayetlerdir. Onlara göre, balık dışındaki diğer deniz hayvanları tiksinti duyulan, murdar şeylerdir. Onların ölüsü yenmez.
 
Hanefilerin dışındaki üç mezhebe / alimlerin cumhuruna göre deniz / su ürünlerinin hepsi helaldir. Delilleri ise şunlardır:
 
“Deniz avı ve deniz yiyeceği size helal kılındı.”(Maide, 5/97),
 
“Denizin suyu temizdir ve temizleyicidir, ölüsü de helaldir.”(Neylu’l-Evtar, 8/149),
 
“Allah Adem oğulları için denizdeki ürünleri boğazladı (yani boğazlamaya gerek olmadan yenmeleri helaldir).”(Neylu’l-Evtar, 8/150).
 
Cumhur için, daha başka sahih hadisler de vardır.(bk. V. Zhayli, el-Fıkhu’l-İslami, 3/678-680).
 
Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asv) şöyle buyurmuştur:
 
“Haram da bellidir, helal da bellidir. Ancak bu ikisi arasında çok işler / şeyler var ki insanların çoğu onları bilmez.”(Buhari, İman, 39).
 
Bu hadisten açıkça anlaşılıyor ki, haram ve helal olan şeyler her zaman açık değiller. İçtihat konusu olan haram ve helaller bu bilinmeyenlerdir. Helalı haram veya haramı helal yapmanın küfür olduğunu ifade eden hadislerin hedefinde olanlar ise, ayet ve hadislerde çok açık bir surette haram veya helal olarak belirlenen şeylerdir. Namazın farz olmasını inkar etmek gibi.
 
Hatta farklı ayetlerde, farklı hadislerde farklı hükümler söz konusu ise, bu da konunun içtihat sahasına taşınmasını zorunlu kılmaktadır. 
 
Bu sebeple, farklı mezheplerin farklı içtihatları, haram-helalle ilgili farklı hükümleri kesin olmadığı için, herhangi bir dini risk taşıması şöyle dursun, bu müçtehitler gayretlerinden dolayı ibadet sevabı alırlar.
 
Zaten mezhepler arasındaki farklılklar, daha çok zaruri olmayan, içtihada dayalı teorik konular için söz konusudur. Bu da genellikle, ayet ve hadislerin farklı algılanmasından kaynaklanmaktadır. Ehl-i sünnet, Kur’an ve hadisleri dayanak göstererek yanlışa düşen bir kısım batıl görüş sahiplerine kafir demeyi uygun görmemişler. Çünkü, ne de olsa ehl-i kıbledir, demişler ve hadiste ehl-i kıbleyi tekfir etmemeyi ön gören talimatı.(bk. Buhari, salat, 28) esas almışlardır.
 
Bu ayrılıklar, çeşitli sebeblerden ileri gelir. Kur`an`da hüküm ifade eden ayetleri (ki bunlara, nass denir) anlayış, herkes için başka başka olabilir. Zira nassların, usul-i fıkıhta beyan edildiği üzere, pek çok kısımları vardır:
 
Hafi, mücmel, sarih, kinaye, mecaz, hakikat, mutlak - mukayyed, has - amm gibi. Bu yüzden müctehidlerin aynı nassı anlayışları farklı farklı olmaktadır. Ayrıca, hadislerin de nevileri, çeşitleri vardır. Mütevatir, meşhur, haber-i vahid, mürsel, muttasıl, münkatı` gibi. Bu hadisleri delil olarak kullanma konusunda da müctehidler ihtilaf etmişlerdir. Bunun neticesinde de farklı görüşler ortaya çıkmıştır.

Mesela, Hanefiler hadisler konusunda titiz davranır. Haber-i vahidi (Tek sahabenin rivayet ettiği hadisi) delil olarak kabul etmezler. Şafiiler ise, haber-i vahidi kabul eder ve onu Kıyas`a tercih ederler. Hanefiler mürsel hadisi alır, Şafiiler almazlar. İşte bu gibi delillerdeki ihtilaf ve kabul edilen delilleri de farklı anlayış, müctehidlerin aynı mes`elede farklı hükümler vermelerine sebeb olmuştur. Fetva verilen beldenin örf ve adetleri de, müctehidlerin yaptıkları ictihadlara te`sir etmiştir.
 
“Bir hakim, verdiği hükümle ilgili yaptığı içtihadında isabet etse iki sevap, hata etse bir sevap kazanır.” (İbn Mace, Ahkam,3)
 
mealindeki hadis, bu konuya ışık tutmaktadır.
Kaynak : Risale Ajans
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş